Kuantum gözüyle varlığa bir bakış; varlık âleminde varlığın vücut kokusu almaması ve bunu bilmemiz, bizi mesuliyetten kurtarmaz. Ayrıca bu hâli bilmemiz, uyanış falan da değildir. Hatta hatta varlığın özü itibariyle malumat sahibi olmamız, aslında bize bir şey de katmaz.
Burada işaret edilen temel hakikat şudur: Bilgi, insanı kurtarmaz; ancak bilginin kalpte tecellî etmesi, yani bilginin ilme, ilmin de hikmete dönüşmesi kurtuluş getirir. Varlığın mahiyetini bilmek, o mahiyetin Sahibine yönelmedikçe sadece zihinsel bir uğraştır.
“Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti, bilginin kalpte hikmete dönüşmesinin gereğini vurgular. Varlığın sırlarını çözmek, insanı Allah’a yaklaştırmaz; zira hakiki uyanış bilgiyle değil, imanla olur. Bilmek yetmez; bilginin kalpte tecellîye dönüşmesi gerekir. Hz. Ali’nin “İlim çağırır, amel gelmezse gider” sözü bu hakikati özetler.
Görünen varlığın özünü anlamak için, Planck sabitine bir göz atalım… Planck sabiti, zamansal ve mekânsal olarak bizi varlığın en küçük pikseline götürür. Bu, enerjinin en küçük yapı pikseli, mekânda 10 üzeri -43, zamanda 10 üzeri -36 şeklinde minimize haldedir. (Yani, “-0,0000… buraya mekânsal bazda 43 veya zamansal bazda 36 tane sıfır ekle ve sonuna 1 ekle.”)
Planck sabiti, madde ile enerjinin sınırıdır. İşte bu sınır, insanın “idrak perdesi”dir. Buradan öteye akılla geçilemez. Çünkü bu noktada madde biter, mana başlar. Fizik susar, tefekkür konuşur.
Buradaki anlatım, maddenin en küçük titreşimsel alanına, yani “enerjinin özsel sınırına” dokunur. Bu sınır, tasavvuf dilinde “yaratılışın eşiği”dir. İşte o noktada akıl durur, kalp konuşur. Zira Planck sabiti, yaratılmış varlığın sınırını çizer; ondan ötesi “Lâ mevcude illallah” hakikatidir.
Bu hâlde zerre artık bölünmez haldedir. Ve ötesi artık yoktur. İşte kuantum denilen bilim teorisi, bunu kurgular, kanıtlamaya çalışarak bize sunar.
İnsan, bu noktada “yaratılışın son sınırına” dokunur. Lakin orada bile, Allah’ın “kün” emrinin izini sürmekten öteye geçemez. Çünkü o son zerrede bile Allah’ın kudreti vardır, ama O’nun zatı yoktur.
İşte insanın ilmî arayışı bu noktada durur. Kuantum bilimi, “yaratılışın hududunu” keşfeder, ama “yaratılışın sebebini” açıklayamaz. Çünkü “sebep”, aklın değil, ruhun alanıdır. “O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman, 29) Öylece evrende gördüğümüz her alan, bu var edilen enerji akışını izleme şeklinde bize sunulur. İşte burada olağanın dışında bir akışkanlık söz konusudur.
Kuantumun “akışkanlık” dediği şey, tasavvufta “tecellî”dir. Her şey, Allah’ın her an yeni bir yaratışla (kulle yevmin huve fî şe’n) var etmesidir. Maddenin sabit gibi görünmesi, aslında ilahî tecellînin sürekliliğindendir.
Bu akışkanlık, Allah’ın kudretinin kesintisiz tecellîsidir. Kuantumun “titreşim” dediği şey, tasavvufta “cemal ve celal tecellîleri”dir. Her varlık, bu tecellî akışında anbean yeniden var edilir.
Evrendeki her bir nokta gibi, biz dahi bu olağandışı akışkan olan enerjiden var edildik; sonra da bu hâl, beş duyumuza bu yaşam platformunda sabitmiş gibi görünür oldu.
İnsan, akışkan olan ilahî kudretin bir tecellîsidir. Duyular bu akışı “katılaştırır”, sabit sanır. Oysa biz sabit değiliz; her an yeniden yaratılıyoruz. Bu, “Her nefes bir diriliştir” sırrıdır.
Hakikatte hiçbir şey sabit değildir; sabit görünen her şey “Allah’ın kudretiyle yenilenen” bir akıştır. Göz, kalp gibi göremez; çünkü göz zamana, kalp ezeliyete bakar. Kalp ile bakan, değişmeyenin içindeki değişimi idrak eder.
Evrensel nöron ağları arasında varlığı bile anılamayacak kadar küçük olan insanın, kendisine verilen bilinçle seyri söz konusudur.
İnsan küçüktür ama içinde âlemler gizlidir. Çünkü Allah, “Ben insanı kendi suretimde yarattım” buyurmuştur. O hâlde insan, küçüklüğüyle büyüklüğü cem eden bir aynadır.
İnsan küçük bir zerre gibi görünse de, “âlemlerin özü”dür. Çünkü insanda Allah’ın isimleri cem edilmiştir. Küçüklüğü içinde büyüklüğü barındırır. “Ben yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” kudsî hadisi bu sırrı anlatır.
Varlığın en derininde şu anki gözümüze görünen hiçbir şey söz konusu değildir. Varlığı oluşturan elektromanyetik ışıma sürekliliği vardır.
Görünen âlem bir “yansıma”dır. Gerçek olan, nurdur. Madde, nurun yoğunlaşmış hâlidir. Tasavvufî manada bu, “nûr-u Muhammedî”dir.
Görülen her şey, aslında “görünmeyen bir nurun yansımasıdır.” Bu nur, “nûr-u Muhammedî”dir. Varlık, o nûrun ışımasına mazhar olduğu kadar vardır. Nûr çekildiğinde, varlık da yok olur.
Bu spektrumları izlerken beynimiz, bu kabartılmış alandan nümuneler izleyerek, kendi farkındalığını yaşatır. Öylece âlemlerdeki vücut olarak tüm var zannettiklerimizi bedenen seyrediyoruz.
Beyin, maddeyi algılar; kalp, manayı. İnsan, bedeniyle seyreder ama kalbiyle idrak eder. Bu yüzden “kalp gözü” açılmadıkça hakikat görünmez. Çünkü beyin gözü maddeyi, kalp gözü nuru görür. Yani beyin, varlığın suretini çözer; kalp ise manasını hisseder. Zihin, var olanı tanımlar; kalp, O’nu anlar. İnsan bu iki dengeyle idrak eder.
Tıpkı ampulün ışığı gibi, hızlı dalga ile bize yansır, biz de kesintisiz ışık zannederiz. İşte bu misal, “görünene aldanma” sırrıdır. Işık kesintilidir ama hızından dolayı kesintisiz görünür. Varlık da böyledir. Her an yoktan var ediliriz ama biz süreklilik sanırız.
Tıpkı varlık gibi… Her an yoktan var edilen bir akış içindeyiz. Biz bu akışı “süreklilik” sanırız. Oysa hakikat, her an yeniden doğuştur. Bu, “Külle yevmin Huve fî şe’n” sırrıdır: O, her an yeni bir yaratıştadır.
İşte Planck sabiti ile kuantum fiziği yükselmiş ve evrenin yaratılış modeli bize sunulmuştur. Ancak hiçbir model, yaratıcının kendisini göstermez. Model, yalnızca işleyişi anlatır. Yaratılışın “nasıl”ını anlamak mümkündür, ama “niçin”ini anlamak kalbin işidir. Fakat bu model, yaratılışın sırrını değil, yalnızca perdesini gösterir. İlmi tefekkür, perdeyi aralar; ama perdeyi kaldıran, iman ve kalptir.
Şimdi biz; bu yaratım içeriğinin tüm detaylarını öğrenip hayalen seyretsek de, ilmen belki de artık maddeye bilinçsizce bakışın ötesiyle bakarız ve günümüzün konforunu yükseltmek için yeni yeni buluşlar icat ederiz.
Bilgiyle konfor artar ama kalp huzuru artmaz. Çünkü konfor, bedenin rahatıdır; huzur, ruhun. Huzur, “ilimde değil, teslimiyettedir.”
Akıl dünyayı kurar, kalp âhireti. İnsan, aklıyla medeniyet, kalbiyle marifet inşa eder. Buluşlar konfor getirir, ama huzur getirmez. Huzur, Allah’a tevekkül ile doğar. Evet, bunların tümü kalbimize bir şey kazandırmaz. Kalbe kazanım ancak, tüm bu homojen varlığı yaratıp bizi de aynı şekilde yaratarak, kalbimizin ortaya koyacağı heybete ulaşmakla gerçekleşir.
Kalp, Allah’ın nazargâhıdır. (Hadis: “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize bakar.”) Bilim zihni doyurur; iman kalbi diriltir. Bilginin kalbe inmesiyle hikmet doğar. İşte marifet budur: Bilgiyi kalbin aydınlığına dönüştürmek. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” (Ra’d, 28)
Bu da ancak, bize verilen değişmez amele bürünerek, halis bir kalp ile Hakk’ın bizden istediği bir yaşama kavuşmakla mümkün olur. Hakikate varış, bilgiyle değil, salih amel ve ihlasla olur. Zira amelsiz bilgi, susuz tohum gibidir.
Amel, bilginin kalbe yerleşme hâlidir. İman, dilde değil; amelde kemale erer. “İman edenler ve salih amel işleyenler” ifadesi Kur’an’da 50’den fazla kez tekrarlanır; çünkü iman, amel olmadan tamamlanmaz.
Ayrıca bu seyrettiğimiz Planck sabiti ve üzerine kurulan kuantum fiziği ve evreleri, toprak boyutun ta kendisidir. Nârî katmanın kokusu bile burada söz konusu değildir. Nûrî katmanın dahi burada kokusu yoktur. İlmî keşifler sadece “toprak boyutunda” kalır. Kuantum, nurun eşiğine kadar gelir ama nura giremez. Nûrî katman, imanla açılır; akılla değil.
Kuantum fiziği, yalnızca “madde perdesinin içini” çözümleyebilir. Ama maddenin ötesi, yani nûrî boyut, imanla açılır. Akıl, sınır çizer; iman, perdeyi kaldırır.
Tüm bu tespitlere, beş duyunun ürettiği akıl ve ferasetle ulaşılmıştır. Dolayısıyla burada ne cin dünyası ne de melek dünyası söz konusu değildir. Çünkü akıl, bilincin sınırını belirler. Akıl, beş duyuya dayanır; beş duyu ise maddeye mahkûmdur.
Lâkin melekût âlemi, beş duyunun değil, kalbin idrak alanıdır. Zira akıl ancak “madde ötesi varlığın olunabilirliliğini tanımlar; onu idrak edemez. Melekût âlemi, sadece ihlaslı bir kalbe görünür. “Göz kalpten nasip almadıkça hakikat görünmez.”
İşte bunu tespit ettik diye de ilahî huzura eremedik. İlahi huzur, Allah’a iman etmek ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e teslimiyetle gerçekleşir. Gerisi hayaldir ve elimize de hiçbir şey geçirmeyecektir.
İlim, huzur vermez; iman verir. Tefekkür, yol gösterir; teslimiyet ulaştırır. Gerçek huzur, ilmin zirvesinde değil, secdenin sükûtundadır.
Tıpkı bir bilgisayar gibi… Sen bilgisayarın tüm donanım ve yazılım işlevleri hakkında bilgi sahibi olsan da, eğer ki o bilgisayarı kullanıp veriler oluşturarak yeni bir şeyler ortaya koymazsan, bilgisayarın yapısal özellikleri hakkında bildiğin tüm bilgiler sana hiçbir şey katmayacaktır.
İnsan, bu bilgisayar gibidir. Varlığını bilir ama işletmezse, ilmi boşa gider. Kalp, işletim merkezidir. Onu çalıştırmayan, marifete ulaşamaz. Allah bilene değil, yaşayan bilene rahmet eder. Yani kalbi işletmeyen, ruhunu çalıştırmayan insan, bilgi yüklü ama üretimsiz bir bellektir. Kalp çalışmazsa ruh donar. Hakikat, kalbin çalışmasıyla yazılır.
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiyâ, 16) “Her an O, bir iştedir.” (Rahmân, 29) “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr 33) “Biz onu insanın kalbine indirdik.” (Şuarâ, 193-194) “Yaratan, hiç bilmeyen gibi olur mu?” (Zümer, 9)
Bu noktada tüm ilmin özeti şudur: Teslimiyet olmadan hiçbir bilgi hakikate ulaşmaz. İlim, yolu gösterir; ama varış, teslimiyetledir. Çünkü “Allah’a ve Rasulüne itaat eden, kurtuluşa ermiştir.” (Nisa, 13)