Vahdet, birlik demektir. Kader, ölçü/takdir demektir. Hüviyet, öz-kimlik demektir. Seyr, temaşa/seyir demeltir. Hilafet, halifelik demektir. Sünnet, sünnetullah/değişmez ilâhî yasa anlamıda gelir. Şimdi bu tabirleri biraz açalım…
Vahdet ve kader sırrını anlamak için iki adımı iyice derk etmemiz gerekir. Bu adımları teker teker idraklere sereceğiz. Umarım faydalı olur ve duaya muhtaç bu kula duanızda yer ayırırsınız.
Birinci adımda bilmemiz gerekenler; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” için hiçbir sıfat yoktur. Düşünsenize, sıfatsız, esmasız ve hatta tüm kavramların düştüğü ve sadece HU, yani O diyeceğimiz mutlak zât… Önce bunu hafızamızda oturtalım.
Sonra; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” istedi ki; özündeki gizli hazineyi (mahfî definî; kendi zâtında bilinmesi), yani kendi öz hüvviyetinde olan ve hiçbir mâna olarak seyri oluşmayan kendi benliğini seyr etsin.
Sonra bunun için; hüvviyetinde asla mânâya dönüşmeyen ve salt kendi olan tüm özelliklerinin seyrini oluşturmak içinkendini ilgili anlarda tanıtmak için Allah adını seçti. Bu ismi, kendisinde tanıtımı yaptığı, bir tutam nuru bünyesinde yaratım seyrini oluşturduğu tüm mânâlar; birbiriyle etkileşim hâline girdi ve biri içre veya paralel veya duhulsal veya hariçsel olarak o seçkin olan bir tutam nur bünyesinde sayısız âlem oluşturdu. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Biz her şeyi bir ölçüye (kader) göre yarattık.” (Kamer, 49)
“HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, yarattığı etkileşimlerin hiçbirisi asla olamaz. Çünkü O, kendi öz hüvviyetinde Allah ismini varlığına ayna yaptı ki yarattıklarına kendisini tanıttsın. Aynada görülen dahi, asla şeyin kendisi değildir; ama görünen de ondan gayri değildir. Sonra; Allah ismiyle işaret edilen aynada “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” kendisini seyr etmeye başladı.
Şimdi düşünelim; Allah ismiyle işaret edilen ayna, tüm isimler ile isimlerin sıfat, esma ve efalin sahibi olarak zerreden kürreye bir etkileşim ve oluşum içinde “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”; bir tutam nurundan varlık giydirdiği tüm yarattıklarına kendisini tanıtıp buldurarak, her birinin seyr mahallini meydana getir. Öylece her yaratılan kendi varlığının bilinci ile meydana geldi.
Bu yapının her bir noktası “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”e eşit mesafededir. Allah yapıyor dediğimizde; hangi noktada bir oluşum oluyorsa olsun işi yapan Allah’tır. Çünkü tüm seyr alanını bir okyanus gibi düşünsek, okyanusun her noktasına da okyanus denir.
Şu noktaya dikkat edelim; Allah ismiyle tanıdığımız, “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in seyrin oluşması için ortaya çıkardığı tüm mânâlar veya bu seyr sonucu oluşan herhangi bir nokta, asla ve asla “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” değildir. Tümü “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in yaratımı ve seyri dahilindedir. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “O, her an bir iştedir.” (Rahmân, 29)
İkinci adımda bilmemiz gerekenler ise; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” bir tutam nurunda yarattığı ve seyrine sunduğu tüm âlemlerde istedi ki, biri O’nun adına yarattığı âlemlerini seyr etsin. Önce cin denen varlığı sınırlı iradeyle (cüz’î tercih gücü) var edip yerin hilâfetini cüz’î olarak onlara verdi. Daha sonra istedi ki sınırı kaldırıp tam olarak hilâfet yapacak bir varlık var etsin; ve insanı varetti.
Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Hani Rabbin meleklere demişti: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30)
Şimdi düşünelim… “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, âlemlerde seyr edip istediği tasarrufu yaparken, istedi ki, kendine bir halife yaratıp onun adına seyr edip, onun adına tasarruf etsin. O yüzden cinler sınırlı iradeyle, insan ise tam iradeyle Allah adına tasarruf etmektedir.
Buradaki “tam irade” ifadesi, insana emanet edilen sorumlu tercih kudreti anlamındadır; mutlak/muhit irade yalnız Allah’a aittir.
Daha sonra “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, bir tutam nurun içeriğinde seyir olşması için, kendisini tüm mahlukatına Allah ismiyle tanıttı. Öyle yaratılmışlar adeta bir ayna olan bu isimle teveccühe başladı. İşte varlığa seyr aynası olup öylece bakışlarını kendisine çevirdiği bir tutam seçilmiş nurun içeriğinde, tüm mânâların birbirleriyle etkileşmesinde bir kural oluşturmuştur. Bu kurala da değişmez sünnetim demiştir.
Bu sünnete uygunluğun şeklini, gene insanlar arasında seçtiği ve adına resul-nebi (elçi-peygamber) dediği kişiler vasıtasıyla tüm insanlara bildirmiştir. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Allah’ın öteden beri süregelen kanunu (sünnetullah) budur; Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb, 62)
Şimdi; Allah ismiyle işaret edilen seyr aynasına yönelerek; var olan cinler sınırlı iradeyle, insan tam iradeyle “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in kulu olarak ve Allah adıyla seyr etmek, yani tasarruf etmektedirler. Her cin ve insan, kendisine verilen irade ile seyrini sürdürürken, seyrin devamında huzurlu bir yaşam sürmesi için, Allah ismiyle bakışların kendisine çevrildiği seyr aynasında, tüm mânâların etkileşiminde var edilip asla değişmeyecek kurala göre iradesini kullanırsa, bu bedeni terk ettikten sonra rahat bir yaşam sürer. Ama kendisinde var olan iradeyi, bu değişmez kurala göre düzenlemezse, bu bedeni terk ettiğinde mutsuz bir yaşama geçecektir.
Cin ve insan, isterse var edilen sisteme uygun hareket etsin, isterse etmesin, her hâlükârda “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” in kulu olarak hareket etmektedir. Ve mutlak bir hakikat olarak da sonsuza dek O’nun kulu olarak kalacaklardır.
Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur… Kim şükrederse, kendisi için şükretmiş olur; kim nankörlük ederse, bilsin ki Rabbim zengindir, kerem sahibidir.” (Neml, 62; Fâtır, 39 mânasıyla birlikte)
Şimdi derinlik ve uyarılarla olayı pekiştirelim… Yoksa ayağımız kayar da kaybedenlerden oluruz.
Öncellikle, tenzih ve isbat dengesini idrak etmeliyiz. “HU için hiçbir sıfat yoktur” ifadesi hakikatin işaret dilinde, zât-ı akdesin mahlûkça tasvir edilebilecek her türlü nispetten münezzeh olduğunu vurgular. Elbette Allah’ın zâtî ve sübûtî sıfatları vardır; ancak bu sıfatlar mahlûk sıfatlarına benzemez (bila keyf ve bila teşbih). Yani tenzihte ifrat, ta’tile (sıfatları tamamen nefy) düşmeye; isbatta ifrat, teşbihe (benzetmeye) düşmeye sebep olabilir.
Sonra kader ve kesbin içiriğine müttali olmalıyız. Kader ilâhî ölçüdür; insan ise bu ölçü içinde kesbi (edinimi/tercihi) ile sorumludur. “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) ayeti, vahdet sırrı içinde kulun sorumluluğunu muhafaza eder.
Daha sonar sünnetullah ve yüklenilen emanetin farkındalığına ermek icap eder. Zira âlemin işleyişi ilâhî yasaya bağlıdır. Peygamberler bu kanunu din ile talim etmiş, Allah dostları ise bu talimi ihsan yani Allah’ı görüyormuşçasına kulluk ufkunda derinleştirmiştir.
Hadisi şerifte ise şöyle buyurur Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir; her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Müslim, Îmân, 1)
Öncellikle sünnetullahı tanı: Eşyada işleyen ilâhî yasayı oku; sebeplere sarıl, neticeyi Allah’tan bil. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Allah’ın kanununda asla değişiklik bulamazsın.” (Fâtır, 43 / Ahzâb, 62 mânası)
Sonra kesbine sahip çık: Tercihlerini vahyin ölçüsüne göre yap. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) Hadisi şerifte ise şöyle buyurur Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1)
Daha sonra hilâfet şuuruyla yaşa: Yeryüzünde emanetçisin; adalet ve merhametle tasarruf et. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Sizi yeryüzünde halifeler kıldı.” (En‘âm, 165)
Kaderi teslimiyetle, hayatı gayretle karşıla: İlâhî takdire rızâ göster, gayreti bırakma. Hadisi şerifte ise şöyle buyurur Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; “Kuvvetli mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir… Sana faydalı olana koş, Allah’tan yardım iste ve aciz kalma.” (Müslim, Kader, 34)
İlâhî yakınlık bilincini hayatın her anına yay: Her an ilâhî tasarruf altındasın; murâkabe hâlini diri tut. Hadisi şerifte ise şöyle buyurur Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz (kudsî hadis); “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım…” (Buhârî, Tevhîd, 50)
Ölçülü tefekkür kendine yaklaş: Vahdet sırrını düşünürken kulluğun hududunu aşma; marifet, emre itaatle kemâle erer. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçü ile indirdik/yarattık.” (Kamer, 49)
Öylece sorumluluk bilinci ile dünyanı geçir: Zira zerre miktarı dahi karşılıksız kalmaz. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl, 7-8)