18) RAB VE HAK

Bir dua ile başlıyalım; “Selâm” ismi celîli hepimizde tecelli etsin. Tecelli etsin de huzurla dünyayı yaşayalım. Tecelli etsin de kabirde yalnız kalmayalım. Tecelli etsin de kıyamette darda kalmayalım. Tecelli etsin de sıratı çabuk geçelim. Tecelli etsin de cennete girerken selâm veren meleklerle buluşalım. Tecelli etsin ki hasretimiz son bulsun, özümüz Cemâlullah’a ayna olsun. Tecelli etsin ki Hakk yoldaşımız, nûr ışığımız olsun. “Allah, müminlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 2/257)

Kendini seyretmenin kapısı: Rab ve Hakk sıfatlarının işaret kapsamlarını bilmek ve geregi gibi amel etmektir.

Bugün başka bir gün. Nice bilgiyi özümüzde bulma günü. Rab ve Hak, her şeyimizdir. “Rab miyiz, kul muyuz bilmem” diyenlere takılmadan seyr edelim iç âlemimizin derinliklerini; ifrat ve tefrite düşmeden…

Her bir varlık sabit ve değişmez bir hamurla oluşturulmuştur; insan ve cin müstesna. Tüm varlıklar, Esmâ boyutunun açılımıyla hayat bulmuş ve o manaların gerekliliğiyle yaşamak zorundadır. Bu zorunluluk “kader” olarak tecelli eder.

İnsana ve cine tanınan ayrıcalık ise, değişim hakkıdır. Sıfat ve Zât boyutunda kendini mtlak manada seyr eden varlık, yalnızca insandır. Cinler de bu sahaya kısmen girer. Melekler sadece Esmâ boyutunun seyircisidir. Hayvanlar ve cansız varlıklar Ef’âl boyutunda tecelliye mazhar olur ve sahip oldukları dokuma ile yol yürürler.

İnsan ve cin, üst boyutlara yönelmedikçe ef’âl boyutunun hazlarıyla veya acılarıyla oyalanıp ömür tüketir. Halbuki insan sıfat boyutunu aşarak Zât boyutuna ulaştığında, kaderine mahkûm değil, kader üstünde kaderin taşıyıcısı olur.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır.” (Tin, 95/4–6)

Rab ve rabbü’l-erbâb ilişkisini idrak ederek bu konulara daha çok aşina oluruz. Rab kelimesi farklı şekillerde anlaşılmıştır. Kimi “eğitici” der, kimi “fıtratın oluşturucusu”. Aslında her bir varlık, Esmâlarla işaret ettiğimiz mânâların bir kütle nur üzerinde bir araya gelmesiyle oluşmuş bir bloktur ve bu bloka “Rab” denir. Terbiye ise, kıvamda tutmak anlamına gelir. Her varlık, bu Esmâ karışımına göre sabitlenmiş bir kıvamda kalır.

Ama Rabbü’l-Erbâb, yani “Rablerin Rabbi” tüm Esmâların işaret ettiği anlam denizinin, eksiksiz ve mutlak bir şekilde bizzat sahibi olan mutlak Zât’tır. Tüm terbiye süreçlerinin, Esmâ terkiblerinin ve varoluş boyutlarının ilâhî düzenleyicisidir. Zira “Rabbin her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş ve onu bir ölçüye göre yönlendirmiştir.” (Tâhâ, 20/50)

Sıfat boyutunda ise insan, halifelik ve kaderin efendiliğini elde eder. İnsana verilen sıfat yetkisi, diğer varlıklarda ya hiç yoktur ya da çok sınırlıdır. Bu nedenle “Rahmet etmeyene rahmet edilmez” buyurulmuştur. Merhameti açığa çıkaran bir kulda, Rabbü’l-Erbâb da rahmetiyle tecelli eder. zira “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb 18)

Kudsî bir hadiste de Rabbimiz şöyle buyurur: Ben kulumun kalbiyle işitir, gözüyle görür, eliyle tutar, ayağıyla yürürüm.” (Buhârî, Rikâk 38) Bu açılım, kulun kader üstü bir makamda seyr etmesine sebep olur. Artık kaderin mahkûmu değil, kaderin taşıyıcısıdır. Bu hal, onu “halife” yapar. Zât âleminde seyr edebilen kişidir halife. Herkes halifeliği yaşamaz. Çünkü düşüncesine hükmedemeyen, kaderine de hükmedemez.

Peki sıfat âlemine nasıl girilir? Melek gibi fıtratın gereğiyle sabit yaşayanlar değişimi henüz tatmamıştır. Aynı bebek gibi… O sadece acıkır, ağlar, susar. Hâlbuki sıfat âlemiyle bağ kuran kişi artık Allah adına tasarruf etmeye başlar. “Bismillah” diyerek işlere başlamamızın hikmeti budur. Besmele, ilâhî kudretin sıfatlar boyutuyla tecelli etmesi için bir egzersizdir. Zikir de öyle…

Zikirler; insani hüviyete yarleştirilen Esmâ tohumlarını yeşertmek için yapılan egzersizlerdir. İnsanın bu dünyası bir egzersiz makinesidir; her zikir özdeki manayı devreye sokar. “Şüphesiz Allah’ı zikretmek en büyük ibadettir.” (Ankebût, 29/45)

Hak nedir? Her şey hak’tan ibarettir… Yerde ve gökte her şey Hak olarak yer alır. İnsan, cin, melek, dağ, taş, hayvan… Hepsi Hak’tandır. Fakat hoşumuza giden şeyleri “hak” sayar, istemediğimize “haksız” deriz.

Bir gün, Hz. Ömer döneminde Medine’ye ganimet gelir. Hz. Ömer topluluğa sorar: “Bunu Allah’ın adaletiyle mi dağıtayım, yoksa Ömer’in adaletiyle mi?” Halk: “Allah’ın adaletiyle,” der. O da çok çalışana çok, az çalışana az verir. Fakat fırtına kopar. Halk eşit dağıtılmasını ister. O da eşit dağıtır.

İşte hak budur: Herkes ne yapmışsa karşılığını alır. Melek ve hayvanlar fıtratlarının gereğini zaten yapar. İnsan ve cin ise yaptığı kadar alır. Tecelli eden neyse, o da onun hakkıdır.

Zikrin hakikat kapısı ve tarihsel ihmal ile insan, özündeki hazineden yoksun kaldı. Rabbü’l-Erbâb’a ulaşmanın en kısa yolu zikirdir. Kur’an’da “Zikir Allah katında en büyüktür” buyrulmuştur. Sahabeler gece gündüz zikrederdi. Hasan Basrî şöyle der: “Sahabeleri görseydik, deli derdik. Onlar da bizi görseydi, bunlar iman etmemiş derlerdi.”

Siyer kitaplarında savaşlar öne çıkarılır. Oysa 23 yıllık nübüvvetin sadece 2 ayı savaşla geçmiştir. Geri kalan zaman zikir, eğitim ve bilinçle geçmiştir. Bugün ise insanlar kılıçla hatırlanan bir İslam imajı içinde, hakikatten uzaklaştırılmıştır.

Zikirle esmâları canlandırmak en büyük gayemiz olsun. Yoksa bize ekilen tohumlar çürümeye mahkum olur. Esmâlar insani huviyete tohum gibi yerleştirilmiştir. Zikirle, iyilikle, tefekkürle bu tohumlar yeşertilmezse çürür. Ve kişi kendi kaderini oluşturacak Esmâ terkibini devreye sokamaz. Böylece kölece bir kaderin içinde iter gider.

Zikir iki kişide aynı etkiyi yapmaz. Genetik yapı, anne karnındaki etkiler, doğum anındaki şartlar zikrin tesirini belirler. Aynı Esmâ’yı çeken iki kişi farklı açılımlar yaşar.

Kadının korunması ve ruhsal açılımı; insan, yüceldikçe yücelir. Özellikle kadınlarda rahîmiyet tecellisi nedeniyle bir günde ulaşılan mana, erkekte kırk günde elde edilir. Ancak kadın duygularına yenik düşerse bu açılımı kaybeder. Bu yüzden erkek, kadının duygusunu akılla tamamlamak zorundadır. Dinî açıdan eksiklik bu manaya gelir.

Şu hadisi şerifte o manadan söylenmiştir. “Kadınlar akıl ve din bakımından eksiktir.” (Müslim, İman 132) Yani kadın, duygularını akılla besleyen bir erkeğe muhtaçtır ve erkek de, aklını duyguyla besleyen bir kadına muhtaçtır. Buradaki noksanlık, tamamlayıcı özelliklerinden istifadeyle alakalı olarak sunulmuştur.

Nitekim kadın evlenmemişse, bu tamamlayıcı özelliğinin sorumluluğu babaya, sonra dedeye, sonra sırasıyla erkek akrabaya geçer. Onun velayetini üstlenecek hiç kimse yoksa, devletin yetkilileri devreye girer. Bu, kadın için bir eksiklik değil, korunmuşluk sıfatıdır. Kadın Allah nurunun Adem’den tecellisidir.

Sonuç olarak insan, ya kaderin kölesi olur veya kaderinin efendisi olur. İnsanın amacı, Esmâlarla işaret edilen manaları sıfat boyutuna taşıyarak kaderin efendisi olmaktır. Zikrullah, tefekkür, iyilik ve kötülükten sakınmak; tüm bunlar bir bütündür. Bunlarla açılan kalp, Zât âlemine yol bulur.

Ve unutmayalım ki; “Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar için, Allah büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)

Yorum yapın