298) BENLİKTEN TEVHİDE ARINMANIN YOLCULUĞU

Benlik kişilik ruhudur ve hiçbir zaman yok olmaz. Kişi hangi bilinç seviyesinde olursa olsun, ondaki bilinç gene de kendisine aittir.

Benlik, varlık aynasında tecellî eden ferdî özdür. Yok olmaz; çünkü her bir nefis, “Ben Rabb’iniz değil miyim?” (A’râf 7/172) hitabına cevap vermiş bir şahsiyetin nüvesidir. Benlik, ilahî nefhanın kişisel yansımasıdır. Yok edilmez; sadece arındırılır, hakiki sahibine yönlendirilir.

Bu sadece kendi benliği değil, diğer kişilerin benlikleri de aynı şekildedir. Yani kişi her zaman bir hüviyet sahibidir ve yaptığını kendi adına yapar.

Her ruhun kendine özgü bir hüviyeti vardır. Bu hüviyet, Allah’ın “El-Mubdi’” (her varlığa ayrı bir başlangıç veren) isminin tecellîsidir. İnsanların farklı oluşu, tevhidin çeşitlilik içindeki güzelliğidir. “Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye kavimler ve kabileler kıldık.” (Hucurât 49/13)

Ve oracıkta seyreden her zaman kişi olacaktır. Yani kişilik benliği yaratıldığı ilk andan sonra artık vardır ve sonsuza kadar da hep var olacaktır.

Ruh, zamanın dışındadır; bir kez yaratıldığında ebediyetle mühürlenir. Çünkü Allah “El-Bâkî”dir (sonsuz olan) ve O’nun sonsuzluk nazariyesiyle nakışlanan benlik de fena dairesinde ama bâkî bir çizgide seyir eder. Kişi benliğini yok edemez, ama onu Allah’a ait bir bilinç hâline dönüştürebilir. “O’na döneceksiniz.” (Yûnus 10/56)

Tabi ki benliğin varlığı da Allah’ın hükmü dâhilinde olacak ve hiçbir zaman mutlak bir özgürlüğe sahip değildir. Yani kendisine çizilen sınırlar dâhilinde kalmak zorundadır.

Mutlak özgürlük yalnız Allah’a mahsustur. Kulun iradesi, Hakk’ın iradesine göre işleyen bir izindir. “Siz dilemedikçe Allah dilemedikçe dileyemezsiniz.” (İnsan 76/30) Benlik, kendi sınırını bildiğinde, özgürlüğünü teslimiyet içinde bulur. Gerçek hürriyet, kulluğun farkında olmaktır.

Ama benliğimiz çevresel dürtülerden dolayı kendisini sahiplik duygusu kaplar. Öylece elindeki her bir unsuru kendisine ait olduğunu zannederek bir vaziyet takınır.

Sahiplik zannı, insanı en gizli şirke götürür. Zira sahip olan yalnız Allah’tır. “Mülk Allah’ındır; dilediğine verir, dilediğinden alır.” (Âl-i İmrân 3/26) Kişi, malına, evladına, kudretine sahip olduğunu sandığında aslında kendini putlaştırır. Tevhit, her şeyin Allah’a ait olduğunu bilmekle başlar.

Oysa ki elindeki her şey ve kendisi bir aşkın güç tarafından yaratılıp acizliğini hissettiği anda, makamının ulvîliğini inşa etmeye başlar. Artık uyanışa geçer ve mutlak kudret ile senkronize bir vaziyete geçer.

İnsan acizliğini idrak ettiğinde, aslında ilahî kudretle hizalanır. Acizlik farkındalığı, tevazunun köküdür. “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secdededir.” (Hadis) Secde, benliğin yok olduğu, hakikatin görünür olduğu andır. Acizlik, hakiki güçtür; çünkü o noktada yalnız Allah vardır.

Ama sahiplik duygusu kişiyi içine kapatır. Artık “ben” dediği hüviyetine bir tanrısallık duygusu verip kendisini üstün görmeye başlar.

Kibrin tohumu, “ben” kelimesidir. İblis, “Ben ondan üstünüm.” dediğinde (A’râf 7/12) aslında kendini tanrılaştırmıştı. Her “ben üstünüm” diyen, şeytanî bir kıvılcımı içinde taşır. Hak yolcusu, bu kıvılcımı söndürmedikçe Hakk’ın nuruna eremez. “Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” sözü, benliğini ilahlaştırmayıp onu Hakk’a yönlendiren içindir.

Oysa ki ilk yaratılış anına bakıp ilk hammaddesini kalp gözüyle temaşa ederse, kendisi gibi diğer tüm insanların ve hatta tüm diğer mahlûkatın bile, kendisi gibi bir sperm ve yumurtadan yaratıldığını görür ve artık benliğinin çıkış noktasını seyredip kibirden uzaklaşacaktır.

Yaratılışın hakikatine bakan, eşitliğin sırrını kavrar. Hepimiz bir damla sudan yaratıldık; fark, takvadadır. “Sizi basit bir sudan yaratmadık mı?” (Mürselât 77/20) Gerçek tevazu, bu aslı hatırlamaktır. Kibrin karşısında en büyük zikir, “Ben bir damla sudanım.” demektir.

Ama kendi çıkış noktasını unuttuğunda ise kibir, ucup, riya, hırs gibi birçok düşünceye ve dolayısıyla melekeye bürünür.

Unutmak, insanın imtihanıdır. “Unutan insan” (insân) kelimesinin kökü de “nisyan” (unutmak) kökünden gelir. Benliğini unutmak, aslını unutmaktır. Böylece kibir, ucup ve riya doğar. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Hadis) Kibrin panzehiri, sürekli tefekkür ve hamd halidir.

İşte benliğimizin büründüğü bu melekeler ile artık “bencillik” onda baş gösterir. Bu baş gösterme ile artık sahip olduğu tüm olguları kendi malı sanır.

Bencillik, benliğin kendi nur kaynağından kopup kendi gölgesine âşık olmasıdır. “Ben yaptım” diyen, “O yaptırdı” gerçeğini örter. Her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. “Size verilen her nimet Allah’tandır.” (Nahl 16/53) Bencillik, nimetin menbaını unutmaktır.

Esas mülk sahibi ile kendi arasında kesinti oluşmaya başlar. İşte kişi sahiplik duygusuna bürününce artık mutlak benlik sahibi ile irtibatı kesilir.

Sahiplik, perdedir; çünkü “mülk” Allah’ındır. “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.” (Fetih 48/14) İnsan kendini malik sandığı an, aslında yoksullaşır. İrtibat kesildiğinde kalp karanlığa düşer; çünkü nur, tevazudan akar. Sahiplenmek, varlığa perde olmaktır.

Örneğin siz kendisine sürekli ihtiyaç duyduğunuz bir kişiyle arkadaşlık yaptığınızda, onun ruh dünyasıyla bütünleşik olduğunuz kadar ondan istifade edersiniz.

İnsan, kalbini açtığı kadar feyiz alır. Dostluk, ruhların birbirine temas etmesidir. “Mümin, müminin aynasıdır.” (Hadis) Hakiki dost, seni Rabb’ine yaklaştırandır. Ruhun bütünleşmesi, sevgiyle olur; sevgi, benliği aşmanın en sessiz yoludur.

Eğer ki kibir yapıp ona danışmamaya başlarsanız, bu defa aranızdaki irtibat kopar. Artık gönüller birbirinden ayrılır.

Kibir, bağları koparan görünmez bir duvardır. Her “ben bilirim” deyişi, bir dost kapısının kapanışıdır. İnsan, kalbi kapandıkça yalnızlaşır. “Kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun.” (Zümer 39/22) Gerçek dostluk, tevazu ister; çünkü tevazu, gönül diliyle konuşmaktır.

Düşünsenize, dostunuzla ne kadar alçakgönüllü davranırsanız, o kadar çok istifade edersiniz. Alçakgönüllülük, feyzin kanalıdır. Su, yüksekten akmaz; hep aşağı inerek rahmet olur. İnsan da eğildikçe dolar. “Kim tevazu ederse Allah onu yüceltir.” (Hadis) Gerçek yücelik, diz çökmeyi bilen kalbe verilir.

Eğer ki kendinizi müstağni görürseniz, kalbinizin bağlantısının kesildiğini fark edersiniz. Müstağni (ihtiyaçsız) olmak, Allah’a ait bir sıfattır. Kul kendini böyle sanarsa, kulluğun sınırını aşar. “Doğrusu insan kendini müstağni gördüğü için azar.” (Alak 96/6–7) Kalp, ihtiyaç bilinciyle diri kalır; çünkü ihtiyaç duyan, Rab’bini hatırlar.

Bu kullar arasında böyle olduğu gibi, bizimle Rabbimiz arasında da durum aynıdır. İnsanlar arası ilişki, İlâhî ilişkiye bir örnektir. Dostla bağını koparan, aslında Rab’biyle olan bağı da zayıflatır. Çünkü insan, “Allah’ın halifesi” olarak ilişki kurar. Her sevgi, her danışma, O’nun isimlerinin yansımasıdır. “Kim Allah’a ipine sımsıkı sarılırsa, doğru yola iletilmiştir.” (Âl-i İmrân 3/101)

Zaten bizim yapımız, Rabbimizin yapısını temsili bir tarzda yaratılmış ve öylece mutlak seyre ortak olup, Allah’ın ilminde ilmiyetini seyretme kabiliyetine ulaşmıştır.

İnsanın yaratılış sırrı, “Kendimi bilmek istedim, seni yarattım.” hikmetinde saklıdır. Allah, insanda kendi ilmini temaşa eder. Bu yüzden insan, “ilim aynası”dır. “Âdem’e bütün isimleri öğrettim.” (Bakara 2/31) İnsandaki seyir kabiliyeti, Allah’ın ilminden bir yansıma olarak doğmuştur.

Öylece yeryüzünde Allah’a halife olmuştur. Halife demek, O’nun gibi seyretme kabiliyeti demektir. Halifelik, yeryüzünde adaletle hükmetmekten öte bir bilinç hâlidir. İnsan, Allah’ın isimlerini temsil kabiliyetiyle halifedir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) Halife, yaratıcı değil; yaratılışın anlamını gören aynadır. Seyir, yaratma değil, tefekkürdür.

Ama buradaki kabiliyet tümüyle mahlûk olan bir kabiliyettir. Yoksa hâşâ, kendisinden Allah’ın hulûlü değildir. Bu farkı bilmek tevhidin merkezidir. Allah mahlûka hulûl etmez; mahlûk, O’nun kudretinin bir yansımasıdır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11) İnsan, Hakk’ı temsil eder ama O’nun yerine geçmez. Aradaki perde, edep perdesidir.

Bunu böylece bildikten sonra bilelim ki: Benliğimizin büründüğü bencilliği tezkiye ettiğimiz kadar, ruhumuz tasfiye olur. Bunun çaresi de birçok türlüdür.

Tezkiye (arınma), benliği Hakk’a yönlendirme sanatıdır. Bencillik söndükçe, ruh saflaşır. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/9) Her benliğin tezkiyesi, kendi imtihanına göredir. Kimi maldan, kimi makamdan, kimi övgüden arınır. Ruhun tasfiyesi, iç dünyadaki putların kırılmasıdır.

Yeryüzündeki birçok ekol, nefsin tezkiyesini yapmak için metotlar üretmişlerdir. Her bir metot ayrı bir çalışmayı gerektirir.

Her tarikat, aynı hakikatin farklı bir kapısıdır. Tezkiye yolları çeşitlidir ama hedef birdir: Nefsi yok etmek değil, arındırmaktır. “Yollar bana ulaşır.” (Hadis-i kudsî meali) Her meşrep, bir Esmâ tecellîsinin izini taşır. Kimin yolu zikirdir, kimin yolu hizmettir; hepsi Allah’a döner. “Dönüş yalnız O’nadır.” (Bakara 2/156)

Arınmak için İslam’da olan en büyük çalışma, öncelikle kendisine çizilen hududa riayet etmesinde yatar. Bu hududun içinde emirler ve yasaklar yer alır.

Tezkiye, disiplinle başlar. Hudûdullah (Allah’ın sınırları) korunduğunda, nefis terbiye olur. “İşte bu, Allah’ın sınırlarıdır; kim Allah’ın sınırlarını korursa işte onlar felaha erenlerdir.” (Tevbe 9/112) Emir ve yasaklar, ruhun yön bulduğu haritadır. Hududu aşan, hakikatten sapar.

Sonrası ise zikir çalışmaları en büyük etkendir. Zikir, kalbin pasını silen nurdur. Zikirle nefis yumuşar, ruh parlar. “Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.” (Bakara 2/152) Zikir, Allah’ın insana verdiği en yakın çağrıdır. Dil zikrederken kalp susmazsa, zikir hayat olur.

Zira birçok ekolde et–kemik bedenin (zan), ruh bedenin (zen) istek ve arzularının zıttını yaparak seyrü sülûkü isteyen müridleri halvete koymuşlar; orada arındırmışlardır.

Halvet, kalabalıklar içinde yalnız Allah’la kalma eğitimidir. Dıştan uzaklaşmak, içte yakınlaşmaktır. “Bir anlık tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” (Hadis) Halvetin maksadı, nefsi susturmak ve ruhun sesini işitmektir. Zan ile zenin ayrılması, hakikatin doğuşudur.

En sonunda ruh uyanmış ve elini nefsin üzerinden çekmiştir. Tabi ki bu ruh, zen olan ruh değildir; kişiliğin öz ilmiyetini hâsıl eden ruhtur.

Ruh, nefsin gölgesinde iken karanlıktadır. Tezkiye ilerledikçe, ruh yeniden hâkimiyet kazanır. Burada bahsedilen “öz ruh”, Rabb’in “Nefakhtu fîhi min rûhî” (Ona ruhumdan üfledim) (Hicr 15/29) buyurduğu ilahî nefestir. Bu nefes, benliğin ötesindeki hakiki kimliktir.

Sonra nefis, ruhun peşine düşüp onu yüceltir. Bu çok meşakkatli bir iştir ve buna dayanan çok az kişidir. Ruh öne geçince nefis artık düşman değil, hizmetkâr olur. Nefis, dizginlenirse binektir; azarsa zebanidir. “Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikak, 28) Tezkiye yolunun zorluğu, insanın içindeki isyanın terbiye edilmesindendir.

Ama bundan öte, kişi zikirle hemhâl olursa ruhaniyeti mutlak benlikle senkronize yaşamaya başlar. Öylece nefsi emmareleri yavaş yavaş terk etmeye başlar. Çünkü kendisine ekilen kuvveleri güçlendirir, öylece bakış yönü ve istikameti değişir.

Zikir, insanın iç frekansını İlâhî frekansla uyumlu hâle getirir. Ruh, zikrin ritmiyle senkronize olur. Nefsin sesi kısılır, kalbin sesi yükselir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28) Gerçek huzur, kalbin Allah’ın zikriyle aynı titreşime ulaşmasıdır.

Onun için de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) der ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; ihsâ eden cennete girer.”

Esmâ, insanın ruh mimarisidir. Her isim bir mertebedir, her mertebe bir hâl doğurur. “İhsâ etmek”, saymak değil, yaşamak demektir. Kim Esmâ’yı kalbinde diriltirse, cenneti kalbinde bulur. Çünkü cennet, Esmâ’nın kemal hâlidir.

İşte ihsânın olması için, her bir özelliği zihinde günlük belli aralıklarla hafızada canlı tutmakla gerçekleşir. Zikir süreklilik ister. Aralıklı zikrin bereketi, kalbin sürekliliğinde açılır. “Rabbinin adını an ve her şeyden O’na yönel.” (Müzzemmil 73/8) Hafızada canlı kalan Esmâ, davranışta tecellî eder; zikirle hatırlanan isim, kulda hayat bulur.

Bunun yolu da, her ismi, varlığını oluşturan nârî ve nûrî katmanları göz önüne alarak, sayıları da buna göre tertip ederek saymakla gerçekleşir.

Zikirde sayı, semboldür; sayının ardındaki sır, ilahî düzenin ritmidir. Nârî katman (ateş yönü) arınmayı, nûrî katman (ışık yönü) yükselmeyi temsil eder. Bu katmanlar dengede olursa insan hem yeryüzünde halife olur, hem gökyüzüne ayna olur.

Saymanın esprisi ise, insanın derûnunu oluşturan nârî katmanın varlıklarının melekûtu ile irtibat sağlamaması içindir.

Zikirde ölçü, dengeyi korumaktır. Aşırılık, nârî (ateşî) güçleri harekete geçirir. Gerçek zikir, huzur verir; taşkınlık değil. “Onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperir.” (Enfâl 8/2) Kalp ürperiyorsa zikir haktır; benlik şişiyorsa nefs zikirde araya girmiştir.

Zira her şeyin melekûtu denilen bir katmanı oluşturur. Her katmanın melekûtu da ayrı ayrıdır. Toprak bedenin melekûtu ayrı, nârî katmanın melekûtu ayrı, nûrî katmanın melekûtu ayrıdır.

Melekût, varlığın iç yüzüdür. Her unsurun bir hakikat tabakası vardır. Toprak sabrı, ateş gücü, nur idraki temsil eder. “Her şeyin anahtarı O’nun katındadır.” (En’âm 6/59) İnsan bu katmanları idrak ettikçe, hem zahirde hem bâtında Hakk’ın kudretini tanır.

İnsan tümünü câmi olduğu için, zikirlerini gerçekten plan dâhilinde uygulamak zorundadır. İnsan “küllî varlık”tır; bütün âlemler onda özetlenmiştir. Zikir planlı olmalı ki bu âlemler birbirine karışmasın. “Her işin bir zamanı vardır.” (Hadis) Hakk yolcusu, zikrini nefsinin değil, mürşidinin ölçüsüne göre yapmalıdır. Zira ölçü, kemalin anahtarıdır.

İşte bizler, yapacağımız çalışmalarla mutlak benlik ile irtibata geçer ve öylece bencilliğimizden arınarak benliğimizin özgürlüğünü elde ederiz.

Gerçek özgürlük, benliğin Hakk’a teslim olduğu andır. O zaman kul, artık “ben” değil, “O” der. “Ben onun duyan kulağı, gören gözü olurum.” (Hadis-i kudsî) Bencillik çözülür, benlik Hakk’a döner. İnsan, kendinde Hakk’ı seyre başlar.

İşte kendi dünyamızı öylece nimete erenler gibi dizayn etmiş oluruz. Dünya, insanın iç âleminin aynasıdır. Kalp arınırsa dış dünya da huzur bulur. “Kim güzel görürse, güzel düşünür; kim güzel düşünürse, hayatı güzelleşir.” (Hikmet) Nimet, dışta değil içtedir; benlik saflaşınca her şey nimet olur.

“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/9) “Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.” (Bakara 2/152) “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim onları ihsâ ederse cennete girer.” (Hadis) “Cennet, nefsin hoşlanmadığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikak, 28) “Her şeyin anahtarı O’nun katındadır.” (En’âm 6/59)

Zikir, ruhun ritmini Hakk’ın nefesiyle hizalar. Hududa riayet, tezkiyenin ilk kapısıdır. Ruh, nefsi terbiye ettikçe özgürleşir. Her Esmâ, insanda bir nur kapısıdır. Gerçek benlik, Allah’ın nuruna yönelmiş olandır.