RAB VE HAK KAVRAMLARINA BAKALIM

Bu dünya günleri başka günler. Nice bilgiyi özümüzde bulma günleri. Elden çıktı mı bir daha ulaşamayacağımız günler. Rab ve Hak, her şeyimizdir. “Rab miyiz, kul muyuz bilmem” diyenlere takılmadan seyr edelim iç âlemimizin derinliklerini; ifrat ve tefrite düşmeden… Kendini seyretmenin kapısı: Rab ve Hakk sıfatlarının işaret kapsamlarını bilmek ve gereği gibi amel etmektir. Her bir varlık sabit ve değişmez bir hamurla oluşturulmuştur; insan ve cin müstesna. Tüm varlıklar, Allah’ın güzel isimleri ile isimlenen içeriklerin; bir katre nur üzerinde yaptıkları nakışla hayat bulmuş ve o manaların gerekliliğiyle yaşamak zorundadırlar. Bu zorunluluk “kader” olarak tecelli eder. İnsana ve cine tanınan ayrıcalık ise, değişim hakkıdır. Sıfat ve Zât boyutunda kendini mutlak manada seyr eden varlık, yalnızca insandır. Cinler de bu sahaya kısmen girer. Melekler sadece Esmâ boyutunun seyircisidir. Hayvanlar ve cansız varlıklar Ef’âl boyutunda tecelliye mazhar olur ve sahip oldukları dokuma ile yaşam edinirler.

İnsan ve cin, üst boyutlara yönelmedikçe kesret âleminin hazlarıyla veya acılarıyla oyalanıp ömür tüketir. Hâlbuki insan sıfat boyutunu aşarak Zât boyutunun zati seyr zevk haline ulaştığında, kaderine mahkûm değil, kader üstünde kaderin taşıyıcısı olur. Onun için de Rabb-ul has ve Rabb-ul erbâb ilişkisini idrak ederek bu konulara daha çok aşina oluruz. Rab kelimesi farklı şekillerde anlaşılmıştır. Kimi “eğitici” der, kimi “fıtratın oluşturucusu”. Aslında her bir varlık, Esmâlarla işaret ettiğimiz mânâların bir kütle nur üzerinde bir araya gelmesiyle oluşmuş bir bloktur ve bu bloka “Rabbi hassı” denir. Terbiye ise, kıvamda tutmak anlamına gelir. Her varlık, bu Esmâ karışımına göre sabitlenmiş bir kıvamda kalır. Ama Rabbü’l-Erbâb, yani “Rablerin Rabbi” tüm Esmâların işaret ettiği anlam denizinin, eksiksiz ve mutlak bir şekilde bizzat sahibi olan mutlak Zât’tır. Tüm terbiye süreçlerinin, Esmâ terkiblerinin ve varoluş boyutlarının ilâhî düzenleyicisidir. Zira “Rabbin her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş ve onu bir ölçüye göre yönlendirmiştir.” (Tâhâ, 20/50)

Sıfat boyutunda ise insan, halifelik ve kaderin efendiliğini elde eder. İnsana verilen öz sıfatında değişim ve dönüşüm yapma yetkisi, diğer varlıklarda ya hiç yoktur ya da çok sınırlıdır. Bu da ancak rahmet sıfatının kişide kayıtsız ve şartsız tezhürü ile mümkün olur. Bu nedende dolayı da; “Rahmet etmeyene rahmet edilmez” buyurulmuştur. Merhameti açığa çıkaran bir kulda, Rabbü’l-Erbâb da rahmetiyle tecelli eder. Kudsî bir hadiste de Rabbimiz şöyle buyurur: Ben kulumun kalbiyle işitir, gözüyle görür, eliyle tutar, ayağıyla yürürüm.” (Buhârî, Rikâk 38) işte bu hal, rabb-ul erbabın rabb-ul has ile kişilin kisvesi altında seyri olarak zuhur etmesidir. Yani kişiden zuhur eden bireysel nakşın, kişinin seyriyle bütünleşmesidir. Bu seyre zati seyr zevk hali de denilir. İşte bu açılım, kulun kader üstü bir makamda seyr etmesine sebep olur. İşte bu seyirle birlikte kişi artık kaderin mahkûmu değil, kaderin taşıyıcısıdır. Artık âlemlerin esiri değil, âlemlerde seyrin müsebbibi olur. Bu hal, onu “halife” yapar. Zât âleminde seyr edebilen kişidir halife. Herkes halifeliği yaşamaz. Çünkü düşüncesine hükmedemeyen, kaderine de hükmedemez.

Peki, sıfat âlemine nasıl girilir? Melek gibi fıtratın gereğiyle sabit yaşayanlar değişimi henüz tatmamıştır. Aynı bebek gibi… O sadece acıkır, ağlar, susar. Hâlbuki sıfat âlemiyle bağ kuran kişi artık Allah adına tasarruf etmeye başlar. “Bismillah” diyerek işlere başlamamızın hikmeti budur. Besmele, ilâhî kudretin sıfatlar boyutuyla tecelli etmesi için bir egzersizdir. Zikir de öyle… Zikirler; insani hüviyete yerleştirilen Esmâ tohumlarını yeşertmek için yapılan egzersizlerdir. İnsanın bu dünyası bir egzersiz makinesidir; her zikir özdeki manayı devreye sokar. Onun için de ayette denilmiştir ki; “Şüphesiz Allah’ı zikretmek en büyük ibadettir.” (Ankebût, 29/45)

Şimdi Hakk’ı izah edelim… Her şey hak’tan ibarettir… Yerde ve gökte her şey Hak olarak yer alır. Yani yaratım fıtratlarının hakkı ne ise, o hakkın hakkını hak etmek üzere yaratım paltformunda yerini alır. İnsan, cin, melek, dağ, taş, hayvan… Hepsi Hak’tandır. İşte bu noktada yaratım fıtratıyla uyumlu olan yaşamlara “hak” deriz yani yaratım platformundaki yaratılış amacının hakkıyla yerine getirir deriz. Fıtrat ile uyumsuz olan hallere de yaratım amacına müteallik olarak gerekli olan hakkı eda eylemez anlamında “haksız” deriz. Bir önekle olayı az açalım… Bir gün, Hz. Ömer döneminde Medine’ye ganimet gelir. Hz. Ömer topluluğa sorar: “Bunu Allah’ın adaletiyle mi dağıtayım, yoksa Ömer’in adaletiyle mi?” Halk: “Allah’ın adaletiyle,” der. O da çok çalışana çok, az çalışana az verir. Fakat fırtına kopar. Halk eşit dağıtılmasını ister. O da örfe bağlı olarak eşit bir şekilde dağıtır. İşte hak kişi ne yapmışsa, çalışmasının karşılığını almasına denir. Melekler ve hayvanlar gibi sabit fıtratlı mahlûkat, fıtratlarının gereğini zaten yaparlar. Kendilerine irade verilen insan ve cin ise yaptığı kadarını hak ederek alır. Yani kişiden tecelli eden neyse, o da onun hakkıdır.

Zikrin hakikat kapısı ve tarihsel ihmal ile insan, özündeki hazineden yoksun kaldı. Rabbü’l-Erbâb’a ulaşmanın en kısa yolu zikirdir. Sahabeler gece gündüz zikrederdi. Hasan Basrî şöyle der: “Sahabeleri görseydik, deli derdik. Onlar da bizi görseydi, bunlar iman etmemiş derlerdi.” Oysaki siyer kitaplarında savaşlar öne çıkarılır. Oysa yirmi üç yıllık nübüvvetin sadece iki ay gibi kısa bir zaman dilimi savaşla geçmiştir. O da tümüyle savunma ve müdafaa savaşları olmuştur. Geri kalan zaman zikir, eğitim ve bilinçle geçmiştir. Bugün ise insanlar kılıçla hatırlanan bir İslam imajı içinde, hakikatten uzaklaştırılmıştır.

Zikirle esmâları canlandırmak en büyük gayemiz olsun. Yoksa bize ekilen tohumlar çürümeye mahkûm olur. Esmâlar insani huviyete tohum gibi yerleştirilmiştir. Zikirle, iyilikle, tefekkürle bu tohumlar yeşertilmezse çürür. Ve kişi kendi kaderini oluşturacak Esmâ bileşkesini genişleyemez ve iradesini istenildiği şekilde devreye sokamaz. Böylece kölece bir kaderin içinde iter gider.

Ayrıca da bilelim ki zikir aynı zikri okuyan iki kişide aynı etkiyi yapmaz. Genetik yapı, anne karnındaki etkiler, doğum anındaki şartlar zikrin tesirini belirler. Aynı Esmâ’yı çeken iki kişi farklı açılımlar yaşar. Kadının korunması ve ruhsal açılımı; insan, yüceldikçe yücelir. Özellikle kadınlarda rahîmiyet tecellisi nedeniyle bir günde ulaşılan mana, erkekte kırk günde elde edilir. Ancak kadın duygularına yenik düşerse bu açılımı kaybeder. Bu yüzden erkek, kadının duygusunu akılla tamamlamak zorundadır. Dinî açıdan eksiklik bu manaya gelir. Şu hadisi şerifte o manadan söylenmiştir. “Kadınlar akıl ve din bakımından eksiktir.” (Müslim, İman 132) Yani kadın, duygularını akılla besleyen bir erkeğe muhtaçtır ve erkek de, aklını duyguyla besleyen bir kadına muhtaçtır. Din derken de yaratım düzeninde kendisini korumak anlamındadır. Zira kadın, kuvvet ve güç olarak erkeğe nazaran daha zayıftır. Ve genel perspektifte gerçekten de korunmaya muhtaçtır. İşte bu hadisteki noksanlık, tamamlayıcı özelliklerinden istifadeyle alakalı olarak sunulmuştur. Nitekim kadın evlenmemişse, bu tamamlayıcı özelliğinin sorumluluğu babaya, sonra dedeye, sonra sırasıyla erkek akrabaya geçer. Onun velayetini üstlenecek hiç kimse yoksa devletin yetkilileri devreye girer. Bu, kadın için bir eksiklik değil, korunmuşluk sıfatıdır. Kadın Allah nurunun Âdem’den tecellisidir.

İnsan, ya kaderin kölesi olur veya kaderinin efendisi olur. İnsanın amacı, Esmâlarla işaret edilen manaları sıfat boyutuna taşıyarak kaderin efendisi olmaktır. Zikrullah, tefekkür, iyilik ve kötülükten sakınmak; tüm bunlar bir bütündür. Bunlarla açılan kalp, Zât âlemine yol bulur. Ve unutmayalım ki; “Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar için, Allah büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)

Bir dua ile bitirelim; “Selâm” ismi celîli hepimizde tecelli etsin. Tecelli etsin de huzurla dünyayı yaşayalım. Tecelli etsin de kabirde yalnız kalmayalım. Tecelli etsin de kıyamette darda kalmayalım. Tecelli etsin de sıratı çabuk geçelim. Tecelli etsin de cennete girerken selâm veren meleklerle buluşalım. Tecelli etsin ki hasretimiz son bulsun, özümüz Cemâlullah’a ayna olsun. Tecelli etsin ki Hakk yoldaşımız, nûr ışığımız olsun.