29) YARATIM PLAN VE TECELLİSİ ÇERÇEVESİNDE TEVHİD

Tevhid, Allah’ın Zâtında, sıfatlarında, fiillerinde ve rububiyetinde tek ve eşsiz olduğunu idrak etmektir. Hakiki tevhid, sadece “Allah birdir” demekle tamamlanmaz; kulun kendi haddini bilmesi, kulluğunu muhafaza etmesi ve Yaratan ile yaratılan arasındaki farkı korumasıdır.

Kişinin haddini bilmesi, şirk değil; bilakis tevhidin ta kendisidir. Çünkü sen sensin, O O’dur. Zât ile asla birleşme veya ayrışma söz konusu olamaz. En fazla yakınlık, “kab-ı kavseyn” (iki yay arası) yakınlığıdır. Nitekim Yüce Allah, “Derken iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm, 53/9) buyurur.

Ancak arka planda bütün kuvveler Ona aittir; tüm birimlerde de durum böyledir. Bu, “her varlık birbirinin aynıdır” demek değildir. Bilakis, her varlığı yaratan Rab aynıdır. Rabbin aynı olması, her varlığın kapsamı itibariyle aynı olmasını veya her varlığın zatı itibarıyle bizzat aynı olmasını gerektirmez.

Her varlığın “sanal benliği” (geçici, mahlûk varlığı) bizzat Ona aittir ve bu benlik, O’nun ilminde sonsuza dek kayıtlı kalacaktır. Dolayısıyla sanal benlikler, kişiye özgü Rab tarafından yaratılmıştır ve asla, “reel benlik” (Zâtî hakikat) ile birleşmeyecektir. “Birleşir” diyen yanılıyordur.
Çünkü mutlak hüviyet (Allah’ın zatî kimliği), seyr etmek (temaşa etmek) ve seyr edilmek (temaşa olunmak) istemiştir. Seyr etmek için âlemi, seyr edilmek için de insanı yaratmıştır. Rabbimiz, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştur.

Bileşme (hakikatte Zât ile özdeşleşme) olursa bu yaratımın hikmeti ortadan kalkar. Zira hikmet, Yaratan ile yaratılan arasındaki edebi ve dengeyi korumaktır. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Ben sizin Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok sakınanınızım.” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5) buyurmuştur.

Hakiki marifet, haddini bilmek ve kulluğu muhafaza etmektir. Muhyiddin İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’de der ki: “Hak ile halk arasında asla Zâtî bir ittihad (birleşme) olamaz. Çünkü Hak Hak’tır, halk halktır. Ancak kul, marifetle öyle bir hâle gelir ki, kendi fiillerini Hak’tan, Hak’kın fiillerini ise kendi varlığı üzerinden görür. İşte bu hâl ‘fenâ’ diye adlandırılır; ama fenâ, hulûl veya ittihad değildir.”

İmam-ı Rabbânî, Mektûbât’ında şöyle der:
“Vahdet-i vücûd ehlinden bazıları, şühûd (manevî müşâhede) sarhoşluğuyla ‘Her şey O’dur’ demişlerdir. Oysa bu, hâlin galebesiyle söylenmiş bir ifadedir; hakikatte ise kul, sonsuza dek kuldur; Rabb ise ezelde ve ebedde Rab’dir. Hakiki tevhid, kulluğun idrakinde ve edebin muhafazasında gizlidir.”

Hakiki tevhid, kulun Yaratan ile kendi arasındaki sınırı bilmesi, edep dairesinden çıkmaması ve kulluk bilinciyle yaşamasıdır. Bu idrak, insanı hem şirkin karanlığından hem de yanlış tevhid anlayışlarının sapmalarından korur. Kul, Rabbini bilir; Rabbiyle bir olduğunu değil, O’na muhtaç olduğunu idrak eder. İşte bu, marifetin zirvesi ve yaratımın hikmetidir.

Yorum yapın