1001) Esareti sevmeyen onun içinde cepheden cepheye koşup zaferler kazanan tüm ecdada ve yollarındaki tüm vatandaşlara selam olsun.
1002) Emir ve yasaklarını Allah, hem Kur’an ile hem de peygamberinin lisanıyla bildirir.
1003) Erdiğini mi düşündün? Ya hu erişilecek bir yer yok. Bunu fark ettiğinde… Tebessüm edersin geçmişine ve ereceğim diye hayal kurduğun günlere…
1004) Sakın ha sakın… Esma-ül Hüsna’da bildirilen Allah isimlerini EBCED hesabıyla hesaplanan sayıda zikirler yapmayın.
1005) Sakın ha sakın… Esma-i Hüsna’dan isimleri veya her hangi bir duayı veya ayeti kendi adının karşılığı kadar olan EBCED hesabıyla hesaplanan sayıda zikredip tekrar etmeyesin… Yoksa ruhani boyutunda açılan gedikler, tamir edilemez düzeyde, hayatını adeta felç eder.
1006) Manevi enkazları oluşturan o kadar çok güruh türedi ki, her cinsten bulursun. Sahte peygamberinden sahte mehdisine kadar…
1007) Enkazın altında kalanlara AFAD yardım eder. Ya manevi enkazın altında kalanlara… Acep kim yardım edecek.
1008) Hani sen… “El Hamdu Lillahi Rabbulalemin” demiştin… Mutlak değerlendirmenin bizzat Allah’a ait olduğunu hisseden, afakî varlık hakkında asla hüküm vermez. Yani suizan ve dedikodusu biter…
1009) Kendi enfüsi çalışmasını unutup afakın avukatlığına veya savcılığına soyunanlar, “kral çıplak” gibi varlık içinde mahrumiyeti yaşarlar.
1010) Ezmek isteyene takoz ol. Ama sakın ha onun gibi olup ezme. İslah et, çünkü Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem Efendimiz ezmedi, islah etti.
1011) “Elif”, hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyeti açıklar. “Lam”, Allah kelimesindeki birinci lamdır. Subuti sıfatlara işaret eder. “Mim” ise, sıfatların açılımı olan hakikati muhammediyi açıklar. “Zalike”, işte bu hakikati Muhammedi “elkitabu”, öyle bir kitaptır ki “la raybe fih”, içinde hiçbir şüphe ve kusur yoktur. Yani tıkır tıkır işliyor. “Hüden lil müttekin”, takva ehi için yani bu yaratılan düzene göre hareket eden için, doğru yolu önüne koyar. Yani zahmet görmeden hedefine ulaşır. Çünkü bu yaratılan düzen; kusursuz işleyen bir makine gibi çalışır. Uyarsan doğru yoldasın, uymazsan kaybedersin.
1012) ElimLamMim “الم” ayetini anlamak için az derinleşelim… “ا elif” ile ayet bize der ki; karşımıza ayna gibi dikilen ve Allah ismi ile işaret edilen ve hatta HU ile işaret edilen zat ile tüm âlemlerde var olan tek irade ve tek güç ve tek ilim sahibi bir-tek olan zatın bizzat kendisidir. “أ ile ل” birbirlerinden tamamıyla ayrıdır. Asla birleşmez. Ama Lam, elif misali dimdiktir ama alttan uzanan bir uzantısı vardır. “ ل Lam”’ın alt ucu uzanarak bize şunu bildiriliyor. “Mutlak zat”ın seyr etmek istediği manalarını seyretmek için, ilminin ve nurunun adeta genleşerek ve uzanarak “ ل Lam” misali lâhut âlemini oluşturuyor. “م Mim” ile ise, aynı devam eden ve genleşerek açılım yapan seyr, melekût âlemini oluşturmak suretiyle koskoca bir kitabı var etmiştir. Ceberut ise, aradaki geçiştir.
1013) Elif Lam Mim… (الم). Bu gibi harflerden her birini öğrenmek için Hz. Ali kv kırk yılını veriyor. Bir ufak yazıyla anlaşılsaydı, yazılmazdı onca eser… Söylenmezdi onca sözler… Dillenmezdi onca rehber… Tümü ufak ufak ilmi hatırlatmalar… İşte hepsi o kadar…
1014) Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ve Kur’an, bizi asıl kitaba götürür. Asıl kitap, الم diye bize işaret edilerek sunulmuştur. Yok, bilmem kimin kimin yolu… Ya hu geç bunları. Çoğu evet çoğu fırkalar var ki şeytani ilhamla insanlığa sunum yaparlar. Nitekim kıyamet günü Allah der ki; “Ey cin topluluğu insanların çoğunu etkiniz altına aldınız”. Bu ayet boşuna mı indi?
1015) Maalesef Üzgünüm ki… Elif Lam Mim الم diye işaret edilen kitabın bizzat içeriği asla yazılamaz. Sadece şu yapılabilir… Kitabı görmek için gerekli ilim yazılır. Zaten Furkan, kitabı göstermek içindir ve okumak için ilk şart olarak da, takvalığı getirmiştir. İman edip rağbet edenin nasibinde olan, Furkan’da anlatılan ilme iman ederek kitabı görmeye yaklaşır. O zaman yapılacak olan şudur ki, kitabı görmek için Furkan’ı kelime kelime açıklamak olacaktır. Tıpkı öncekiler gibi. Demek “iki kap” ilim buymuş. subhanellah… (Not: Furkan Kur’anın elimizdeki baskılı kitap halindeki adıdır).
1016) “Bu kitap hidayet kaynağıdır korunanlara” der ayet. Ya diğerlerine? Diğerlerine bir şey yok ve hatta düşüşe geçiş vardır. Hidayet kaynağı olan ne? Baştaki الم… Nasıl mı? Kitapta hiçbir şüphe ve eksiklik kalmadan yazılmış ve kitap asla değişmez. Kitabın diğer adı da sünnetüllahtır. Bu kitap âlem yaratılmadan 40 yıl önce yazılmıştır. Daha sonra insan kendisini bu kitabın içinde beyan kuvvesiyle bulmuştur. Daha sonra bu kitabı okumak için insana, özündeki beyan kuvvesi hatırlatılmış ve kitabı okuması için Furkan nazil olmaya başlamıştır. Rahman süresine bakınız… Kitaba uygun hareket eden kişi, fıtratını sabit tutarak uruç etmeye başlar. Tâ “A’la illiyin”e kadar yolu vardır. Yâni kitap ona hidayet kaynağı olur. Kitaba uygun hareket etmeyen kişi ise, fıtratını bozup nüzul yapmaya geçer. Tâ esfelissafiline kadar yolu vardır.
1017) Kitabı okumak için ön şartların başında, takva sahibi olmak gerekir. Takva sahibi olmanın birinci şartı olarak, ğayba iman gelir. Ama dikkat edersek hemen gayb kelimesinin başına ب harfi gelmiştir. Yani ب harfinin işaret ettiği manaları katarak okumalıyız. Yoksa ötelerde bir yerde ğaybı arar dururuz.
1018) Allah’ın bir sıfatı kelâmdır. Şimdi düşünelim… Konuşulan ne? Hayal ettiğimiz şeyler veya yaptığımız şeyler. İnsan Allah halifesi ise, o zaman Allah’ı anlamak için bir numunedir insan. Şimdi derinleşelim… ألم den husule gelen ve seyr alemine giren her bir varlık, “bu kitab” ın birer kelimesidir. İşte ayet bu kitaba işaret ederek başlar.
1019) Bu kitapta hiç bir şüphe olamaz. Bu ayet inince, Kur’an âyetleri toplanmamıştı henüz. Daha Mushaf şeklinde bir kitap da elde yoktu. O zaman, ayet “bu kitap” işaretiyle neye işaret etmiştir? Bunu anlamak işin başıdır. Zaten bu ayet, yedi ayetten oluşan süreden sonra gelen ve Elif Lam Mim الم diye başlayan ayetten sonraki ikinci ayettir.
1020) Her şey Allah’ın emriyle olur. Ama Allah derken gözümüz bir yerdeki kocaman yapıyı düşünmesin. Hata işte buradan başlıyor. Allah ismi insan için bir aynadır. Ayna ne işe yarar? Kişi oradan kendini seyir etsin diye. Allah’ın boyasıyla boyanın der ayet. Evet, işte aynada kendini seyre dalan, Allah’ın boyasıyla boyanmıştır. Ya aynayı kaldıran? Bunu iyi düşün kardeşim. İki kelime duyuldu diyerek âlim olunmuyor.
1021) Elbette ki, ecdadımızla ne kadar öğünsek azdır. Ama işte öğünmek yetmiyor. O muhabbet dolu yaşantıya Bismillah deyip bürünebilirsek, feyizlenmiş oluruz. Yoksa dünyanın girdiği hayali zevk alanı içinde boğulup gideriz.
1022) Enbiya süresi 16. Ayete kulak verelim; “Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık.” Ayete rağmen hala dünya hayatını oyunculuk sananlar vardır ki; buna binaen de okuma yeri olan kıraathanelerimiz, oyun haneler olmuştur.
1023) Herkesin esma bileşimi aynı olsaydı, herkes aynı kişiliğe sahip olurdu. Herkesin esma bileşimi aynı olsaydı, herkesin meşrebi aynı olurdu. Herkesin esma bileşimi aynı olsaydı, kimse kimseyle savaşmazdı. Uzatmayayım ki; sadece her insanda değil, her bir birimde dahi; esma bileşkesinin oluşturduğu nakış dokuması ayrı ayrıdır. Saçının teline kadar bileşke ayrı ayrıdır. Yağmurun damlaları veya karın tanelerine kadar hatta hatta aynı görünen her buğday tanesine kadar şekilleri ayrı ayrıdır. Gözümüzü bileşke sahibine çevirirsek ilahi huşu ve ihsan ile dopdolu oluruz. Gözümüzü bileşkeye çevirsek, şirkte boğularak hayatımızı cehenneme çeviririz.
1024) Edebiyat yaparak yazmak yerine, gönülden yaşamayı yeğlerim. Burada da edebiyat yaptın diyenlere derim ki, hayatım edebiyat oldu.
1025) Zerre kadar bireysel değerlendirmesi kalan, Hakkıyla “El hamdu lillahi Rabbil âlemin” dememiştir. Değerlendirmenin katı şekline, büyük günah olan karşılıklı yapılan gıybet denir. Affı ise, özür dileme ve tövbe etmekle gerçekleşir. Değerlendirmenin sıvı şekli, kişinin düşünsel olarak birisini değerlendirmesidir. Bu küçük günahtır. İki namaz arası yapılan bu günah, sonraki namazın edasıyla af olur. Örneğin, öğle namazını eda eden kişinin sabah namazından o ana kadar ki tüm küçük günahı af olur. Değerlendirmenin gaz şekli ise, tüm dışsal değerlendirmeyi imanıyla bertaraf etmesidir. Tövbesi ilme-l yakin hale adım atmasıyla olur. Yakine ulaşan ise, “El hamdu lillahi Rabbil âlemin” demeye adım atar.
1026) Tam hür olanın hiçbir değerlendirmesi kalmaz. Ve der ki; “El hamdu lillahi Rabbil alemin”… Dedikodusu kalanın hürriyeti yoktur.
1027) Bol bol edebiyat yapılıyor. Ama hayatın gerçekleri ortada… Ben, sen, o; apaçık piyasada dolaşıyor. Hala yok diyor. Ben, sen, o; bal gibi de varız. Aslında işin mahiyetini bilmeyenlere büyük ihanettir bu bilgileri yazmak. İşte asıl mesele şudur ki; varlığımızın mahiyeti derk edilsin. Varlığımız nereye kadar, yokluktan gaye nedir? Meselesini idraklere sunmaktır asıl marifet. Ki kişi gerekli yönelimini gerçekleştirsin.
1028) Erimedikçe eremezsin. Eriyeni göremezsin. Görürsen tanıyamazsın. Tanırsan kavuşamazsın. Kavuşursan kaybedersin. İşte işin acı tarafı, tam da bu…
1029) Farz ve haramlar senin arınman içindir. İnsanı bedenselliğe gömen her türlü söz, fiil ve davranış günahtır. Alt sınırları büyük günahlar diye tarif edilmişlerdir. İnsanı beden kaydından kurtarıp asgarî cennet yaşamına erdirmek için de farz olan emirler teklif edilmiştir.
1030) Dünyevi yaşam gereği oluşan sosyal toplulukların tümü, dünyada kalır. Kimsenin kimseye zulmetmediği bir dünya, hayal edilen bir dünyadır. Bu da ancak, ferdin kendisini rabbine teslim etmesiyle mümkün olur. Bu teslimiyetin oluşması ancak, gönle girip insanların hakka olan teslimiyetlerini fark ettirip onlarda fethi kebiri gerçekleştirmekle mümkün olur. Dikkat edin ki İslam’da kuşatma yoktur. Sadece ve sadece fetih vardır.
1031) Kişi kendinden kendine firar etmedikçe, yedi kat yerin altına da girse, yedi kat göğe de çıksa, gene de dünyasında yaşar. Çünkü Allah’a koşmamış ve nefsinin esaretinde mağlup olmuştur.
1032) Bizim dünyamızda fırkalaşmaya mahal yoktur. Saf Allah yolu ve Muhammedi bir nefer olmak tek gayemizdir. Müslüman’ı Müslüman olduğu için sevmek en büyük hazinemizdir. Fırkalaşmaya tekme vurmak ve özle buluşmak temel idealimizdir.
1033) Fırkalaşma birini tutup diğerini dışlamaktır. Zaten ayet, fırkalaşmayı kesinlikle yasak etmiştir. Ama ayete bakan mı var? Olsaydı… Ortadoğu kan gölü olmazdı. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, dünyadan ayrıldı ayrılalı fırkalaşma hiç bitmedi. Hâlbuki hakka giden yollar nefislerin adedincedir. Bunu fark eden tüm nefisleri fert olarak görür. Burada göremezsek de kıyamette buna şahit olacağız. Ne yazık ki oradaki şahitlik işe yaramayacaktır.
1034) Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize ayrı ayrı pencerelerden bakıp, ondan ayrı ayrı ilimleri alan tüm ilim erbaplarını saygıyla selamlıyorum. Ama herhangi birine, hak sadece budur demiyorum. Çünkü 124.000 nebi ve 313 tane Resul gelmiştir. Her birinin meşrebi ayrıdır. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ise, tümünü kuşatmıştır. Her bir ilim erbabı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizi bir neb’inin penceresinden seyir ediyor. Ey dost; tüm nebi’lere selam verilir. Ama Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize salât ve selam verilir. Neden böyle? Bunu iyi anla.
1035) Bir insan etrafında kümelenenler kendilerine kümelendikleri âlimin adını veya lakabını takarak hizipleştiler ve zaman içinde mezhepler doğdu. Her bir mezhepte öyle… Bu öyle bir hal aldı ki hizipleşen gruplar birbirlerini tekfir edecek duruma geldiler. Ve savaşlar başladı. Bu kümelenmeler çok eskiye dayanır haa. Hatta hatta Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin vefatından kısa bir süre sonra başlar. Tüm mesele Kur’an dan uzaklaşmaktı. Çünkü Kur’an fırkalara ayrılmayın demişti.
1036) Dine hizmet etmek isteyen, hiçbir cemaate bağlanmadan sırf Allah için insanları aydınlatmalıdır. Çünkü her cemaatin bir bilinçaltı vardır ve bu bilinçaltı bağlamında kişiyi fırkasına köle eder. İşte kişi tarafsız davranıp sırf Muhammedi olarak İslam dinini yaşayıp ve yaşadığı güzellikleri insanlara ulaştırmalıdır. Yoksa yaşam ve anlatımı orijinal İslam olmayıp, bağlı olduğu fırkanın saçmalıkları olur.
1037) Dinin ne olduğunu bil, sonra dinden konuş. Çoğu kişinin dinin D’sinden haberi yok. Yapar din hakkında birkaç tanım. Ya hu… Din tanımsızdır be kardeşim. Din Allah’ın değişmez fıtratının taa kendisidir. Bir ırkın veya mezhebin tekelinde değildir. Kim İslam’ı fırkalara bölerse, o en büyük azabı tadacaktır. Kelle ve felleleriyle kurtulduk zannetmesinler. Zannın bir kısmı günahtır.
1038) Âl-i İmrân Suresi – 103. Ayette rabbimiz şöyle der; “Allah’ın ipine hepiniz birden sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir vakit sizler birbirinize düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtarmıştı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.” Kur’anda yasaklanan fırkalaşmanın önüne geçmek için belirlenen temel esaslar şunlardır… Kafandaki tüm alt mensubiyetleri atacaksın. İsim olarak sadece İslam’ı seçeceksin. Tek tabi olduğun kişi Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olacak, çünkü O (sav) hatasızdı ve ismet sıfatı ona aitti… Tüm ilim erbabından da yararlanarak görüş alanını genişleteceksin. Akıl meleken ve iman meleken ile kimsenin güdümünde olmadan, Allah’ın has kulu olacaksın. İşte o zaman arınırsın ey nefsim…
1039) “B ب” harfinin kelimeye kattığı anlam gereği sahabeler, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden talim alarak rububiyette, melikiyette ve ulûhiyette, fitri yaşamın net hakkını verdiler. Daha sonra bu üç kavram birbirinden ayrıldı. Bunun sonucu olarak da, İslam ümmeti birçok fırkaya ayrılıp bölündü. Her bir fırka bir yönüyle Allah’a yönelip diğer yönlerden mahrum kaldı. Aynı yönünü ele alanlar dahi hakikatten uzaklaşarak, kendi grubunu kutsal etmek babında, olayı ayrı ayrı anlamlandırdı. Oysaki tek hakikat vardı, o da Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin rahle-i tedrisatından beslenmekti. İsim olarak İslam ve lider olarak ise, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize şeksiz şüphesiz olarak tabiiyetti. Özellikle rububiyet, melikiyet, ulûhiyet cephelerini birbirinden ayırarak olaya bakanlar, diğer cephelerden bakanı ya düşman ilan etti veya küfürle itham etti. Aynı cepheler içinde yer alanlar dahi birbirini beğenmez oldu. Böylece Nas süresi gereği hannas olan şeytan, milyarlara ulaşan Müslüman alemini, maddi veya manevi vesvese vererek bölük bölük, fırka fırka eyledi. İşte çare şudur ki… Kur’anın son süresi olan ve Nas diye biten, Nas süresini iyi tetkik edip yeniden oradaki ruh ile; rububiyeti ile melikiyeti ile ulûhiyeti ile cem halini yaşayıp, yeniden vechullâha rücu etmemizdir. İşte cem makamı da budur. Gayrı yoktur.
1040) Kurda yem olma! Birlikten kuvvet doğar. Fırkalaşmada ve cemaat/cemiyetlere bölünmede ise, güç; göç edip gider. Tek büyüğümüz Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz. Onun dışında önder tanıyan, patikalara sapmıştır. Her an kurtla baş başa kalmıştır.
1041) Arı deliğine çomak sokmadıkça iyisin. Her bir fırka ve grup kendi içinde bir arı yuvası gibidir, iyi veya kötü. Yuva üstü bir düşünce, her zaman çomak olmuştur. Tarih boyunca çomağı tutan ya sürgün edilmiştir, ya da katledilmiştir. Sen Bismillah de ve hakkın yolundan taviz verme.
1042) Şeriatın kabuk olduğunu ve kırılıp atılması gerektiğini nefsinde ilan edip kendisini tasavvuf ve hakikat ehli sanan sayısız kişi, batıl ve hükümsüz olan İbâhiyye fırkasına kaymışta, farkında bile değildir. Demek ki tarihin tozlu raflarına terk edilen birçok öğreti, ısıtılıp ısıtılıp başka isim ve resim ile önümüze servis edilebilmektedir. Sen isme değil, içeriğe odaklan ki, ayağın İslam yolunda sabit kalsın.
1043) Muhammedi bir dünya özlüyorum… Mezhebi ayrışmanın ve düşmanlığın olmadığı bir dünya özlüyorum… Fırkalaşmanın olmadığı bir dünya özlüyorum… Cemaatleşmenın olmadığı bir dünya özlüyorum. Cemaat camide olur ve namazla sınırlıdır. Gerisi fırkalaşmaya girer ve her fırka kendi yolunu doğru, gerisini bozuk görür. Irkçılığın olmadığı bir dünya özlüyorum. Yalanın ve dolanın olmadığı bir dünya özlüyorum. Evet, evet Muhammedi bir dünya özlüyorum.
1044) Fırkalaşıp ayrışan insanlar fıkra gibi gülünç olurlar, onları yöneten derin aklın masasında. Kimsenin masasının fıkrası olmayalım. Birlik olup fırkalaşmaya mahal vermeyelim.
1045) Dışarda arayan zaten yabanda kalır. Tende arayan yanda kalır. Canda arayan canda kalır. Ruhta arayan ruhta kalır. Hafide arayan hestide kalır. Ahfada arayan ise terki terk te bulunur. Ve geçmişine büyük bir tebessüm eder. İşte bu yağın enerjiye dönüşümüdür. Ve Uyanış için fecre ulaşmaktır. Dur iş bitmedi, daha yeni fecr oldu.
1046) Çoğu kişiler tam fakr sınırına gelmişken geri dönmüş ve tekrar zengin olmuşlar. Yazık emeğe… Fakr bencilliksiz bakıştır. Fakr esas benliği buluştur. Fakr olmadan insan bir boştur. Bazısı fakra dünya fakirliği ile ulaşırken, bazısı da fakra dünya zenginliği ile ulaşır. Kulu hakkında en iyisini bilip tayin eden ise bizzat Allah’tır. Kul, Allah’ın işine karışıp başka yönlerde fakrı zenginlikte yaşamak için israr ederse, Sa’lebe gibi tard olur.
1047) İlmi-hal ve akaid’ten bilgi paylaşmak başka, gönülden bulup dem vurmak bambaşkadır. Anımsatacağımız konu herkesin bilmesi gereken akaid ve ilmi-hal konusu olmalıdır. Çünkü… Allah’ı hakkıyla tanımak ve tasarrufunu anlamak her insana farzdır.
1048) Herşeyini yoluna feda ettiğin sana sırıtıp durursa, sen zihnen ve fehmen bitersin. Hiçbir düşüncene etrafın takılmadığında ise, bil ki solmuşsun.
1049) Tüm pozisyonların fenasını yaşayan kişi, her varlıkla iletişim kurabilir. İşte hayvan dilini konuşanlar öylece konuşur. Hatta hatta nebatat da öyle… Cin, melek ve felekle dahi konuşma bu makam iledir.
1050) Âlemler rahmani bir nefestir. Rahmani nefeste Allah’a halife olarak yaratılan insanın da verdiği nefes, rahmani nefes olmalı. Buna binaen rahmani nefes ile nefes etmeyip şaytani nefese bürünen insandan asla dost olmaz. Çünkü değişmez bir kaide vardır ki, o da şudur; “kişi dostunun dini üzeredir.”
1051) Feryad-u figan eden kaybeder. Ağır olup sabreden istediğine erer. İnsan gerçekten aceleyle ister. Bu hileyle şeytan arana girer
1052) İzlemeyelim ve izletmemek için uyaralım… Severek izlediğimiz ama bizi bizden alan bir şeytanlık… Dini içerik adı altındaki filmlerde peygamberler veya sahabeler yerine oynattıkları artistlerle, halkın bilinçaltlarında bulunan peygamberler ve sahabeler hakikatini silip, yerine o artistlerin şemaillerini yerleştirdiler. Öylece peygamberler ve sahabeler ile oluşan tüm manevi bağları koparttılar. Halkın tüm manevi duygularını yerle bir ettiler. Artık Hz. Hamza derken veya Hz. Kaka derken kavuk takıp ata binen ve ellerine kılıç alan o artistler gönüllerde canlandı. Hatta hatta Medine’deki kabirlerinde dua ederken Hz. Hamza’ya, filmdeki kişinin şekli kalbe gelip o kişiyle manevi irtibat sağlandı. Hz. Eyüp derken, filmde oynayan artistle bilinç tanıştı. Evet, işte kalp tüm rabıtasını kaybetti ve odun gibi ortada kaldı. Sahabeleri ve peygamberleri konu edinip onların yerine artistler giydirip sunan filmleri izlemeyelim ve izletmeyelim. Onlar yerine mesela akasya durağını izlemen senin için daha hayırlıdır. Birinde zamanını boşa harcarken, diğerinde tüm manevi duygularını kaybedersin. Severek izlediğimiz ama bizi bizden mahrum eden çok büyük bir şeytanlık. Maalesef o dini! Filmlerden sonra, halkın peygamberlerle ve sahabelerle olan kalbi rabıtaları kaybolup gitti. Aynı filmleri tekrar tekrar izleyerek adeta hafızalarımızda o artistler melekeleşti. Anlatırdı kitaplar, düşünürdük sahabe ve peygamberleri, kalbimiz huşu ve huzur dolardı. Şimdi izleriz filmleri ve o artis karakterleri o şahıslar zanneder bilincimiz, onlarla kurar rabıtayı ve kalbe derin bir hüzün iner. Çünkü kalbe o artistlerin haleti ruhiyeleri bize yansımış ve artık onların günahları ile melezlemiş oluruz. Hiç de bunun farkında olmayarak, güya dini bir filim izleyip sevap kazandık sanırız. Oysaki o filmlerdeki kişileri canlandıran artistler, arka planda her türlü günahla el ele ve hatta dinle alakası olmayan kişiler de olabilirler. Nitekim “çağrı filmi”ni kâfirler çevirmişti. Oradaki bir kâfiri sahabe sandık yıllarca ve sahabeler derken, kâfirler bilinçaltımızda canlandı. İşte gavur bize damardan girdi ve bilinçaltımızı tarumar eyledi. Belki de bu yazdıklarımız size garip gelecek ve olur mu öyle bir şey, dersiniz? Gerçekten de o filimler, o yüksek ruhaniyetli kişilerle kalbi rabıtayı yok etti. Filmlerden izlemek yerine, alalım elimize hayatlarını anlatan kitapları, okuyalım ve onları hissedelim. Çok daha kalbi huzura erdiğimize şahit olacağız. Yani sonuç olarak; afakımızda bir zevk edinirken, enfusumuz tarumur oldu.
1053) Senden olana sırt dönersin, lafla gemiyi yürütene kanarsın. Ah be koca fatih neredesin? Sen ki dağdan bile gemi yürütürsün. Ey iman ehli önünde titreyen tek dişi kalmış canavar… Korkmaz iman ehli, haykırır Allah nurunu dağ ve taş… Çünkü onda secdeye varmıştır baş. Secdede Nur-i Muhammedi’yi hissettirmiş, yakınlığı olmuş iki kaş. Dağdan gemi yürüten koca sultanın ehli, ne gâvurun lafından ne de süngüsünden korkar. Etrafını sarmışsa çelikten bir duvar, göğsünde tümünü eriten bir iman yatar. Bir uyandı mı iman, dağı taşı toz eder. Denizleri seyran eder. Düşman saklandığı yerden fısıldar. Aman yer bulayım diye titrer.
1054) Allah sevdiği ve sesini duymak istediği kulunu, daha çok seslensin diye; bazen isteğini erteler. İstek ertelendi diye üzülme; sevin, çünkü Allah seni seviyor ki, sesini duymak istiyor. Bu söz motive etmek için değil, filhakikattır.
1055) Farz ve sünnet ayrımı şundandır ki; farzlar inşaatın kaba inşaatı ise, sünnetler inşaatın sıva dekorasyonuna benzer. Biri inşaatın olması için olmazsa olmaz iken; diğeri ise, koruma ve süsleme sanatıdır. Farzı yapıp ve haramdan korunmak inşaatın iskeleti ise, sünnetler evin sıvası ve boyasıdır. İskelet olmadan sıva ve boya olamaz.
1056) Fetih suresi son ayette yüce rabbimiz “muhammedün rasulullah” diye başlıyor. Muhammed ismi burada sanki nekire sıfat olarak gelmiş gibidir. Böyle gelmesinin işaret ettiği içerik ise, risalet işlevinin Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile bitmiş olduğunu izah etmek içindir. Yani tekrar tekrar övülmüş olan anlamına gelen Muhammed ismiyle işaret edilen Rasulullah. İşte bu Rasulullah sıfatı, Muhammed ismiyle bütünleşmiş olarak gelmiştir. Çünkü daha önce nazil olan kitaplarda Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden bahsedilmiş ve Hz. Âdem’den günümüze hep övüle gelmiştir. Artık risalet makâmı onunla istenilen kıvamına ulaşmış ve yeni rasule de ihtiyaç kalmamıştır. Yani belirsizlik değil, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz bizzat istenilen makamda makamın hakkını tüm yönleriyle eda etmiştir. Yani bazı kendini alîm sayan, aslında ise okumuş cahil olanların dediği, çıplak bir sıfat tamlaması falan değildir. Tüm yönleriyle Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile ona gönül veren ümmetini izah etmektedir. Çıplak bir sıfat tamlaması şeklinde söyleyenler, kendilerini veya başkalarını da sonradan rasul ilan etmek için söylüyorlardır. Nitekim tarihten günümüze bu bakışla bakıp kendilerini veya büyük gördüklerini sahte peygamber ilan edenler oluvermiştir. İşte ayetteki bu izahatla risaletin biricik son sahibi ve temsilcisi olan, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olduğu izah edilmiştir. Ondan sonra da bir rasul gelmeyeceği veciz bir lisanla izah edilmiştir.
1057) İslam hükümlerine batını anlamlar yükleyip zahiri olan helal haram çizgisini terk edenler; Fatiha suresinde tanımlanan, dalalete gidenlerdir.
1058) Faizin her türlüsü malı azaltır. Hiç ummadığın anda elindekileri de siler süpürür. En minnakından da uzaklaşalım.
1059) Felek, insanın yaşamını içine alan zaman aralığıdır. Direk dünyadır denemez. Felek, her kişinin dünyadan edindiği zaman ve mekân hissesidir diyebiliriz. İşte her insanın feleği ona başka bir dünya sunar. Ayrı bir yaşam alanı sunar. Bu da kişinin yaptığı amellere göre şekillenir. Dolayısıyla her insanın yaşam alanı ayrıdır. Dolayısıyla feleği ayrıdır. Dolayısıyla da döngüsü kendisine hastır.
1060) Yaşam döngüsünde fiillerde bulunan kişi, elde ettiği her halinin farkındadır. Halinden memnun olan veya yakınan da kişinin ta kendisidir. Demek ki halinden memnun olan veya yakınandır biizat fiili işleyen fail. Fiilin işlenmesi için gücü ve kuvveti veren ise Allah. Sen istedin, Allah verdi.
1061) Fenafillâh bilgiyle ulaşılacak bir hal değildir. O hale olmaktır. Ol da bil.
1062) “Kim ki fakih olur mutasavvıf olmazsa fasık olur. Kim ki mutasavvıf olur fakih olmazsa zındık olur. Kim de her ikisini birleştirirse muhakkik olur.” (İmam Malik) Doğru kıvamda kalmak için;. Fıkıh ve “fıkhın fıkhı” olan tasavvuf ilmi beraber olmalıdır. Fıkıhdan da, “Fıkhın fıkhından” da haberdar olacaksın. İşte o yolu seçenler ilerler. “Fıkhın fıkhına” yönelip fıkha sırt verenlere ise, melekût sırt döner. Çünkü zındıklaşır. Bu çok önemli bir uyarıdır…
1063) Dinde fakih olmak şudur ki… Ayet veya hadislerde örneklerle anlatılmak istenen içerikleri anlayıp güncel örneklerle insanların zihnini olaya yaklaştırmaktır. Olayın ruhunu okumayan fakih olamaz.
1064) Ey fıkha düşük gözle bakan, fıkıh(şeriatı garra) olmadan ne tarikat, ne hakikat, ne de marifet olur.
1065) “Ya faidel fuad… İdfe’ fuadi…” Fuadına yararlı olmayan her değer senin düşmanındır. Fuadını özünden yoksun etmek için tüm düşmanlar üzerine üşüşür. Sen de üşüş üzerlerine ve galip olmanın yollarını edin. Fuadını zımbırtıya kaptıran kaptırıldı. Bir daha gözünü açmamak üzere mühürlendi. Ya Rab sök mührü diye yalvarmazsa, söndü. Fuadına bunların zikri dışın bir faydayı kimse fuadına veremez. Kimse kendisini boşuna kandırmasın. Aslında fuad, akleden kalb demektir.
1066) Aşırı derece dokunup inciteni bile affedecek ferasette ol.
1067) Farz ve nafile ibadetler kişideki fethin önünü açmak içindir. Fetih açıldıktan sonra da ibadetler olduğu gibi devam etmelidir. Yoksa fethi nurani fethi zulmaniye dönüşür. Vahdeti et kemik bedende yaşamaya başlar ve zulmani fetihte kendini bulursun. Birçok istidraç zuhur eder, kendini ermiş sanırsın. Onun için ilim erbabları dediler ki, havada uçsa, suda yürüse, ateşten geçip yanmazsa, eğer Rasulullah sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyesinden taviz verirse, bilin ki o istidraç sahibidir. İşte onun için dedik ki… Biz Allah’a sadık kul olalım ve yolda verilen ikramlara takılmayıp yüzümüzü Allah’tan çevirmeyelim. Eğer istikameti terk eder ve erdiği güzellikleri esas sanıp ibadetten kesiliyorsa, işte o zaman dibe vurur. Artık onu kimse de uyandıramaz. Çünkü o zaman; kendi kalıbına gömülür ve kendisini zirvede sanıp mühürler.
1068) Her ne kadar kişi; varlığını onun bir tutam nurunun kisvesinden alan bir zerrecik şeklinde, ilahi hükme tabi olan bir alan içeriğinin üzerinde, oluşan dokuma sonucu ortaya çıkan oluşumundan, ortaya çıkan terkipsel bileşimdeki rububiyet alanıyla yer edinen, bir yapıdan alıyorsa da… Ufacık bir kalıntıdır varlığı. Allah “subhâne rabbiyel a’la” dır. Allah zatıyla kulundan münezzeh… Her ne kadar mutlak yaratıcısı Allah olsa da… Kul işlediği kirli işleri Allah’a mal edemez.
1069) İman etmeyen ve farzı terk eden kişinin her ameli nafiledir! Yani iman ve farz ameller birbirinin ayrılmaz bütünüdür. Boşuna kendisini rahatsız etmesin.
1070) Şeytan sana sağdan yaklaşır da farzı terk etmeni ve nafileye abanmanı ister. Olayı anlamayan kuzu kuzu aldanır. Gözünü aç… Farz ile arınırsın… Nafile ile yaklaşırsın…
1071) Her gece bin rekât tesbih namazı kılsan da, yatsı namazının farzının bir rekâtına denk gelmez.
1072) Muhtaç olduğun kudret damarlarında ki asil kanda mevcuttur sözü, fena makamından haykırmadır. Fena makamına ereni tanıyamazsın. O perdelidir. Fena hali ise, makam makamdır. Esas güzellik ise, bekaya gözleri dikmektir. Gerisi yolcuların kendi öz eksenlerinde oluşturdukları rakslarını ifade eder.
1073) Vahdet-i Vücud meşrebidir onun. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur diyen gazi ne de derinden konuşmuş. Bu söz okulda hep gözümüzün önünde… Üzerinde düşünür ve öz hakikatimizi idrakle öylece derslere odaklanırdık.
1074) Kan ancak insan vücudunda üretilir. En asil ve güzel kan ise şirksiz tefekkür eden insanın damarlarında dolaşan kandır. Hatta âcizane tavsiyem şu ki; Kan ihtiyacı olan tanıdığı kişiden alsın. Tabi ki acil ihtiyaçta yapacak bir şey yok.
1075) Fena halini her kişi yaşayabilir. Beka halini ise, sadece Allah’a ve Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize mutlak bir halde iman edip kayıtsız ve şartsız teslim olan yaşar.
1076) Fatiha süresine bakarsak, gazap ehli ve sapıtanlar dahi Allah’a kulluğun dışına çıkamazlar. Herkes kul ama asıl önemli olan nimete erenlerin kulluğunu edinmek.
1077) Sahabenin fakr halini millete onları fakir olarak tanıtıp yutturan kişilere ne diyeyim… En iyisi “Allah ıslah etsin” diyeyim.
1078) Mana yoluna adanmışlık hobi şeklinde olamaz. Hobi şeklinde bir tutku sanan, darı fenada fenaya yem olur.
1079) Fena dairesinde yer almak fani olup yok olmak değildir. Bunun anlaşılması bize birçok kapıyı açacaktır.
1080) Herhangi bir manevi halı yaşıyorum onun için de şeriat düzeyi beni ilgilendirmez diyen kişi, Fatiha süresinin son kelimesinde yerini almıştır.
1081) Fitneye giren fitness olur. Fitness oyuncaktır. Gelen giden oynayıp stres atar.
1082) Herkes fırıncı olamaz kardeşim. Bari fırıncıların kadrini bil ve ekmeksiz kalma. Fırıncı hammadde olan un, su ve maya gibi gerekli pişirme ortamını birbirine kavuşturmuş ve mis gibi ekmeği pişirmiş… Bizim sarı çizmeli mehmet ağamız ekmeği beğenmiyor. Eee diyor kendim o hamurdan ekmek pişirecem… Garibanım elini ateşe yaklaştıramıyor… Unu hamur yapmaya üşeniyor… Hamur için dereden su getirmek için takat etmiyor… Diyor ki en iyisi unu öylesine yiyeyim ve düşüyor unun üzerine… Üstünü başını batırıyor. Hem un ağzında hamurlaşıyor ve nefes borusuna kaçıyor… Bre arkadaş… Fırıncı mis gibi ekmeği pişirmişti. Sana yemesi kalmıştı.. Nedir bu ferasetsizlik… İşte aziz kardeşlerim… Alimlerimiz Kur’an ve sünneti önümüze koymuş… Sen ise beğenmiyorsun ve çok değerli ilim ehline dil uzatıyorsun. Allah’tan kork…
1083) Fakirden yapılan alışveriş sadakadır. Hem aynı malı al. Hem daha ucuza al. Hem de sevap kazan. Gerçi buralarda kredi kartı geçmez ama kredi kartı cüzdana girdi gireli bereket uçup gitti.
1084) Felsefede saplanırsak, imandan mahrum kalırız. Felsefe, sadece bir basamak olarak kalmalıdır. Felsefemiz doğru olursa, aradığımızı bulmuşuz demektir. Çünkü felsefe, aklı doğru kullanmakla insanı hedefine yaklaştırıp gerçeği bulmasına yardımcı olur. Zaten daha sonra iman başlar. Yoksa taklit ile geçen bir ömür heba olur.
1085) Günümüz insanlığının “psikolojik ve sosyolojik bir yana”… Artık! “felsefesi bozulmuş” durumda. Neye ve nereye yöneleceğinden emin değil. Acaba bu da mı beni kandırıyor? Der durumda. Çözüm ne? Onu da bilmiyorum…
1086) Şuur dünyamızın teveccühünde (nefsimizin her bir düşünce tasavvurunda) zatı, kalbimizde (kişilik benlik alanı) sıfatı, dilimizde (dışımıza yansıyan her bir ahlakımızda) esması, elimizde (tasarruf planımızda) ef’ali olursa, işte o zaman fenafillâh oluruz. Böyle olduğumuzda ise, daha yeni yolun başında oluruz. Gerisi ne ola? Bilemem ki…
1087) Şuur dünyamızın çöplerle dolu olması ya Kur’anı dışarıda bırakır veya hobi olarak hobilerimize eklenen bir hobi olarak kalır. Hâlbuki irademizi elimize almalıyız. Şuur dünyamıza doldurduğumuz tüm çöpleri dışarı atmalıyız. Eğer psikolojik sorunu olup tüm çöpleri evinde bekleten gibi olmuşsak ki insanlığın ekseriyeti öyle, o zaman belediye! temizlik işçilerini çağıralım ve şuur odamızı temizleyip dezenfekte edelim ve odada sadece Kur’an bırakalım. İşte o zaman gel gör sefayı…
1088) Fakirlik ile ilgili çok yanlış bilgilenmişiz. Diyorlar ki Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakir idi. Hayır efendim fakir değildi. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz “fakr” sahibiydi. Bir şeyi yoktu, şuna buna el açardı derler… Yok öyle bir şey. Onun malı vardı hem de çok. Ama Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, o malı sahiplenmezdi. Somut bir delil vereyim… Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz Veda haccında kendi malından 100 deve kesiyor ve bunun 63 tanesini kendi eliyle kesiyor. Şimdi ufak bir hesap… Günümüz parasıyla yaklaşık 100 deve × 100 bin TL diyelim, 10 milyon TL eder… Şimdi bu kadar kurban edecek mala sahip olana fakir denilebilir mi? Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz “fakr ehli” idi. Ama fakir değildi.
1089) “Hazreti Cabir bin Abdullah’dan rivayete göre: Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, Veda haccında kurban edilmek üzere 100 deve getirtmişti. 63 yaşında olduğu için her bir senesi için birer deve kurban olmak üzere bizzat kendisi kesmiş, geri kalanları da Hz. Ali’ye kestirmiştir. Sonra her bir deveden bir parça alındı. Beraberce pişirildi. Sonra etinden yediler ve çorbasından içtiler.” Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuştur ki: “Kurban kesin. Zira o, babanız İbrahim’in sünnetidir”… Yani veda haccında 100 deve kurban edebilen Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakir olamaz. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakirdi sizde fakir olun da, Allah’a erin diyenlere deyin ki, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz Veda haccında kendi malından 100 deve kesti. Demek ki “fakrımla iftihar ederim” derken, maddi fakirlikten bahsetmemiştir. Aksine güçlü mü’min güçsüz mü’minden efdaldir demiştir.
1090) İslam’da mülkiyet hakkı vardır. Zengin birçok sahabe vardı. Hatta hatta peygamberimiz veda haccında 100 deve kendi malından kesmiştir. 100 deve bir sürü para eder. İslam sahiplenmeyi yasaklar diyen İslam’ı anlamamıştır. Ama İslam, tümünün Allah’tan geldiğini öğretir. Işte bu fakr’dır. İslam, güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır demiş. İslam’da her şeyini Allah’a vereceksin diyenin eli altında her şeyin olması ise, düşündürücüdür. Madem bunu zahire yorar ve herşeyini Allah’a vereceksin diyorsun, o zaman önce sen vereceksin.
1091) Fakr, benliksiz bakıştır. Fakr, esas olan benliği buluştur. Fakr olmadan insan bir boştur. Fakr fakirlik değil, esasında tüm zenginlikleri barındırıyor. Çoğu kişiler tam fakr sınırına gelmişken geri dönmüş ve tekrar zengin olmuşlardır. Yani masivaya bürünmüşlerdir. Yazık emeğe…
1092) Fark etmek için farklı bakmak gerekir. Yoksa öylesine biri olarak geçip gider.
1093) Tam bir fıtrat üzere işleyen otomatik bir düzen yürürlükte… Bu yaratım düzeninde hiçbir birime zulüm söz konusu değildir. Her birimin (insan, cin, melek, hayvan …) hak ettiği, sorunsuz bir şekilde kendisine yansır. Bu hak ediş nefsanî arzu ile değil, kişinin gelişim serüveni ile alakalıdır.
1094) Kimseye gülmeyelim ki onun içinde bulunduğu durumu kendimize çekmiş olmayalım. Her gülüp kendisiyle eğlendiğimiz kişinin durumuna düşmeden ölmeyiz. Temiz bir hayat için dikkat edelim. Sünnetüllah işliyor…Zira zaman aleyhimize hızlıca tükeniyor…
1095) Allah’a halife olan mutluluğa adım atmıştır. En büyük mertebe güvenilir insan olmaktır. Güven özüne uzanan hilafete sahip çıkmaktır. Halifeliği terk edenin her şeyi boşa emektir.
1096) Artık gençlerimiz olaya bilfiil şahit olmak istiyor. Çok sırlar vardır ki, eskiler örnek ile işaret etmişlerdir. Bizler örneklerin içeriğini çözdüğümüzde ise, olduğu gibi anlatırız. Çünkü artık gençlik örnek ile yetinmiyor, hakikatini öğrenmek istiyor. Olay ne ise açık ve net anlat derler. İşte bu da eskide kalanların dudağını ısırtıyor. Yeni nesil için de bu hal, batıdan doğan güneş oluyor. Ama bu işin sonu, güneşin tam batıdan doğmasına ve tövbe kapısının kapanmasına vesile olacaktır.
1097) Gönlünde olan arşı rahmanı keşfet. Ey kendini et kemik bedene hapseden deli gönlüm. Et kemik ne ki, sen rahmanın arşını taşıyan sekiz melek için Arş oldun. İşte Arş içre Arş sende gömülü… O gömülü gömüyü çıkar da ölümle gömüyü çürütmeyesin. Sonra yazık edersin de Rabbe cevabın olmaz olur.
1098) Gözün öze doğru inişte olsun. Günlük yaşantıda gönlü Allah’a dönük olan, haramdan korunup helala yönelen iman ehlini takdir ederim. Bunun ötesine geçmek isteyen kişiler ise, nefsini tanıma çalışmalarını kafasına göre yapmamaları gerekir. Zirvelere tırmanırken, kaymamak için; daha önce o basamakları geçen tahkik ehline müracaat etmek gerekir.
1099) Geçen günlerin peşine düşme… Tüm geçen geçti iyisiyle kötüsüyle… Geriye bakan ise, öylesine baka kalır. Bazen hoş bir hülya gibi rüyalarda görülür. Bazen de bir kâbus gibi üzerimize çökülür. Kâbus ve hülyasından kurtulan derin bir nefes alır.
1100) Güneş gibi olan iman, ay gibi olan akılla yürüyerek yol aydınlığın daim olsun. Güneş orada dururken; ay ışığı asla gözükmez. Ama ay, arka planda soğuk olan ışımasını devam ettirir. Şayet güneş batarsa; soğuk bir teneffüs sunan Ay ışığı ile yoluna devam edersin. Ama dua et ki, güneşin hiç batmasın. Zira duan kabul olursa ve kalbin nur ile dolarsa, işte o zaman etrafın şen olup güller açar. Ama etrafına sadece ay ışığını saçarsa, işte o zaman güneş çoktan batmış ve seni soğuklarla baş başa bırakmış olacaktır.
1101) Her zaman güvendeyiz. Çünkü sığındık Rabbi rahime. Sırt döndük şeytan lâine. Hak el vermiş iman edenin eline… Allah eli, hakka bey’at eden iman ehlinin elinin üstündedir biline…
1102) Küçük günahlar büyük günaha dönüşür. O yüzden küçükken kesmek gerekir. Örneğin Kur’an der ki, zinaya yaklaşmayın. Ama demiyor zina etmeyin. Çünkü zinaya yaklaşmak küçük günah, zina etmek büyük günahtır. Zinaya yaklaşmaya örnek, namahreme sahip olma duygusuyla bakıştır. Bu bakışlar kalpte büyüyerek zinaya götürür. Çözüm, küçük günahtan uzaklaşmaktan geçer. Gıybette öyle, hırsızlıkta öyle… Velhasıl tüm günahlar öyledir. Düşüncesi küçük günah, bilfiil yapılışı ise büyük günahtır. O yüzden de Bakara suresi 284. ayeti nazil olmuştur. Ama Bakara suresi 285. ayeti ile ihtiyar dışı düşüncelere kısmi muafiyet veriyor. Küçük günahların affı ise, beş vakit namaza riayet ile olur.
1103) Bazen günah, insanı frenlemek için bir yokuştur veya durdurulup karşı yönden gelene yol vermek için kırmızı ışıktır. Yani kişiye şer gibi gözüken dahi sünnetüllah içinde gelişir ve Hüda’dan dır.
1104) Ne mutlu o kişiye ki tüm varlıkta Tek’in nurunu seyredebiliyor. Ne yazık o kişiye ki tüm varlığı tesadüfe terk edebiliyor. Kendisini de hayvansal bir atık olarak görüp gübre olmaya mahkûm ediyor.
1105) İnsanlığa hizmete adanırken nefisten arınmalıyız. Kuşları korkutmadan besleyen mimar olmalıyız. Projeyi titizlikle çizen mimar gibi olmalıyız. Mimar ve mühendis gibi koordineli olmalıyız. Tüm insanlığa tüm gönlümüzü açmalıyız. Gönlümüzü süsleyenlerle yürümeliyiz. Gönlümüzü karartanlardan da hızlıca uzaklaşmalıyız. Öylece selamet içinde kalıp fıtratımızı zenginleştirmeliyiz.
1106) Göz Allah penceresidir ki dünyaya açılan… Ondan düşen bir daha belini doğrultamaz.
1107) Gün akşam namazı ile başlar. Yani diyelim ki yarın cuma ve cuma günü bu akşam; yani akşam vaktinin girmesiyle başlar. İlk namaz üç rekâttır. Yani tekliğe işaret ederek tüm gönüllerin aslında aynı ve tek kaynaktan projekte olduğunu sembolize eder. Zaten onun için akşam namazı üç rekât olup, son rekât her daim tek kılınır. Yani sen, imama ilk tahiyatta ulaşsan bile, tahiyyat dualarını dörde çıkartıp son rekâtı tek kılarsınız. Gönül saatlerini bire kurmak için… Yatsı namazı uykuya geçişten önce kılındığı için; uyku halinde olan her insan, kendi iç dünyasına yani meşrebiyle baş başa kalıp uykuya dalar. Sabah uyanır ve sabah namazıyla, Rabbiyle baş başa sırlarını paylaşır ve dertlerini iletip yeni güne başlar. Öğle oldu mu, sabah yeni gündüzün başlangıcında, Rabbinden umduğunu yeni gündüzün nasibine ulaştığı huzurla; öğle namazıyla, içini Rabbine açar ve hamd eder. Onun için atalarımız şöyle demişlerdir… Sabahın şerri akşamın hayrından üstündür. Çünkü tüm rızıklar, lahut aleminin madde alemiyle eylediği iltibastan dolayı, sabah ile öğle arasında paylaşılır. Geldik ikindi ye. İkindi de ise, bir gün bitmiştir ve ruh ikindi namazı ile o günkü kemal derecesini de elde etmiştir.
1108) Deruna ineyim derken derununa inersin. Tüm maksat senin derunundur bilesin. Dış dünyan ile iç dünyan aynı yere çıkar bilesin. Aman ha kendini dışsallığa vermeyesin. Dışsallık hapsindir bilesin. Özgürlük özündedir bilesin. Kâbe gönüldür bilesin. Sakın hiçbir gönlü kırmayasın.
1109) Yeter ki güdülme… Hak yolundaki yürüyüşünde hata edersen, samimiyetinden dolayı hataya bir sevap doğruya iki sevap vardır. Yeter ki yürüyüşün hakka olsun. Allah’ı affedici bulacaksın.
1110) Gafilin gafletini söyleyip, halkı o gaflete düşmemesi için uyarmak, gıybet değildir.
1111) Demek ki neymiş… Geleceği kimse bilmezmiş… Bir daha kimse gelecekten haber vermesin. Hem bilsin ki meleklerden haber çalmak isteyenleri bir ateş kovalar. Uslu ol ve meleklerden haber kaçırdığını sakın deme.
1112) Çok okuyan değil çok gezen bilir. Çünkü okuyan teorikte kalmışken, gezen bunu fiiliyata dökmüştür. Not: Bu gezi et kemik bedenin gezisi değildir.
1113) Güvendiğin dağa kar yağarsa, bir daha güvenme. Maazallah keçilerin otsuz kalabilir.
1114) Gayrıya kulak vermeden yüzün olsun ak. Gönlün tertemiz şuurun olsun pirupak… İlahi nağmeler gönlünü mesrur eder. Tüm dertleri senden def eder. Rahmeti Rahmana yüz çeviren… Onlardır paklanıp temizlenen…Sen de ey nur insan, ol çeviren… Böylece ilahi nağmelerle yükselen…
1115) Gönül Allah’ı andıkça, yani Allah’ın kendisindeki nakşını seyredip içeriklerinin zikrine ve seyrine daldıkça, şeytan oradan uzaklaşır. Bunun azalarda açılımı ise, rıza dâhilinde icra olur.
1116) Gönül kırdığında, insanda saklı olan Kâbe’yi yıkarsın. Kâbe’yi yıkarsan aynı yerden tekrar inşa edersin. Ama gönülde saklı olan Kâbe’yi yıkarsan, bir daha inşa edemezsin. Oradan gönlüne yansıyan burukluk, senin gönlünü hep karartacaktır.
1117) Garip biçare kul, arar rabbine yol… Yolculuk ederken, kendisine hak dostunu dost eylemiş… Hak dostu onu kovsa da kalbini ona vermiş… Çünkü hakka yürüyüşü onla tatmış.
1118) Gaflet bastığında ben deyip durursun… Gaflet kalkınca ben diyeni bulursun.
1119) Kalp gafil olup hakkı hissetmediğinde… Önüne gelen rızka anlam veremez olduğunda… Önüne atılanı ottan sayıp, savurduğunda! İşte o zaman der ki; “öylesine bir hayvanım, nasıl olsa burnumla koklar ağzımla tutarım bir ota”… Ey insan! Kul hakkından yeme… “Ben elde ettim” deme… Haktan bil eriştiğini… Erdiğinin hakkını ver… Öylece hakkına ol müstahak ki; kalbin remzi sana açılsın.
1120) Garip gelip garip gidenlere ne mutlu… Adanan kurban ne garip kurbandır.
1121) Etsiz yemek yemezsiniz. Tavuk, balık, kırmızı et kıyma vs. Yediğiniz o etler yerden mi bitiyor. İş Allah emrine gelince katliam…. Allah’ın dinine dil uzatan gafiller, kendilerine yazık ederler.
1122) Gerçeğe yalan deyip sırtlan gibi sırıtanlar, gerçek gün yüzüne çıkınca, güldükleri anlar için derin bir sükuti hayale gark olacaklardır.
1123) Gençliğin enerjisini maçla deşarj ediyorlar da, ihtiyarları anlamadım. Hala deşarj edecek halleri var… Ben bu yaşımda yoruldum. Ama ilahi ülfet uğruna az gayret denildi mi, zerre kıpırdama görmüyorsun. Demek ki adanmışlığını buraya hasretmiş ve ülfetini burada kaydetmiştir. Oysaki bu ülfetin ölümden sonra zerre kadar faydası olmayacaktır.
1124) Açan güle komşu olan gül, ne kadar da şanslıdır. Onun da onun gibi açma sırası beklenmektedir. İlhamı açılmıştan alır. Etrafına güven verir. Millet akademik protokol tarzı eser arayıp dursun…
1125) Biz gönül diliyle yazmaya devam edeceğiz inşallah. Yazımlarda protokol tarzı şart olsaydı, İbn-i Arabi’den İmam-ı Rabbânî’ye, Şah-ı Nakşibendi’den Seyyid Abdulkadir Geylani’ye kadar, kimsenin bir şey yazmaması gerekirdi. Zira onlar ve yol arkadaşları gönülden gönüle temas ettiler. Ve temaslarını dizelere dizdiler.
1126) Geri kalmışlık varsa, bir yerde sakatlık vardır demektir.
1127) Sen kendini gönle kazı, yoksa boşa gider tüm yazı… Bazıları insanları yazıp çizerler. Kendilerine göre hayat biçerler. Artık benim kölem oldu zannederler. Ama insanın gönlündekini çizemezler.
1128) Gözü sırf dünyaya dönük olanın ahretten nasibi yoktur.
1129) Bir günahtan sakındırayım derken bir diğer günahı küçültemezsin. Senin işin, olayı hikmetleriyle dillendirmendir. Aynı şey farz ameller arasında da geçerlidir. Bir farzı diğer bir farz ile kıyas ederek, birini diğerinden üstün veya aşağı addedemezsin. Her birinin konum ve ispatı ayrı ayrı izahat bekler.
1130) Günümüzde insanı hakikatinden yoksun eden etkenlerin başında, çağdaş ilim diye takındığı saçma sapan materyalist akımın söylemleridir. Bu çağdaşlık zımbırtıları, kişiyi Allah’a götürmeyen sahte ışıklardır.
1131) Bakmayın kâfirin gülücük atan sahte tebessümüne. Her zaman uyanık ol ve vatanına milletine sahip çık. Kâfirin adalet ve merhameti olamaz. Gücü yeten kişiyi linç eder.
1132) Gözünü toprak olan dünyaya kapattıktan sonar, bu et kemik bedenin de bir fonksiyonu kalmayacaktır.
1133) Günümüz insanı asılı kalmış, ne yapacağını bilmez haldedir. Et kemik bedenin içinde gözünü açan nefsimiz, et kemik bedenin zevkleri, tepemizde bizi her an bir yılan gibi tehdit etmektedir. Denizde yüzmek isterken ejderhalar olduğunu sanır, geri durur. Yerde dolaşırken, aslanların beklediğini sanıp imtina eder. Oysaki Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin yolunu takip ederse, yılanın tüm dişlerinin döküleceğini görecek, ejderhaların denizdeki korumalar olduğunu fark edecek ve yerdeki aslanların ise bineği olduğuna şahit olacaktır. Öylece emniyetle “Mele-il a’la”ya yolculuğunu tamamlayacaktır.
1134) Gelin kardeşlerim tıpkı duvarın tuğlaları gibi birbirimize bağlanalım. İman harcımız olsun. İslam sıvamız olsun. Hayâ boyamız olsun. Bunlar yazıda kalmasın. Gerçekten olsun.
1135) Gökten ne yağdı ki yer kabul etmedi. Bir yaratık olarak her yaratılan için gök gibi olmazsak, Allah’ın boyasıyla boyalandık hikâyesini unutalım. Allah boyası ben olmadan akmaktır, karşılıksız sevmektir. Hatta sevdiğinden onu sevmesini dahi beklememektir. Taş değil ki seversen elbet sever.
1136) Ğaffar ol ki Allah da sana Ğaffar olsun. Affeden affedilmiştir. Kadir gecesinde Allah’tan af dileriz de Allah’ın affı sevdiğini söyleriz de kendimiz affetmeyiz. Hani Allah’ın boyasıyla boyanacaktık. Biz olsa olsa vehmin tahakkümü altındaki emmare nefse köle olmuşuz. Ve iki kelime okuyarak veya duyarak kendimizi veli sanmışız.
1137) Ne yap yap, gönlün sahibine dokunma, o biricik okyanustur. Çünkü okyanus tek okyanustur. Başka okyanus bulamazsın.
1138) Günaha düşkün olup iftira edenlerin, yalan söyleyenlerin ve Allah’ın yasakladığına yönelenlerin üzerine, günahın cinsine göre şeytan iner.
1139) Güven veren güvenini sonsuza kadar verir. Asla geri adım atmaz ve olmaz cambaz.
1140) Tam gerisin geri gidip gemiye sığınıp gideyim dersin ki, balık ağzını açmış ve seni beklediğini seyir edersin. Ya nasip olmazsa karnından çıkmak… O zaman kendin gıda olursun balığa.
1141) Gıybet haramdır. Ama benim gıybetimi yapan herkese hakkım helaldir. Isteyenler bana iştirak ederler.
1142) Birilerinden korkup hataya göz yummak ve insanların hatalarının devam etmesine seyirci kalmak, dünyamızda yer almasın.
1143) Sakın ha günahı küçük görme… Günah günahı doğurur, nara daldırır ve sana nara attırır.
1144) Gözünü taassüp bürümüşse, anlatılmak istenilen içerik kişiye ulaşmaz. Bürünülen hal kişiyi meşgul eder. O zaman kovulur yunus gibi…
1145) Gıybet ve iftira ile kimse yükselmemiştir. Hele sözü ve kelamı ilim olanın gıybet ve iftiradan sakınması, ateşe düşmekten daha keskin bir sakınmayla olmalıdır. Sakınmıyorsa şayet, işte o zaman sen ondan uzaklaş. Velev ki ilmi derya misali akıp gitsin. Zira ruhu ölüdür ve ölüden medet umulmaz.
1146) Ya gideceği yerin ne olduğunun hissiyatını duymayana ne dersin? Aslında Gideceğimiz yer bizden pek de uzak değil… Hatta hatta hiç uzak değil. Bizle ve bizden yakın. Şekerin tadının şekerle olduğu gibi yakın…
1147) Gönül (sav) ne derse, üzmemek gerek… Muamma denizini ne ben bilirim ne de sen… O yüzden de gönlün keskin kılıcını an da değerli bulup, Allah rızası dahilinde yaşamak en akıllıcası…
1148) Arkadan gıybet edenin içi dışı tarikat olsa ne yazar. Tüm rüyalar onu sözde mürşide götürse ne eder. Bir koca hiç…
1149) Gönül özler durur… Ruh rahmet ile kalbe dokunur. Hasret içten içe kavurur… Mevla’ya bakanlarda durulur.
1150) Günah; nefsi emmare doğrultusunda hareket etmektir. Bazen normalde sevap olan amel dahi, nefsi arındırma çalışmalarını geri bırakabilir. Çünkü nefsi arındırma, nefsi emmareden uzak bir şekilde yapılan ameldir.
1151) Allah’ın hiçbir elçisi günah işlememiştir. Bunun en büyük delili Hz. Musa ve Hızır ayetlerinde saklıdır. Birine günah görünen diğerine sevap gözükür. Tamamıyla görecelidir.
1152) Gözetmeni Allah olan kişinin, günaha meyli düşünülemez. Allah nebilerini ve resullerini doğumundan ölüme kadar korumaya almıştır. Çünkü Allah; nebi ve resullerini ismet sıfatıyla yaratmıştır. Tüm gönül rahatlığı ve teslimiyetiyle bırakalım kendimizi hatmunnebi olan Allah resulu Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin yaşam tarzına; öylece Kur’anın seyrine dalalım.
1153) Geçmiş bayramınız kutlu olsun denir ya… Şöyle de deniliyormuş artık, geçmiş kandilin kutlu olsun lâkırdıları. Geçmiş geçmiştir ya hu… Sen geleceğini kutlu eyle. Geçmişini nasıl geri getirip kutlu edeceksin ki…
1154) Bir türlü gerçeğe geçemiyoruz. Hep denemelerle geçiyor hayat. Çünkü tam teslim değiliz…
1155) Göz, bilince açılan mahal demektir. O, böyle kavramlardan münezzehtir.
1156) 120. gün olayı çok enteresandır ki, her an geçerlidir. Yoksa hayat bir tiyatro olurdu. Ayette der ki; Allah oyun olsun diye âlemleri yaratmadı. Çok enteresandır ki, ezelimiz her andır. Çok enteresandır ki, elest bezmi her “an”dır. Eğer geçen biten bir hikâye olsaydı; Kur’an, neden bildirseydi. Unutmayalım ki, Kur’an da hiçbir hikâye yoktur. Tüm anlatım, birebir an itibarıyla bizi ilgilendirir. Ne zaman ki; Kur’anı attık yabana, bize hikâye gibi gözüktü. Sonra ziyafetlerde okur olduk. Çok enteresandır ki, tilavetlerin adı da ziyafet oldu. Kıdeme basınca kadem, işte o zaman görülecektir ki, her an “ezel”dir. Her an “ebed”tir. Geçmiş ve gelecek tek andır. İşin ustaları geçmişe doğru yolculuk yapmışlar ve hatta hata geleceğe de yolculuk yapanlar olmuştur. Tabi ki, tek bir an içinde.
1157) Yok, var olmaz ki… Var da yok olmaz. Zaten hep var olan görüntülendi görüntülettiği tarafından. Görüntülettirilen kendini görünenden ibaret zannetti. Zannın bir kısmının günah olduğunu bile bile. Görüntülettiren, görüntülenen ve görüntü gizli hazinenin seyir etmeyi dilemesinden başka bir şey değildir.
1158) Müthiş bir gerçeklik… Nasıl ki dünyayı düşündüğümüzde Rabbul âlemin tüm bitkileri üzerinde yetiştiriyor. Tüm mineraller toprakta gizlenmiştir. Toprak suyu, havayı ve güneşi görünce “B/(ب)” harfi gereği özünden açığa çıkarıyor. İnsanda öyle. Her şey özünde gizli… Haramlardan kaçındığında… Farzları yerine getirdiğinde… Esma manalarını şuur dünyasında tekrar ettiğinde… “B/(ب)” harfi gereği esma manalarının işaret kapsamları insanın hayatında açığa çıkar ve bakış açısı olur. Yani kimse dışarısından bir şey katmıyor. Her şey özündeki bahr-i muhitinden dirilip kendisinde canlanıyor.
1159) Tüm görünenler sadece yapının bir tarafı. Fili elleyen körler misali. Ya tam resmi görsek… Acaba aynı şimdi gibi mi düşüneceğiz. Asla… Huşudan kalbimiz sanki yerinden fırlar. Bedeni terk etmeden o görüşe kavuşmak ümidiyle… Yoksa ebeden mahrum kalacağız. Kendi görür yanımız kadar yaşam sürüp ve hayatımızdan memnun olarak, sonsuzluğumuzda yaşayacağız.
1160) Gerçeğe erenlerin kavramlarla anlattıkları gerçeklere, biz aynı kavramlara yüklediğimiz yeni manalarla yaklaştığımız için, farkı fark edemiyoruz. Gerçeği hissedemeyişimizin önündeki en büyük engel, kavramlara yüklediğimiz yeni anlamlardır.
1161) Gündelik kargaşadan arınıp büyük resmi keşif eden Allah kulları, her an mevcutturlar.
1162) Gül yeşertelim. Tüm insanlığa hayat saçalım. Gül gibi olan insanların yüzleri, gülücükler ile şenlensin. Dünya huzur dolsun.
1163) Gören bir daha asla görmemiş olamaz. Sevdiğiyle arasına hendekler açılsa bile, sevdiği hep gönlünde kalacaktır. Ama beğenen ise beğendiği kişideki beğendiği değer tükenince, terk eder. Seven benliğe yani zata muhabbet duyar. Beğenen ise sıfata… Zât türlü türlü sıfata bürünürde görünür. Gözü zatta olan, zattan sıfatları seyreder. Gözü sıfatta olan ise, kendisi de sıfattan gelen bir mana olarak yaratım planında yer aldığı için, kendi manasına uygun tecellinin yansıdığını göremeyince terk eder.
1164) Bazen günah, insanı frenlemek için bir yokuştur. Onun için de tövbe kapısı açık bırakılmış, sadece peygamberler ismet sıfatı ile mevsuf edilmişlerdir.
1165) Ey işlenen günahı sevgiyle karşılayan cambaz…. Unuttun mu rabbinin sözünü…. Bir günahı işlerken veya işlenen bir günahı seyrederken, oh çekip gülenin, ağlayarak cehenneme atılacağını…. Yoksa sen rabbinden gelen sözün oyun eğlence olduğunu mu sandın…. Yazıklar olsun senin inandığın yola…. Yazıklar olsun sana…
1166) İnat ve körlük gözleri görmez eder. Bu insani bir hakikattir.
1167) Kendini yeterli görmek her günahın anasıdır.
1168) Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığımız şeyleri yazıp çizip söylememiz, en büyük iftiradır. Işte bu, günah olarak bize yeter.
1169) Bir güneş gibi ışık saçalım. Herkes nasibindekini alacaktır. Çoban değil gözetmen olalım. Herkes yolunu bulacaktır.
1170) İnsanlar hakkında hüküm mü vermek? Ne haddimize! Lakin, aması var bu işin, niye unutuyoruz? Hüküm verilmesi değil, uyarılması gereken kişiler olabilir. Al sana kanıt… Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz; “Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.” (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63) buyurmuştur. İşte bizi ısıran kişiyi mü’min kardeşimize haber vermemiz, bir insanlık hakkıdır. Bu, insanlar hakkında hüküm vermek değildir.
1171) Hakka gönül verdik ey aziz insan. Asla kalbine girmesin nisyan. Dikkat et, sabırda veya şükürde daim ol ki, herhangi bir halinde dirilmesin isyan. Tüm yaşamın boyunca, sadece baki olan Hakka dayan. Bil ki gerisi mutlak olarak yalan. Hakka dayanan, olur aziz insan.
1172) Halifesin Allah’a ey insan, değerini bil. Yaşam silsilesinde insan anılacak gibi değildir. Ama Allah, o anılacak gibi olmayan insanı halife ilan etmiştir.
1173) Hakkın nazarı olsun senin nazarın. Hakkın nazarı nazargâhındır, seni nazargâh eylediğinden. Umutla kucaklaş nazar edenle, nazarı tecellidendir.
1174) Her olan hayırdır deyip teslimiyetin tadını çıkar. Şer gördüğünüz mutsuzluk veren olay hayır, hayır sanıp istediğiniz şer olabiliyorsa, neden bu böyledir diye sorgulayıp araştırdın mı? İnsandan okunan Kur’ana bir kulak versek, çok mutlu oluruz.
1175) Hilmin menbağıdır halim olan. Hakkın nurudur ondan doğan. Nefsi karanlık olmuş, kim ki halim olmayan. Korunmadadır nefsin karanlığından uzak olan. Halim olalım. O eşsiz rengi renk edinelim. Halim olmayanları uyaralım. Öylece Hakka vasıl olalım.
1176) Budur işte huyumuz, uyandı işte şuurumuz. Huyumuz; karşımızdan gelen haykırışın hak haykırışı olmasını görmemizdendir. Geleni severiz. Gideni üzmeyiz. Her zaman ve her yerde akarız.
1177) Malın olmayan şeye el uzatma. Yaramazlık ve hareketlilik var bazı kişilerde, ara ara sağa sola ağız atıp ot yiyen inek gibi. Gölgesini duyduğu şeyleri fısıldar. Arkadan çoban sopayı yapıştırır ve der ki harama ağız atma. Önce helalleş sonra ağız at. İşte sopa yememek için, orta yolu tutmak zorundayız.
1178) Birleşme ruhen olur, beden ise ayrı olur. Mana mananda kendini bulur. “(B) (ب)” “(M) م” “(N) ن” misali “HU”ya seyran gâh olur. Seyir eden kendi olur, “(B) (ب)” “(M) م” “(N) ن” iç içe öyle girmişlerdir ki; sanki “hu” tecellisi bu üç manadan çıkıyor. Bu da insanda son karar kılıyor. Karar veren gene “hu” oluyor. Bu zevki yaşayan ise, gariban kul oluyor. Allahu ekber…
1179) Ben dediğinde bakışın “hu”yadır. Biz dediğinde bakışın “hu”nun kuvvelerinedir. Kuvveler ise, derundadır. Salt olup işlenmemiştir. Sen işte işlersin bunu sinene hece hece. Öylece yaşamın tezyin olur, makamın olur âlice. Bu da oluşur Biiznillahce…
1180) “Hu”ya nazargâh ol. Adını yazarken bile elin titriyorsa, kalbin onu kaplamış demektir. Kalbin “hu”yu kaplamışsa, “hu”nun nazargahından duyarsın haykırışı. İşte o haykırış son noktayı koyandır.
1181) “Hu” dediğimizde maksadımız, yapımızı oluşturan manaların aslına merhaba demektir. Allah bize bizden yakındır deriz ya… İşte bize bizden yakındır demek; özümüzü oluşturan temel hamurumuz olan nur, zaten ondan gelir ve bir üst boyut olarak öylece öz benliğimiz oluşur. İşte özümüz olan bu bir şule nur, üzerinde işlenen onun esma manaları olan dokumalardır. Dolayısıyla özümüz bize bizden yakındır. Bir şeker düşünün tatlılık şekerin özü. Görünürde taş gibi beyaz yapı ama tatlılık şekerin özünü oluşturur. Bizde öyle bir şeyiz. Bu örneği iyi düşünün. Rabbine ettehiyyatu diyeceksiniz aziz kardeşlerim. Başarırsınız bunu anlamayı inşallah. Özümüz, gene de ondan gelen bir tutam nuru nakşeden Allah’ın esma manaları. Tıpkı şekerin özü olan tatlılık gibi…
1182) “Hu”nun sedasına talip ol ey kul… Kuş gider anka kuşu misali görünmezlere… Artık üstatdan bahsetmenin olmadığı yerlere… O kafes gibi yer ki, kafeslerin kafesi halsiz hallere… Artık “hu”nun sedası senden çıkar tüm dillere.
1183) Mübarek insan; Hakkın elini elinin üstünde hisset ki nefesin açılsın. Vanayı sıkma ki su aksın. Su seni tatmine uğratsın. Tıpkı kaynak suyu gibi arı ve saf olasın. Öylece Hakkın kudret elini elinin üstünde göresin.
1184) Kendine dön ve hamdıyla tesbih et. Ya Rabbi sen ne büyüksün ki; kullarını gözetensin. Gerekli mizanı yapansın. Her yere imzanı atansın. Allah’ım, kulunu yalnızca kendine baktırırsın. Böylece hamdı hissettirirsin.
1185) Özün seyrini çalışmalarınla korumak zorundasın. Esas olan mutluluk hakla bir olmaktır. Kendi özünü seyir etmektir. Varlıkta hakkı bulmaktır. Bulduğunu her an korumaktır.
1186) Hamd Allah’a aittir. Dolayısıyla mutlak değerlendirme Allah’a aittir. Olayın özünü bilmeden bir şeyi bu kesin böyledir dersek ve yanılırsak perişan oluruz. Kesin durum şudur dediğimiz bir olay ya öyle değilse, durum başkaysa ve birinin menfaatine dokunduğu için iftira ve karalama olduysa ve bazıları da keklik gibi kapana girdiyse vay halimize.
1187) İnsan-ı kamil ismiyle tanıtılan ve bizim kendisine ayna olduğumuz Nur-i Muhammedi’nin insana bakan yönü ile yaratılmış olan varlığı bilip değerlendirirsek, halife oluruz. İman ile bakıp teslimiyetle ve sadakatle Allah’ın elçisine bağlanırsak kurtuluruz. Yoksa hayvandan aşağı düşüp kaybedenlerden oluruz.
1188) “Hu” isim zamiriyle kendisine işaret ettiğimiz ve Allah ismiyle Cemal ve Celal’ine nidada bulunduğumuz mutlak zattan insan’a zahiri ve batini tüm her bir dokunuş nüzul ile olur. İnsan’dan ona ise tüm yükseliş, uruç ile olur.
1189) Hazinene ulaş! Garip bir âlem… Kimse kimsenin sırrını çözemez Allah-u a’lem. Derinliklerdeki hazine misali… Belki gün gelir hazineye gene kendi ulaşacak; belki de saklı kalıp kıyameti bekleyecek. Ama işte o an iş işten geçecek. Kıyamette her şey apaçık… Ve insan kaçık…
1190) Ev huzurun durak noktası olmalıdır. İslam’ın mayasından veya insani muhabbetten uzak olarak yapılan düğünler, evle kaynaşmayı yok eder. Çünkü tohum yanlış toprağa atılmış olur. Sonunda ne mi olur? Anne-babalar huzur evine… Çocuklar kreşe… Karı-koca ise maddi âlemle sözde mutlu olmaya. Ve dağılan aileler, huzursuz fertler.
1191) Anı an eyleyen rabbe hamd olsun. Maziyi setr edip seyreden rabbe hamd olsun. Muzariyi sır edip hayatı yaşam alanı eden rabbe hamd olsun. Allah nuru ile nazar et. Birime takılan en çok birim kadar nazar eder. Birimin arkasını gören ise birimden birime nazar eder. Herşeyin hamdiyle şükrettiğini seyreder. Seyredenin de kendi olduğunu hisseder. Öylece seyreden mahlûkunu ve mahlûkun seyrini yaratanı bilip önünde secde eder.
1192) Dinin zahiri yaşamsal alanını görmezden gelip sırf hakikat ilminde takılı kalanlar, çok tehlikeli bir yola girmişlerdir. Uyanışları güçleşmiş, arınmaları katmerleşmiştir. Bunun dindeki adı ruhbanlıktır. Bunun için de ayette; “la ruhbaniyete fiddin” yani dinde ruhbanlık yoktur denilerek, bu hal ile daim olmanın dinde yerinin olmadığını bize bildirmiştir. Ayetin akabinde ise, buna yeltenenlerin dahi, bunun hakkını veremeyerek, ekseriyetinin fasıklar zümresine dahil olduğunu bizlere bildirmiştir.
1193) Her boyut ve bedenin hakkı verilmelidir. Her boyut ve bedenin hak’kını vermezsen, “Hak”ka eremezsin. Nasıl ki bu beden bu dünyada yaşarken; bu toprağın suyuna ekmeğine muhtaçsa, aynen öyle de bu bedenden canlanan ruh da, bu bedenin tabi olduğu yeryüzünün altın oranında yer alan Kâbe’nin nuruna muhtaçtır. Her şeyi soyutlayıp dini kavramları itibarsızlaştırmak, ilim olmasa gerek. Allah ilmin hazmını ihsan eylesin.
1194) Ham olan nerden bilsin pişmenin basamaklarını. İtekleme yapar yürürken, bazen kapatır kapısını. Dayanmaz açar pencereyi, unutmuş gibi hızırını. Unutur Kur’andaki kıssayı, anlamaz Hz. Musa aleyhisselamın asasını. İşte kişi gelişirken geliştirici onu dener. Hatta bazen ilmihalen günah olanı illüzyonvari deler. (Şems’in Mevlana’yı içki almaya gönderdiği gibi). Kişi geliştikçe teslim olur, nefsini yener. Teslimiyeti göze alamayan kabuğunda söner.
1195) Kimsenin hamalı olmayalım. Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) açılan bir gül olalım. Başkasının değirmenine su taşıyan köle, Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) gül olan ise, özgür olur.
1196) Ölen insan irfan ehliyse, ölümünden sonra da himmet yayması devam eder. Yani kalpten kalbe aynalaması ve öylece kendisine yönelenlere doğru kalbi akıntısı devam eder.
1197) HU isim zamiri ile mutlak zata yönelmek, öylece mutlak benliğe uzanmak, kişiyi ismi azama götürür. Yönelerek okuyan kişinin tüm isteği kabul olur.
1198) Hayvanın da gönlü vardır. Kendisine yardım edene dua eder. Hayvan öyleyse insanı hiç sorma. İnsana ruhundan üflemiştir. İnsan duası ise, seni senden eder ve Rabbe mut’i eder. Rabbe mut’i kölelik değil özgürlüktür.
1199) Ankara’dan İstanbul’a giderken yolda trafik işaret ve levhaları İstanbul’a giden için yolunu tarif eder. İstanbul’u değil… Yönlendirme levhasına bakıp da; ha işte budur İstanbul demek ise, en büyük hayaldır.
1200) Her bir günah(olumsuz) sandığımızda dahi bir hayır olabilir. Nasıl mı? İşte sır bu nasıl olmasını anlamadadır. Bunu ancak dinde anlayış sahibi olan anlar. Zira yapılan amel sadakat doğrultusunda; Allah, kimin için hayır dilerse, onu dinde anlayış sahibi kılar. Öylece hikmetleri irfanıyla sezmeye başlar.
1201) kadar hikâye dinlemişiz ki Kur’anı bile hikâye ile dolu bir kitap sanmışız. Oysaki Kur’an, bize bizi hatırlatan ve bizden okunandır.
1202) Gerçekten hayat çok kısa. Günler saniyeler gibi geçmekte. Tüm hayat bir film şeridi gibi hayalde canlanırken… Artık kabir ve ötesinin korku ve heyecanı sarmakta insanı… Yol uzun ve azık az. Rahman olan Allah, rahimiyetiyle kuşatsın da mahrum kalmayalım…
1203) İnsanlığın ulaşacağı hilafet ruhu ancak; aklıyla, imanıyla, ruhuyla, bedeniyle, sırrıyla, iradesiyle, ilmiyle, kemaliyle, cemaliyle, görmesiyle, gördüğüyle, duymasıyla, duyduğuyla, dokunmasıyla, dokunduğuyla, tatmasıyla, tattığıyla, koklamasıyla, kokladığıyla, hissiyle, hissettiğiyle velhasıl her bir nazariyesiyle cemadat olduğuna iman edip, tümüyle Allah’ın mahlûku olduğunu idrak ederek, hayvaniyetin kendisinde idrak ettirdiği içsel ve dışsal tüm dürtülerden arınarak, içsel ve ruhsal sezgisini zamansız, mekânsız, şekilsiz, şemailsiz, isteksiz ve arzusuz olarak mutlak zata yönlendirerek, varlıkta yaratılan hak ve hakikatiyle kemaletine bakıp, hikmetiyle seyrine varmak için kendini zorlayıp, kendisini de sadece kul olarak seyredip, suretle kesif olarak görünenlerin ve latif olarak görünemeyenlerin tümünü, sadece kendisi gibi birer mahlûk olarak nefis sahibi olduğunu bilip, bilincine gelen hiçbir ilhama aldanmayıp, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin vahyinden yüz çevirmeden her anını süslerse, işte o zaman kendisinde gömülü olan hilafet sırrına muttali olup, kemaline erip, kendisinden istenilen seyir hali zuhur eder.
1204) Nasıl ki tecvid ilminin uygulanışı femmi muhsinden öğrenilir yoksa çok zordur öğrenilmesi… Allah huşusu da ancak haşyet ehlinden kişiye yansıtılır, yoksa edinilmesi çok zordur.
1205) Hüzünlüdür yükselmeyi öğrenenin düşürülmesi… Âmâsı var bu işin mahiyetinin… Yükselmeyi öğrenip kemal bulan, kişiyi tutunarak yükseltemez. Ancak kişiyi alıştırır ki, kendisi yükselsin. Kimseye tutunmadan yükselen kişiden ders alıp yükselmeyi öğrenmelisin. Yoksa tutunarak yükseldiğini zanneden, zannıyla kalır. Lütfen yükselmeyi öğren. Tutunarak yükselenin elleri, ya yükseklerde yorulursa, işte o zaman parmaklar gevşer ve yükseklerden yerlere çakılır ansızın. Bu da kişinin sonu olur.
1206) Tüm Kur’an-ı ezberle… Ne bileyim fıkıh ilimlerini ve her şeyi bil… Ama kalpteki o bir deruni dokunuş, işte bir tek “an”da hissediş ve “hal”lediş olmazsa ne tat olur dimağda ne de dizde ferman… Ne dokunulan olur ne de “an”da oluşan hal… O dilemezse ne çare… Dilemesi için eyle figan… Belki dirilir duan, olma bigüman… Bir dokunuş her şeyi değiştirir. Ama bir “dokunuş” ve bir “an” işte… Lütfeyle ey Rahman…
1207) Zulüm gören mazlum hızıriyet makamı ile buluşur ve duası kabul olur. Hatta mazlum kâfir dahi olsa da… Denizde gemide mahsur kalan tutacağı hiçbir dalı olmadığı için özünden yönelir. Arada perde kalmaz. Ayet deniz ve batmak üzere olan gemiden örnek verir. Oradaki yönelimi hayatımıza yaymamızı ister. Dua makamı hakla buluşma noktasıdır. O noktaya hızıriyet makamı denir. Hz. Hızır aleyhisselam o nokta için yaratıldığı ve o makam ile özdeşleştiği için o isimle anılmıştır.
1208) Bu hayata geri dönüş olmayacak. Hayat kesintisiz devam edecek. Ölümle hayat yok olmayacak. Bilinç kaybı hiç olmayacak. Başka bir mekânda hayat bambaşka bir tarzda devam edecek. Bu hayatı her an değerlendirerek sıkı tutalım ki elimizden kaçmadan hazırlık yapalım.
1209) Hayat geçmek içindir dikenden gülden. Veya ayrıştırma içindir gülü dikenden. Hayat çok kısa, ayır sonsuzu saniyeden. Saniyeler seni mahrum etmesin ebediyetten. Dünya hayatı saniyelerle ölçülür kıyamete göre. Dünyanın saniyeleri sonsuz gibi gelir sana göre. Dünyaya aldanma yazık edersin göz göre göre. Dünyayı sat, dünyana dal özüne ere ere.
1210) Hamd etmek öz âlemi temaşa etmektir. Temaşayı kendine çevirmektir. Kendini Allah için eylemektir. Rabb-ul âleminin Allah olduğunu hissetmektir.
1211) “Hu”, Allah adıyla sana nazar eder. Tüm özellikleriyle seni kendine çeker. Namazın secdesiyle miracı tamam eder. Seni hakka vasıl eder.
1212) Zat ile sıfat, esma ile efa’l dokuması her birimde aynıdır. Sanma ki her biri ayrı yeri kaplar. Tümünün her birimde aynı şekilde nazarı var. Sadece insan havsalası bunu kavrar. Etmeyesin hafızanı tarumar. Tüm yollar HU’ya çıkar. Yeter ki gönlünden görünsün ferman.
1213) Sanma ki Rabbin seni unutmuş. Onun eli omzunu kaplamış. Hakkın nurudur bilincinle birleşmiş. Hakkın özlemidir özlemine dokunmuş. Rabbin eli elini sıkıca tutmuş. Asıl varlık tüm varlığını sarmış. Deme hayat ne kadar da darmış. Semalara nazaran nefsin öyle hissetmiş.
1214) Ah neyleyim cihanı, cihanın sahibini bulmadıkça… Ah neyleyim hayatı, hayatın hayy’ını bulmadıkça… Ah neyleyim ölümü, sonrasında hakla buluşmadıkça… Ah neyleyim bedeni, onu kullanıp sırları keşfetmedikçe… Bu “ah”lar uzayıp gider de, edebiyat yer buldukça…
1215) Hakla olsun nefesin derken, haksız yer mi var? Yer sende oldukça cansız nefes mi var? Sen sende oldukça, yani sen sende bencilliğinle var oldukça, sen de hak mı olur, yani hakka riayet etmek mi olur? Çünkü halkın hakkını veremeden, halklığını bencilliğinle yaşayarak halkın hakkını ketum etmişsin. Bencilliğe götürücü olan tüm melekelerini ört. Yani nefsanî olan tüm varları gizle, bak gör ki sende nasıl hak var… Lakin bu El Hak değildir. El Hak sadece Allah’tır. Çünkü sen, halkının hakkını hak ederek yaratımda kendini buldun. Kendi hakkına razı oldun. İşte bu yaratımı fark ettiğinde, hakkı verilmeden yaratılmış tek bir halk oluşmamıştır hakikatine vakıf olmuşsun demektir.
1216) Her insan ve cinde “Haris” isimli bir meleke bulunur. Bu melekenin doğum yeri nefsin derunudur. Bu melekeyi harekete geçirip süratlendiren yani melekleştiren kişinin, öz varlığını oluşturan esma nakış şablonunda, üzerinde olduğu durumu daha da ileriye taşıma istek ve heyecanını uyandıran bir meleke açığa çıkar. Kişi, nefsi emmarenin dediklerini yapmayıp, aklına gelen fikirleri Allah ve Resulüne götürdükten ve yapıp yapmama onayını aldıktan sonra uygulamaya geçerse, kişiliği oluşturan ve esma nakış şablonunda yer alan “haris” isimli meleke, şeytaniyet yönünde söner. Yerine şekur ve sabur gibi melekeleri yeşertip, haris isimli meleke hadi esması yönünde gelişmeye başlar. Şeytaniyetin tüm haykırışı “haris” isimli melekeden yükseldiği gibi, hidayete götürücü kişisel itekleme kuvvesi de “haris” melekesinden yükselir. Haris melekesi sonucu, kişisel tüm yönelim ve istikametler şekil alır. O yüzden, olayın mahiyetini tam anlamayanlar, şeytana melek demişlerdir. Hz. Âdem aleyhisselama secde etmeyen ilk varlık cindir. Çünkü Hz. Âdem aleyhisselam yaratıldığında, yeryüzünde sınırlı ve yarı özgür iradeye sahip varlıklar cinlerdi. Haris isimli meleke şeytaniyet yönünde ilk defa, yeryüzündeki tüm cinlerin büyüğü olan Ezazil isimli cinden açığa çıkmıştır. Haris isimli meleke, her cinde olduğu gibi her insanda da vardır. Nas süresi son ayeti buna delildir. Çünkü insan, tüm esmaların nakşını öz şablonunda toplayan bir varlıktır. Haris isimli o melekeyi şeytaniyet ve nefsi emare yönünde örtenin şeytanı, onun nefsinin üzerindeki menfi hâkimiyetini kaybeder. O yüzden Allah resulu Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz demiş ki; şeytanım Müslüman olmuş, yani bana teslim olmuş ve artık bana kötü ilham verememektedir.
1217) Şeytanı boynuzlu mahlûk mu sandın. Şeytaniyet Haris isimli bir melekeden sudur eder. Bu vasfa bürünen cinler olduğu gibi insanlardan da bürünenler vardır.
1218) Rab varlığımızı şekillendiren tüm kuvvelere denir. Rububiyet, kişiliğimizi terbiye eden öz cevher bilincimizdir. Şeytaniyet kuvvesi ise, bir meleke olarak bizim esma kombinasyonumuz da yer alır. Haris isimli meleke öncellikle şeytaniyeti besleyen ana kaynağı oluşturur. Çünkü haris melekesi, iyiliğin zıttı olarak kişiden sudur eden menfi durumlarda daha aşkın bir şekilde işleve başlar. Zira insan, nefsi emmarede gözünü açtığı için, kendisini ruhaniyetten uzaklaştırıcı hususlara daha hızlıca kendisini kaptırır. Yani menfi kanalda da haris melekesi şeytaniyet melekesi ile beraber işlev yapar. Bu melekeler her insanda var olduğu gibi her cinde de vardır. Yani bu melekeler, kişiye rububiyetinden yansır. Her insan rabbine boyun eğmiştir. Önemli olan bizim öz terbiyemizi nimete erenlerin kulluğu gibi terbiye etmemizdir. Tümüyle hırsına yenik düşüp şeytanlaşan kişiler bile, rabbine boyun eğmiştir. Aksi olamaz. Şeytani vasfa bürünen insan veya cin dahi Rabbin düşmanı değil, rabbine boyun eğmiştir. Çünkü rabbin düşmanı olması düşünülemez. Rabbine asi oldu olayı ise, Allah’ın yaratmış olduğu düzen gereği, rububiyet mertebesini nimete eren kişiler gibi düzenlememesi olayıdır. Ve dolayısıyla azaba götürücü bir terbiye ile kombinasyonunu düzenledi demektir. Kişi rububiyetin olması gerektiği gibi bir hal ile davranmadığında, bu hal rabbine asi oldu şeklinde ifade edilmiştir. Nefs ise, zekâ değil bizdeki “ben”in kendisindeki, alıp götürme kuvvesidir. Tıpkı bedenin ayaklarının bedeni alıp götürdüğü gibi. Yani nefis, “ben”in bir uzvudur. Hatta hatta üflenen ruhun üzerine üfürüldüğü ana merkezin çekim alanıdır. Et kemik bedende gözünü açtığı için, et kemik bedenin zevkleri peşinde çırpınır durur ve benliğimiz de öylece nefsin peşinde kıvrım kıvrım kıvrılır. Benliğimiz uyanırsa, et kemik bedenin zevkleri gözünde kaybolur gider. Zekâ ise, Allah’ın kişiye ön bellek olarak bahşettiği hıfz merkezidir. Yaşamı için anlık kararlar alıp verir. Bilgisayarın “ram” belleği gibidir.
1219) Bazı erkekler İslam’daki kadın haklarını duyduğunda der ki; aman kadınlarımız duymasın. Bize hizmet etmezler. Aslında yanılgı bu noktada başlar. Asıl mesele şu… Biz insanlar; et kemik bedenin kisvesinde yaratıldığımızdan, gücü yettiği üzerinde hüküm sürüp yaşamını öylece idame etme kuvvesi, bizim bilincimizin içine çevremizce işlenir… İşte bilinçaltımızda yer alan “karşımızdakine gücümüz yettiği kadar onu sömürmek” ve “aldığımız bitince ise, yanımızdan uzaklaştırmak” şeklinde kodlamalar yüklenir. İşte bu kodlamalar; şeytani fikirdir ve insanın gönül hanesi olan manevi evini yıkar. Erkek ise; kadını Allah’ın yaratım planında, öz nuruyla şekillendirdiğinden ve öylece yaratım alanında zuhur ettirdiğinden, kadına fiziksel veya duygusal olarak gücü yettiği için, bilinçaltındaki bu şeytani evhamlarını, kadının üzerinde insafsızca ve imansızca uygular. Kolu kanadı kırık olan kadın ise, yuvam dağılmasın ve çocuklarım ailesiz kalmasın diye, tüm yapılan zulümlere boyun eğer. Bilelim ki, zulüm eden kişiyi Allah dağıtır. Tüm zulmü fikirler, nefsi emmareyi içine alan ve besleyen Haris isimli melekeden yansır. Nefsi emmarenin direktifi çerçevesinde Harisliği terk etmeyen nankör kişi ise, şeytaniyete merhaba der. Haris isimli meleke, nefsi emmare çerçevesinde kaldığında ise, insanda menfi bir hırs şeklinde zuhur eder ve insanı şeytanlaştırır.
1220) Hayal meyal görüntü ile ölçüyü net kestiremeyen terziler, keskin kesim yapamazlar. İşte kesim için kesin ölçü gerekir.
1221) Gül demeti olan kardeşlerin, senin için en büyük hediyedir.
1222) Hakkın has kulları insanlık için adeta birer pusuladırlar. Tutunan tutulur. Bırakan bırakılır.
1223) Bir rotaya doğru araçla yola çıkmışsan, kaptanın kafası karışır da rotayı başka yöne çevirirse; işte o zaman en yakın durakta ineceksin. Yoksa onunla birlikte hedefinden daha da çok uzaklaşırsın.
1224) Hakkına razı ol ki, hakka eresin…
1225) Hüzün işte… Tümüyle özgürlükten yoksun olunduğunda, tümüyle dalamıyorsun denize… İlla ki suda dikkatin dağılır.
1226) Hak yolunda dostluk kuranlar bilsinler ki, her anın tecellisi ayrıdır. Bu tecellileri seyir edemeyen ise, dün dostken bu gün dostluğun bittiğini zannedip üzülür. Hâlbuki hakkın huşu ve huzurunu duyup Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin yolunda dost olanlar, dün dostken bu gün de dosttur ve bu dostluğu unutmamış, hatta hatta bir üst halkadan nazar edip tüm haşyetiyle dostlukları sarmalamıştır. İşte bu sarmalama, aşktan öte olup El Vedud esma tecellisine mazhariyettir.
1227) İlahi huşu hali, direk HU adıyla işaret edilen mutlak hüviyetin seyrangahı olmaktır. İşte bu huşuya dalan, daldığı an da bakar eski günlerine, güler ve geçer.
1228) Gerçek âşıklar, HU adıyla işaret edilen mutlak hüviyetin etrafında uydu misali dönerler. İşte bunu semazen ile görselleştirmiştir Mevlana.
1229) Dünyadaki tüm tatminlerin akabinde kalbe derin bir hasret iner. Çünkü her günahla kalbe bir perde daha iner. Bazı kişilerin dediği gibi eğer cennet buradaki affedersiniz fuhuşiyatta olsaydı, haramın akabinde kalbe derin bir hüzün inmezdi. Bu günah olarak tüm yasaklanan hasletler için de aynıdır.
1230) Hamd halinde olmak şudur; terbiyenin yerli yerinde olduğunu seyredip, terbiyesini bozanı da terbiye etmeye gayret etmektir.
1231) Ey kul, Hakka rücu etmek için her an kapı açık. Gir kapıdan Hakka ol revan. Nefsi emmareye olma eyvan.
1232) Yaşı gelir elliye; çalışır, çabalar, toplar, alır, toplamak için yedirir ve içirir, çile ve ıstırap ile biriktirir, yeri gelir yemeğe dahi kıymaz, ev alır içinde oturamaz olur ve mutlu olmaz bir an. Çünkü nefsi emmare himayesinde mahkûm olduğu için, sağa sola dil uzatmakla ve ikiyüzlü davranmakla meşguldür. Tek hobisi diliyle ve ikiyüzlülüğü ile kalp kırıp incitmektir. Milletin ahını alarak, nefes alıp verir. Ruhunu teslim etmesi de öylece, evet öylece ıstırap içinde olacaktır. Çünkü nasıl yaşarsa öyle ölecektir ve kıyamette de öylece haşrolacaktır.
1233) Senin rotan yoksa hedefin de yok demektir. Hak sevdası dışında bir sedan varsa, tüm kürekleri başıboş olarak rotasız çekmişsindir. Yıllarca çile dolu bir hayat sürerek öylece işini yaparsan, lakin kalbinin maslahatı hak sevdası değilse, boştur kardeşim.
1234) Deme güç bende ve ben güç yetireceğimi ezeceğim, hakkın silindiri karşısında duracak kuvvetin yoktur.
1235) Sen dünyada kabileni veya tanışını arkana alıp ağzını eğip bükerek, hem iki yüzlülük ederek hak gaspına parmak basarsan… Hak Teâlâ gün gelir o parmaklarını kıracak ve bıyık altından gülüşlerini de sana gözyaşı edecektir.
1236) Haksızlık karşısında sen hakkını savunup hakkına sahip çıktığında, hak hırsızının darbesiyle ölürsen şehit olursun.
1237) Allah yanı sıra el verecek olamaz. Sırası gelince Allah istediği eli dokundurur. El haksız dokununca, sen hakkını hak et.
1238) Tek hudutlandığın sofra Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin sofrası olsun. Hudutlanan hudutlanır. Öylece hududunun dışından habersiz olur. Önüne gelen sofradan nasiplen ama sofrayı sahiplenme. Sahiplenirsen onunla hudutlanırsın.
1239) Kişi hakikatine erdikçe geçmişine ah edecek. Neden, neden bu güne dek uyanmadım? Diye hayıflanacak…
1240) Hakka dost olmak ciddi çalışmakla gerçekleşir. Öylesine iki kelam mırıldanmakla olmaz. Sen nefis terbiyesini oyuncak mı sandın? Dosta yürümeyi şaka mı sandın?
1241) Hak ile bakan göz, hakkı hak görüp batılı da batıl olarak görür. Çünkü bize göre oluşan hak ve batıl, sonuç itibarıyladır ki, sonu nimete erenlerin ulaştığı güzellikle, külfete erenlerin ulaştıkları azap itibarıyladır. Zaten her şey hakkın zuhuru olarak tecelli eder. Öyle olmasaydı, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, haksızlık karşısında mücadele eder miydi? Zaten Mekke, içki ve alêm şehriydi. Kimseye bir şey demez, sizler hepiniz hak, putlar hak, içki hak, zina hak, sen ve senin soydukların hak deyip kimseye tebliğ etmezdi. Bil ki, her varlık rububiyet alanına tabi olarak amelini işler. Bizler yaptığımız müspet ameller ile rububiyet alanımızı nimete erenler gibi düzenleriz. Her halükarda rububiyet alanımıza tabi olduğumuz için, rububiyet alanımızı oluşturan rabbu-l’âlemîn olduğu için, Rabbul âlemîn Allah olduğu için, nimete erenlerin de, azaba duçar olanların da Rabbi Allah’tır. Rabbi Allah’tır diye, yer ve göklerde her şey hak olarak yani olması gereken konumda olarak ve hakka boyun eğmiş diye, insan için içki, zina, kumar, vs helal olmaz. Onun için de; yaşamın derununa inenlerin ilminden, ilimsel olarak az kırıntılar edinip, o yarım yamalak bilgi ile her şeye hak deyip, günah olarak sayılan helal haram çizgisine riayet etmeden, vahdetten edindiği kazanımları anlattı diye, yol aydınlığı olarak rehber olamaz. Çünkü mana yolunda rehber olan kişi ile rehbere kulak kesilen kişinin bilinci senkronize olur. Kişi rehberinden bilinç dışı olarak, onun ruh dünyasını kendisine akıtır. Öylece hiç farkında olmayarak haramla içli dışlı olarak yaşamaya başlar. İşte onun için olabildiğince, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz yolundan ayrılan kişilerden, velev ki tüm vahdet ilmini cem etsin, ateşe düşer gibi uzaklaşmalıyız. Yol belli, yaşam bizim ve yaşamın oluşturacağı sonuçta bizi bulacaktır.
1242) Hâl’a erenler sessiz ve sözsüz konuşurlar o makamları seninle. Ermeyenler ise sanki o makamları yaşıyorlar gibi hava atarlar. Hava atan hava alır dostum.
1243) Aşk’ın tek tanımı vardır. O da aşktır. Yani tanımsızdır… Yani x/∞ (her hangi bir sayının sonsuza bölünmesi) nasıl belirsiz ise… Âşık olan da belirsizliktedir… Âşık olan ise, milyonda birdir. Gerisi laklakçıdır ve âşık olduklarını söyleyerek çevresine hava atarlar. Oysaki hava atan, hava alır.
1244) Her bir kişi hastalığı sayıklar durur da, tedavisi nedir, nasıl olacak? Diye kafa yoran olmuyor.
1245) Gerçekten doğru yolda olan kişinin, her gün biraz daha huzur dolu bir bakışı olur. Hem çevresine huzur kaynağı olur. Ara sıra oluşan sekmeleri fırsata çevirmesini bilir. Yolculuğuna ölüme dek devam eder.
1246) Mana yolculuğu ve akabinde semanın açılması samimiyetle hakka yönelenlere nasip olur. İnatla üstünlüğünü kabul ettirmeye çalışanlara değil…
1247) Esas olan; her şeyi hak olarak görmek değil, haktan bilmektir. Her şeyi hak görenler, mana yolunda acemi olanlardır. Olay şu ki… Esma ve sıfat âleminin nakşı sonucu olarak oluşan, her gördüğünü haktan bilmek; fiiller âleminin sonucu olarak ta kesret âleminde yaratılan her şeyi halk olarak görüp hakkını vermek… Zat makamı itibarıyla ise, seyrinde susmak ve kendi varlığını ona borçlu bilerek secdeye varmak. İşte yaratım tecellisi kısaca budur. İçini açmak ise, bir muammadır.
1248) Hayvanın bile rahmet duyguları olur. Sen su üstünde yürüyeceğim diye tüm duygularını atarsan, kardan adam gibi buz adam olursun. Veli duygusunu yenip duygusuz olmaz, aksine duygularını hak rızasına uygun ayarlar.
1249) Hakikat ilmi yitiğimiz… Alırız bulduğumuz yerden… Onunla yükselir şanımız… Öylece olur manada düğünümüz…
1250) Geçsin için, için için… Hak için, boğaz düğümlenerek işlensin için için… Saklı hazinen olan melekûtun için… Öylece can olsun senin için…