Beyin, ruhun kullandığı ve zamanı dolunca terk edeceği bir araçtan başka değildir. Biz, Yaratan tarafından yaratılan kullarız. Yaratan ile yaratılanın birleştirilmesi veya bir zannedilmesi kadar vahim bir hata olamaz; bu apaçık şirktir.
Beyin, ruhun evi değil, hizmetkârıdır. Ruh, bedene emanet verilmiş bir ilahi nefhadır (üflemedir). İnsan, bu emaneti unuttuğunda aracı asıl zannetmeye başlar. Oysa “ben” zannı, perdelerin en kalın olanıdır. Yaratan ile yaratılanın birliği, benliğin sınırlarını kaldırmak değil, sınırın sahibini bilmektir.
Bu saçma sapan fikirler kişiyi derin bir hüzne koyar. Çünkü Allah ne bir içsel ne de dışsal tanrıdır. Allah mutlak zat olarak elbette “Ahad”dır (bir ve tek olandır). Ama fiiller âleminde, yani bizler için “kesret” (çokluk) söz konusudur.
Hüzün, insanın idrakiyle Allah arasında duran sis perdesidir. Allah, ne içte bir suret ne dışta bir şekil; O, her şeyi var eden mutlak varlıktır. “Ahad” olan Allah, bölünmez ve birleşmez; kesret âleminde ise tecelli eder. İnsan, bu tecellileri “çokluk” sanır, oysa hepsi tek kaynaktan doğar.
Bizler Allah’ın zatından var olmadık ki “Ahad”ın içine girelim. Bizler, Allah’ın mutlak zatının yansıyan nurundan, yoğunluğu düşürülmüş bir tutam nurdan, ilminde ilmiyle, ilmi suret olarak var edildik.
İnsan, “zatın parçası” değildir; ama o zatın nurundan bir damladır. O damla, kendisini okuduğunda denizi bulur. Ruh, “O’ndan”dır, ama “O” değildir. Bu farkı bilmeyen, mecazı hakikat sanır; bilen, hakikatte edep bulur.
Bunu çözmek veya iman etmek suretiyle, gerekli amelleri işleyip dünyadan öylece çıkmak gerekir. Yoksa öbür taraf da, inanın işimiz çok zor olur.
İman, çözmek değil çözülmektir. Kul, kendisini çözmeye çalıştıkça düğümlenir; teslim oldukça çözülür. Amel, inancın şekle bürünmüş hâlidir. Amelini terk eden, imanının suretini siler.
Evet, insan yolunu seçer. Bu ayetle sabittir:
“Artık dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan, iman küfürden ayrılıp netleşmiştir. Kim Tağut’u (azgın sapıkları, şeytanı) kabul etmez de Allah’a inanırsa, o çok sağlam bir hayat damarına tutunmuş demektir. O damar hiçbir zaman kopmaz. Hiç şüphesiz Allah, çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara 256)
İnsan, özgür iradesiyle seçer; fakat seçimiyle kaderini çizer. Tağut’tan yüz çevirmek, Allah’a yönelmektir. Hayat damarı kopmaz, çünkü o damar “La ilahe illallah” kelimesiyle beslenir. Kimin kalbinde bu damar atıyorsa, o diri demektir.
Seçme, yani insanın yolunu seçmesi ve yürümesi ayetle sabittir. İnkâr eden, dini İslâm-ı Mübîn’i terk etmiştir; çünkü ayeti inkâr etmiştir. Evet, insan yaptığı amelle yükümlü olur.
İnsan, hem özgürdür hem sorumlu. İradesi vardır, ama sınırsız değildir. Kader çizgisinde yürüyen irade, tercihlerle sınanır. Amel, insanın iç âleminde atılmış bir mühürdür; ne ekerse, onu biçer.
Ezel ve ebed her yeni “şen”le (oluşla) yenilenir. Kişi hakkında hüküm ise, et-kemik bedenin ölümüyle mühürlenir.
Ezel, her an yeniden yaratılıştır; ebed, o yaratılışın kesintisiz devamıdır. Her nefes, bir yeni doğuştur. Lakin hüküm, son nefeste mühürlenir. İnsan, her ânını yeni bir fırsat bilirse, ölüm bile onun için diriliş olur.
Ruh, Allah’ın emanetidir; beyin, onun tezgâhı. Zat’a giden yol, Zat’ı zannetmekten değil, Zat’a teslim olmaktan geçer. “Ahad” olan Allah, bölünmez; ama kesret içinde görünür. İman, bilmek değil, bilinene teslim olmaktır. Her nefes, bir yaratılış; her ölüm, bir doğuştur.