408) BİYOENERJİNİN YERİ

Biyoenerji caiz midir, bu yolla alınan enerji nasıl bir enerjidir, dini yorum yapanların da bu konuda farklı görüşleri varken bu meseleye nasıl bakmak gerekir?

Bu soruyu anlamak için önce insanın içsel yapısını bilmek ve insanın bağlantılı olduğu mâna prensiplerini iyice çözmek gerekir.

İnsanın içsel yapısı iki katmandan oluşuyor; bunlar nârî ve nûrî olmak üzere iki katmandır. Nârî katmanın içeriği ateşe dayanır. Nûrî katmanın yapısı ise melekûta dayanır.

Biyoenerjinin mahiyetini anlamaya çalışırken aslında bu iki katman arasındaki ilişkiyi, insanın bu katmanlarla olan bağlantısını ve hangi enerjinin hangi kapıyı açtığını konuşmuş oluruz.

Nasıl ki insan toprak katmanın daimî konuğudur ve toprak maddesinin hammaddesinden yaratılmışlardır; aynen öyle de cinler ve şeytanlar nârî katmanın yaratıklarıdır ve bu katmanın hammaddesinden yaratılmışlardır. Melekler de nûrî katmanın konukları olup bu katmanın hammaddesinden yaratılmışlardır.

Yani insan, toprakla beden bağını taşırken, aynı zamanda nârî katmanla cinî boyuta, nûrî katmanla da melekûtî boyuta temas edebilen bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu tablo, biyoenerjinin hangi sahaya daha çok yaslandığını anlamamız için önemli bir arka plan sunar.

İnsan her ne kadar toprak hammaddesinden varlığını almışsa da, Allah insanın derûnuna ayrıca nârî ve nûrî katmanın tüm ferasetini de yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan, bu iki katmanı da kullanır.

İnsanda hem ateşsel tarafın getirdiği hareket, sıcaklık, şiddet, dürtüsel taraf; hem de nûrî tarafın getirdiği sekînet, merhamet, hidayete açıklık ve rahmete yöneliş mevcuttur. İnsanın iç dünyasında yaşadığı bütün iniş çıkışlar, bu iki katmanın farklı oranlarda devreye girmesiyle kendini gösterir.

Onun için insanda bu iki katmanın da yaydığı tüm frekanslar mevcuttur. Ayrıca her iki katmanın yaydığı frekanslar da insan yapısı üzerinde etki eder. Kimi zaman bir bakışla içeri bir ateş girer, kimi zaman bir kelimeyle kalbe nur akmaya başlar.

İnsan farkına varsın ya da varmasın, nârî ve nûrî dalgalanmalar içinde yaşar; biyoenerji gibi isimlerle anılan işlemler de çoğu zaman bu dalgalanmaların belli bir yönünü öne çıkarır.

Ama siz insan olarak kendinizden nârî katmanın frekanslarını yönlendirdiğinizde, o frekansın aslî konukları olan cinler de olaya karışır. İşte biyoenerjinin kökeni nârî katmana dayandığı için, biyoenerjide bulunan kişinin eğer yaşam alanı tümüyle Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaşamıyla paralelse ve günaha bulaşmayan biriyse, biyoenerji gönderdiğinde şeytanlar araya giremez.

Ama günah işleyen biri ise, araya şeytanlar sıvışır ve o kişi birçok olumsuz olaylarla karşı karşıya kalabilir. Bu sebeple biyoenerjiyi sadece “iyi hissettiriyor mu, hissettirmiyor mu?” diye değerlendirmek yeterli değildir; önemli olan, nârî frekans yönlendirilirken bu alanın kimlere ve nelere açık hâle geldiğidir.

Nârî katmanın enerjisini her insan yansıtabilir. Zaten et-kemik bedenin kullanım şiddeti de nârî katmandan kaynaklanmaktadır. Onun için de kâfir olanlar bile, biyoenerji denilen, karşı tarafın nârî fonksiyonunu harekete geçirme pozisyonunu yakalayabilir.

Yani bu alan, sadece müminlere has, sadece “maneviyat ehlinin” kullandığı özel bir sahadan ibaret değildir; yaratılış gereği insanda var olan ateşsel potansiyelin, çeşitli tekniklerle uyarılmasından ibarettir. Burada belirleyici olan, bu potansiyelin hangi niyetle, hangi hayat çizgisi üzerinde ve kime dayanarak kullanıldığıdır.

Zaten biyoenerji olayı, birinden diğerine bir enerji aktarımı değil, karşıdaki kişideki enerjinin aktifleştirilmesi olayıdır. Çünkü aynı enerji her ikisinde de mevcuttur. Biri bunun farkındayken, diğeri bunun farkında değildir.

Bu durumda da üzerinde işlem yapılan kişi, bedeninde yanma hisleri veya içsel hareketlenme hissedebilir. Bedeninde bir ısı artışı, karıncalanma, hareketlenme yaşayan kişi, bunu dışarıdan kendisine yüklenen bambaşka bir enerji zannedebilir; hâlbuki çoğu zaman kendi nârî katmanı dürtülmekte, içte zaten var olan bir alan uyarılmaktadır.

Bununla beraber, karşı tarafa enerji aktarıyorum deyip kendisini salan kişi de avuç içinde sıcaklık hissedebilir. Tüm bu olaylarda nârî katman faal olduğu için, her iki tarafa şeytanî cinler kolayca sıvışabilir. Dolayısıyla biyoenerjiyi gönderen de şeytanların taarruzuna maruz kalabilir.

Yani biyoenerji uygulayan kişi de, biyoenerji alan kişi de, eğer sağlam bir takva zırhı, sünnete uygun bir hayatı, helal-haram hassasiyeti ve sürekli bir istiğfar iklimi yoksa, nârî bir sahayı kontrolsüz biçimde açmış olur. Bu alan, kontrolsüz açıldığında da cinî müdahalelere uygun hâle gelir.

Ama nârî değil de nûrî katman denilen melekûtî katmanın enerjisini harekete geçiren kişiler de vardır. Bunun için de kişi tümüyle sünnet-i seniyye dairesinde yaşıyorsa, şeriat-ı garrâya riayet ediyorsa, yaptığı dualar direkt karşı taraf üzerinde etki eder. Buna biyoenerji değil, dua deriz. Burada artık cinlerin değil, meleklerin devreye girdiği bir saha söz konusudur.

Kul, kendi nefsine değil, Rabb’inin rahmetine dayanarak talepte bulunur; eliyle değil, kalbiyle ve niyazıyla dokunur; nârî frekanslarla değil, nûrî rahmet dalgalarıyla tesir eder. Bu konudaki birkaç ayet ve hadisi şerifi paylaşalım.

“Bunlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla.” (Haşr, 59/10) “Hem kendinin, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!” (Muhammed, 47/19)

“Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün mü’minleri bağışla!” (İbrâhim, 14/41) “Bir Müslüman, yanında bulunmayan bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.” (Müslim, Zikir 86; Ebû Dâvûd, Vitir 29)

“Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, ‘Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.’ diye dua eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5)

Bakın işte meleki yapıdan sirayet eden nur mevcuttur. Mümin kalbinden yükselen dua, sadece söz olarak kalmaz; meleklerin “Âmin” deyişiyle birlikte nûrî bir akışa dönüşür.

Duanın bu nûrî akışı, biyoenerjinin nârî alanından bambaşka bir mahiyete sahiptir; burada insanın kendi gücünü devreye sokmasından çok, kulun aczini bilerek Rahman’ın rahmetine tam teslimiyeti söz konusudur.

Hz. Ömer (ra)’in anlattığı şu olay son derece önemlidir: Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den umre yapmak için izin istedim. İzin verdi ve: “Bizi duadan unutma, sevgili kardeşim!” buyurdu. Onun bu sözüne karşılık bana dünyayı verseler, bu kadar sevinmezdim. (Ebû Dâvûd, Vitir 23) Bir başka rivayete göre şöyle buyurdu: “Sevgili kardeşim! Bizi de duana ortak et!” (Tirmizî, Daavât 110; Ebû Dâvûd, Vitir 23; İbni Mâce, Menâsik 5)

Bu olay, bir müminin duasının nûrî alanını, Hz. Ömer (ra)’ın sevincini ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in duaya verdiği değeri göstermesi açısından çok derin bir işarettir.

İslam’da biyoenerji denilen Hint kökenli nârî katmanın enerjisi değil de, nur katmanının melekûtî yapısından kaynaklanan güzelliklere ram olma vardır. Her ne hikmetse, günümüz gençliği İslam’ın temiz sütünden değil de, gayrının bulanık suyundan medet ummaktadır.

Bu da olayın hakikatini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Biyoenerji adıyla dolaşan nârî teknikler yerine, dua, zikir, Kur’an, salavat, sadaka ve sünnete ittibâ ile açılan nûrî kapıları tanısalar, şifayı ateşin gölgesinde değil, nurun içinde arayacaklardır. Böylece soru da yerini bulur: Mesele sadece “biyoenerji caiz midir?” diye bir teknik sorudan ibaret değil; asıl mesele, nârî yollara mı ram olacağım, yoksa nûrî tecellilere mi sığınacağım? sorusudur. Mümin için selamet, nur yolundadır.