284) ALEMLERİN ASLI HAYAL MI?

Tüm âlemlerin aslı asla hayal falan değildir. Hayal diye de bir şey olduğu kanaati de aslında düşünülemez. Tüm âlemler gerçektir ve reeldir. Hakikat, vehim ve hayalin ötesindedir.

Âlemler hayal değil, Hakk’ın ilminde sabit olan hakikatlerin yansımasıdır. Hayal, idrakimizin sınırlılığından doğan bir gölgedir; hakikat ise Allah’ın kudretinden zuhur eden bir varlıktır. “Allah, gökleri ve yeri bir hak üzere yaratmıştır.” (Ankebut 44)

İşte insan bu gerçeği çözmek üzere var edilmiş, gerçek bir varlık olarak, varlık içre gerçek bir kıvamda yer edinmiştir. İnsanın yaratılış gayesi, hayali bir varlık olmak değil, Hakk’ın hakikatini anlamaktır. Varlık bilinciyle “ben kimim” sorusunu soran, aslında Hakk’ın sırrını aramaktadır. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 56)

Tüm mevcudat tek bir yapı olmayıp, tümü ayrı ayrı olarak yaratılan ayrı ayrı bilinç zerrecikleridir. Her varlık, Hakk’ın ilminde ayrı bir isimle tecellî eder. Bir damla, okyanusun içinde kaybolmaz; okyanusla birlikte anlam kazanır. Her bir varlık, ayrı bir Esma’nın tezahürüdür. “Her şeyi bir ölçüyle yarattık.” (Kamer 49)

Vahdet ise, tümünü yaratan olarak mutlak kudret sahibine yüzümüzü dönmektir. Vahdet, çokluğu birlemek değildir; bir olanı çoklukta görmektir. Hakikî tevhit, yaratılmışı silmek değil, onu Yaratan’da bilmekle mümkündür. “Her nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara 115) Tümel yapı denilen kapsayıcı yapı ise, bir tutam nur olan Muhammedî nurdur.

Muhammedî nur, yaratılışın başlangıç noktasıdır. O nurdan tüm varlık zuhur etmiştir. Bu nedenle hakikatin kalbi, “Nur-u Muhammedî”dir. “Ben, Âdem henüz ruh ile beden arasında iken nebiydim.” (Hadis, Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Muhammedî nur ise, varlığını “nurun alâ nur” olan Allah’ın nurundan alır. “Nurun alâ nur” (Nur 35) ifadesi, hakikatin iki katmanlı parıltısını bildirir: Biri Allah’ın zatî nuru, diğeri o nurdan yansıyan Muhammedî nurdur. Bu nur, tüm varlıkta ışık olarak tecellî eder.

Varlığını “nurun alâ nur” olan Allah’ın nurundan alan bir tutam nur olan Muhammedî nur, hayal ürünü bir tarz şeklinde olamaz. Muhammedî nur, hakikatin özüdür; hayal değil, Allah’ın zatî tecellîsidir. O nur, varlığın köküdür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 35)

İslam güneşi karşısında, feylesofların bu yöndeki görüşleri tümüyle havada kalır. Ve normal yaşantıda karşılığı olmayan hiçbir görüş, gerçeği yansıtmaz. Sadece teoride kalır ve kendisine o yönde bir yol almak isteyenlerin çabalarına bir hayal ürünü olarak, hipnoz edici bir kıvam katar.

Felsefî düşünce, aklın sınırında kalır; vahiy ise o sınırın ötesine taşar. Hakikat, teoride değil, marifette yaşanır. Aklın kavrayamadığını kalp sezgisi idrak eder. “Allah, dilediğine hikmeti verir.” (Bakara 269)

İşte tüm nurun sahibi olan Allah, “mutlak zat” Vâcibü’l-Vücûd sahibi olarak, mutlak bir vaziyette var olandır. Vâcibü’l-Vücûd olan Allah, varlığı zorunlu olandır; O’nun varlığı başkasına bağlı değildir. Her şey O’na muhtaçtır; O hiçbir şeye muhtaç değildir. “Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır.” (Fâtır 15)

Biz yaratılanlar ise, vechinden yansıyan nurundan var edilerek gene de mutlak olarak varlık sahibi kılınmışız. Bizim varlığımız, O’nun nurunun gölgesinden bir paydır. Gerçek varlık Allah’a aittir; biz, O’nun nurunun şahitleriyiz. “Her şey helâk olur, ancak O’nun vechi bâkî kalır.” (Kasas 88)

İşte bu mutlak olarak var kılınmışlığı, yaratılmışın asli vücut sahibi olmasını gerektirmez. Tümüyle Yaratıcı’nın mukadderatı ile yaratılarak bilinçlendirilmiştir. Yaratılmış, varlığı ödünç almıştır. O’nun takdiriyle var olur, O’nun dilemesiyle devam eder. Bilinç de, o takdirin bir hediyesidir. “O, bir şeyi diledi mi ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen olur.” (Yâsîn 82)

Biz kesrette yaratılanlar olarak, varlığını çoklu görmek zorundayız ki, kulluğumuzun farkında olalım. Kesret (çokluk), imtihanın perdesidir. Kulluğun sırrı, bu çokluk içinde birliği hatırlamaktır. Çokluğu görüp birliğe yönelen, marifet ehlidir. “Sizi imtihan etmek için hayatı ve ölümü yarattı.” (Mülk 2)

Zihnen ikiliğini yok edip kendisini Allah’tan uzanan bir hayal ürünü olarak tasavvur etmek de, çok büyük bir saplantıdır. “Ben yokum, sadece Allah var.” sözünün manası budalaca bir yokluk değildir; bu idrak, varlığını O’nunla bilmek demektir. Hayal görmekle tevhid karıştırılamaz. “Allah vardır ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” (Hadis, Buhârî)

Allah’ın mutlak olarak var olan nuruna, hayal mayal demek kadar da izansızlık olamaz. Hak nuruna hayal denemez; çünkü hayal yokluktandır, nur varlıktandır. Allah’ın nuru ezelîdir, vehimden münezzehtir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 35)

Elbette bu durum nefse hoş ve cazip gelebilir. Ama bu hâl, şeytanın doğru yolumuz üzerine oturup bizi yanlış yola sevk etmekten başka bir şey değildir.

Şeytan, ruhî zevki kullanarak kişiyi sapkınlığa çeker. Hakikatin ışığına değil, kendi vehmine yönlendirmek ister. Bu yüzden manevî zevk dahi tehlikeli olabilir. “(Şeytan) dedi ki: Senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.” (A’râf 16)

Bilelim ki varlığımız hayali varlıklar olmayıp ve bizim beynimizin halüsinasyonu falan da hiç değildir. İnsanın varlığı, İlâhî bir takdirin sonucudur; ne rüya ne halüsinasyondur. Bilinç, İlâhî bir emanettir. “Sizi şekillendirdi, suretlerinizi güzel yaptı.” (Tegâbün 3)

Bizzat var edilen varlıktır ki, bu varlığı sonsuza kadar devam edecek ve dünyadaki ameline göre de cennet veya cehennem son durağı olacaktır.

Varlık, ebediyetle mühürlenmiştir. Dünya bir başlangıçtır; âhiret, bu varlığın nihai tecellîsidir. “Her nefis ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 57)

Âlemler hayal değil, Hakk’ın nurunun katmanlarıdır. Hakikati hayal saymak, varlığı inkâr etmektir. Muhammedî nur, yaratılışın çekirdeğidir; o olmadan âlem okunmaz. Akıl, ancak vahyin ışığında doğruyu görebilir. Nefis, hayale yönelir; kalp hakikate… “Hakikat, hayalin zıddı değil; hayali aydınlatan nurdur.”

Âlemleri hayal değil, Hakk’ın tecellîsi olarak bil. Muhammedî nuru merkeze al; çünkü yaratılışın sırrı ondadır. Aklı kalple dengele, çünkü vahyin terazisi kalptedir. Hakikat ararken hayalin çekiciliğine kapılma. Varlığını yok sayma; varlığını Hakk’a nispet et. Zikirle kalbini diri tut; çünkü nur, diri kalpte parlar.

Âlemlerin aslı hayal değil, Hakk’ın ilminde sabit bir gerçektir. Varlık bir hayal değil, Allah’ın “Ol!” demesiyle meydana gelen mutlak hakikattir. Hayal, idrakin perdesidir; hakikat ise, perdenin ardındaki ışıktır.