271) MAKAMLARDAN GELEN NİDAYA KULAK VER

En büyük makam olan risalet makamından en altı olan salihler makamına tüm makamlar, kişi ile Rabbü’l-Âlemin arasındaki münasebet kademelerini resmeder.

Manevî sistem çok katmanlı bir yapıdan oluşur. Risalet (peygamberlik) en yüksek idrak mertebesidir; salihler makamı ise fiillerde ihsan bilinciyle yaşamak demektir.

Her insan, bu mertebelerin yankısını kendi iç âleminde hisseder. “O, dereceler sahibi Allah’tır.” (Mü’min, 15) Her bir kul, Rabb’inin tecellisine doğru kademeli olarak yükselir; çünkü seyir basamak basamak bir yakınlıktır.

Her makamın asli sahibi vardır. Ama bunun dışında da her bir makamla komşuluk söz konusudur. Kişi hangi bilinç noktasını kendisinde resmederse, o makamın sahibi ile iletişime geçer.

Makamların “asli sahibi” o hâlin mührünü taşıyandır; fakat “komşuluk” herkesin o hâle kalben yaklaşmasıdır. Ruh, hangi hâli yüceltirse, o hâlin sahibinden feyiz alır. “Allah, dilediğini katına yaklaştırır.” (Şûrâ, 13) Gönül hangi menzile meylederse, oradan ses işitir; çünkü yön, ruha çağrı getirir.

Örneğin; kişi tüm fiil ve davranışlarında doğru kalarak sıdıklardan yazıldığında, artık peygamberlik makamından sonraki en büyük ikinci makam olan sıddıkiyet makamının sahibi ile komşu olur. O makamın sahibinin gölgesi altında hissiyatlar kendisinde oluşur.

Sıddıkiyet makamı doğruluk, sadakat ve samimiyetin zirvesidir. Kul, bu hâli yaşadığında, Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh)’ın nuraniyetinden pay alır; zira o, doğrulukta zirveydi. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) Doğrulukta sebat eden kişi, ilahi kudretin gölgesinde yaşar; yalanın gölgesi ise, hakikati örter.

Her makama komşuluk her kul için mümkündür. Ama her makamın asli sahibi bir kişi olup gayrisi o makama bizzat oturamaz. Sadece komuşuluk söz konusu olabilir. Komşuluk, hâlin paylaşımıdır; sahiplik ise kaderin takdiridir. Her kul, edebi nispetinde yaklaşır; ama asıl, Allah’ın seçtiğidir. “O, dilediğini derecelerle yükseltir.” (En’âm, 165) Yakınlık gayretle olur, sahiplik takdirle; gayret olmadan takdirin tecellisi bilinmez.

Örneğin peygambere komşuluktan bahsedilir. Ama peygamberlik makamına oturmaktan asla bahsedilemez. Çünkü her kuln sınırı ayrışmıştır. Peygamberliğe komşuluk mümkündür; ancak o mertebeye iddia veya müdahale şirk kapısına yakındır. “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle beraberdir.” (Nisâ, 69) Komşuluk nimettir; haddini bilmek edep, edepse yakınlığın anahtarıdır.

Asli makamın sahibi zaten o makam için yaratıldığı için, o makamdan asla aşağı düşmez. Çünkü zaten o makam, o kişi var edilmişti. Makamlar ezelî bir taksimle verilmiştir.

Asil sahipler, yaratılış gayelerinin gölgesinde sabittir. Onlar düşmez, çünkü yaratılışları düşmemek üzeredir. “Her şey bir ölçü iledir.” (Kamer, 49) Kulun makamı fıtratında gizlidir; onu yaşamak yükselmek, terk etmek düşmektir.

Ama herhangi bir makama yapmış olduğu amelle komşu olan kişi, o makamın komşuluğundan, eğer ki gerekli olan amelden imtina ederse, tekrar geri iner. Çünkü makamın sahibi değil, o makama yaklaşan kişidir.

Komşuluk süreklilik ister. İstikrar kaybolduğunda feyiz kesilir. Bu da “seyirde iniş” denilen hâlidir. “Allah’a dönenleri Allah sever.” (Bakara, 222) Komşuluk bir nasiptir ama korumak bir cihaddır; gönül sabretmezse, yakınlık perdelenir.

İnsanlara yaptığımız iyilikler Sıddıkiyet makamından ışıltılar olarak sunulur. Ama sadece iyilikler bu makamla sınırlı değildir. Tüm makam sahipleri, kendi makamının içeriğine göre iyilik yapar.

Her bir melekenin kaynağı ayrı bir esmadır. Kişideki haleti ise kendisinde esma kuvvesinin şiddetine göre şekillenir. Sıddıkiyet makamındaki doğruluk nuru, iyiliği riyadan arındırır.

Her makam, kendine mahsus bir ihsan biçimiyle tecelli eder. “İyilik edenlere güzellik vardır.” (Yûnus, 26) Kul hangi makamdan besleniyorsa, o makamın nuruyla verir; el, gönlün aynasıdır.

İnfak, kalpteki tevekkülün ölçüsüdür. Cömertlik, kulun Allah’a güven derecesini gösterir. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 92) Veren el, hakikatte Allah’ın ihsan elidir; kul, o elin hizmetindedir. İnfak konusundaki cömertliklerine dair işte bir iki örnek verelim;

Bir sefer hazırlığında Hz. Ömer (ra) malının yarısını getirip Hz. Resulullah (sav)’a teslim edip tasaddukta bulundu. Hz. Resulullah (sav): ‘Ey Ömer! Ehlin için geride ne bıraktın?’ buyurdu. Dedi ki: ‘Onlara malımın yarısını bıraktım.’

Hz. Ömer (radıyallahu anh) adaletin sembolüdür. Cömertliği bile adaletle ölçtü: yarısını verdi, yarısını bıraktı. “Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder.” (Nahl, 90) Adalet, ihsanın mihengidir; ne eksik verir ne taşır.

Biraz sonra Hz. Ebu Bekir (ra) ise bütün malını getirip Hz. Resulullah (sav)’a teslim etti. Hz. Resulullah (sav) buyurdu ki: ‘Ey Eba Bekir! Ehlin için geride ne bıraktın?’ Dedi ki: ‘Allah ve Resulünün va’dini bıraktım.’

Ömer (ra) ağlayarak dedi ki: ‘Anam babam sana feda olsun ey Eba Bekir! Vallahi, yarıştığımız hiçbir hayır yoktur ki, sen bizi geçmiş olmayasın!’

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), sıddıkiyetin tam temsilidir. Teslimiyetinde “yarım” yoktu; her şeyini Allah’a verdi, çünkü her şeyin sahibi O’ydu. “Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talâk, 3) Gerçek tevekkül, artık bir şeyi bırakmak değil, her şeyi bırakabilmektir.

Hakiki teslimiyeti gören, kıskanmaz; o teslimiyete secde eder. Hz. Ömer’in gözyaşı, teslimiyetin azametini idrak gözyaşıdır. “Bu, Rablerinin rahmetidir. Biz onu dilediğimize veririz.” (Kehf, 82) Gözyaşı, kalbin secdesidir; bazen bir damla, bin secdeye bedeldir.

Abdullah b. Ömer (ra)’den rivayet edildiğine göre dedi ki: “Biz Hz. Resulullah (sav)’ın yanında oturuyorduk, Ebu Bekir (ra) de Onun yanında idi. Hz. Ebu Bekir (ra)’in üzerinde göğüs kısmı yırtık bir âba vardı. İşte tam o esnada Cebrail (as) indi, Allah (cc)’ın selamını Ona (Resulullah’a) iletti ve dedi ki: ‘Ey Muhammed! Ne oldu ki, ben Ebu Bekir’in üzerindeki âbanın göğüs kısmının yırtık olduğunu görüyorum?’ Hz. Resulullah (sav) buyurdu ki: ‘Ey Cibril! Fetihten önce malını infak ederek bana teslim etti.’ Cebrail (as) dedi ki: ‘Allah Sübhanehu ve Tealanın selamını Ona ilet ve Ona de ki: Rabbin senin için buyurdu ki: Sen, şu an içinde bulunduğun fakirlikten dolayı benden razı mısın, yoksa kızgın mısın?’ Hz. Resulullah (sav) Hz. Ebu Bekir (ra)’e yöneldi ve buyurdu ki: ‘Ey Eba Bekir! Bu gelen Cibril’dir, Allah Sübhanehu’den sana selam getirmiş ve Rabbin senin için buyuruyor ki: ‘Şu an içinde bulunduğun fakirlikten dolayı benden razı mısın, yoksa kızgın mısın?’ Hz. Ebu Bekir (ra) ağlayarak dedi ki: ‘Ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım.”

Bu hadis, teslimiyetin zirvesini gösterir: fakirlik bile nimettir, çünkü Allah’tandır. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) için fakirlik bir hâl değil, bir hâlettir rızanın aynasıdır. “Eğer şükrederseniz, elbette artırırım.” (İbrahim, 7) Rızaya eren, darlıkta da zengindir; zenginliğin aslı, kanaatin nurudur.

İşte görüldüğü gibi her makam sahibinin ayrı bir tasadduk etme kabiliyeti mevcuttur. Her makam, bir Esma’nın yansıması olduğu için, ihsan biçimi de farklıdır. Kimde Rahman ismi galipse merhametle verir; kimde Hakim ismi galipse hikmetle verir. “Allah, ihsan edenleri sever.” (Bakara, 195) Her verme, bir Esma’nın dile gelişidir; kim hangi isimle verir, o isimle dirilir.

Tüm bu yapılan eylemler, esmaların bizde yaptığı dokumanın açılımı şeklinde zuhur eder. Bu açılım ise, teslimiyet oranında şekillenir. Zira teslimiyet, kişi rabbi arasındaki akıntıyı açan en büyük eylemdir.

Esma tecellileri kalpte dokuma gibidir; teslimiyet bu dokumayı görünür kılar. Teslim olmayan, desenin bütününü göremez. “O, her an bir iştedir.” (Rahman, 29) Teslim olanın kalbi ilahi nakışla parlar; direnenin gönlü perdeyle kararır.

Rabbinin cemaline yapılan en büyük teslimiyetle, kişi mutlak ilimle irtibata geçer. Öylece kalbi ledünni ilimle dolup taşar. Ledün ilmi, dilde değil, kalpte doğar. Kalp safiyet kazandıkça, Hak ilmini doğrudan alır. “Ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 65) Kalp, ilahi bilginin levhasıdır; teslimiyet, o levhayı görünür kılar.

Örneğin; birisi hata yaptığında veya insanlara yaptığımız “emri bil maruf ve nehyi anil münker”in tüm sunumu, risalet makamına komşuluğun gölgesinin üzerimize düşmesiyle gerçekleşir.

Hakikati hatırlatmak, risalet nurundan bir ışıktır. Peygamberlik makamına komşuluk, davet ederken kalbi yumuşak tutmaktır. “Sen öğüt ver; çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) Hak sözü söylemek, peygamber mirasını taşımaktır; ama kalp kırmadan, rahmetle…

Sıddıkiyet makamı ise mutlak teslimiyet ve ayıklığın en zinde olduğu insanlık makamıdır. Bu makamın asli sahibi Hz. Ebubekir (ra) dır. Sıddıkiyet, saf sadakattir. Bu makamda “ben” yoktur; yalnızca Allah’ın fiili vardır. “Rabbimiz Allah’tır deyip de dosdoğru olanlara korku yoktur.” (Ahkaf, 13) Ayıklık, gafletin ölmesidir; teslimiyet, hakikatin dirilmesidir.

Ama şahadet makamı ise, sınırsız olarak insanlığa açık olup, o makama her bir iman ehli yükselebilir. Şehadet, teslimiyetin kanla mühürlenmiş hâlidir. O kapı, imanla yürüyen herkese açıktır. “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; bilakis diridirler.” (Bakara, 154) Şehit, ölmez; çünkü teslim olmuştur.

Zaten onun için de; Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin gibi ümmetin güzide neferleri, hep şehit edilerek asli makam olan şahadet makamına yükselmişlerdir. Şehadet, kemalin son durağıdır. Onlar canlarını verip hakikate kavuşmuşlardır. Çünkü şehadet, canın bedenden çıkışı değil, ruhun Hak’la birleşmesidir. “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, onlara cennet vermek karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111) Her damla kan, bir tevhid kelimesi olur; her şehit, ümmete diri bir şahit olarak kalır.

Aynen bunun gibi diğer makam sahipleri de sabittirler. Örneğin Hızıriyet makamı Hz. Hızır aleyhisselama ait olup, tüm çareleri tükenen insan, direk bu makamla haşir neşir olup, hiç ummadığı yerden kendisine adeta görünmez bir elin uzatıldığına şahit olur.

Hızıriyet, ilahi yardımı temsil eden makamdır. “Görünmez el” tabiri, Allah’ın “Latîf” (ince, sezilmez ihsan) sıfatının tecellisidir. Hızır, bu sıfatın mazharıdır. “Kim Allah’tan korkarsa, O ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talâk, 2-3) Hızır gibi yardım, sebepsiz değildir; kalbin gizli teslimiyeti, ilahi yardımın çağrısıdır.

Evet her makam gibi Hızıriyet makamı da mutlak sahibine aittir. Ama o makama da komşuluk mevzu bahistir. Komşuluk, hâlin yankısıdır. Hızır’ın makamına komşu olan, sabrın ve sezginin derinliğini tadar. Çünkü Hızır, sabrın sırrıdır. “Ona dedim ki: Bana öğretilen ilimden bana öğretmen şartıyla sana tabi olayım mı?” (Kehf, 66) Hızıriyet kapısı, aklın değil kalbin sabrıyla açılır.

İşte kişide ortaya çıkan tüm hallerin makamlar ve esmaların kişide oluşturduğu dokumanın kıvamına göre cereyan eder. Her hâl, kalpte dokunan ilahi isimlerin ilmî desenidir. “Haller” tesadüf değil, esmanın tecelli ritmidir. “Her birinizin yöneldiği bir yön vardır; haydi hayırlarda yarışın.” (Bakara, 148) Halin değişmesi, esmanın tecelli vaktinin değişmesidir.

Örneğin birine “Hızır gibi yetiştin” dendiğinde, aslında Hızır gibi yetişenden çok, Hızır ile buluşmaya müsait bir vaziyet oluştuğu için, kendi elinden tutulmuştur. Bu söz, manevî rezonansı anlatır.

“Hızır gibi yetişmek” aslında o yardıma açık bir kalbin çağrısıdır. Yani yardım Hızır’dan değil, Hızır’a açık kalptendir. “Allah, kuluna yeter; kim Allah’a dayanırsa, O ona kâfidir.” (Zümer, 36) Kişi Hızır’a değil, Hızır vesilesiyle Allah’a yetişir.

İşte biz kullar sıkışan o kişiye, ruh dünyamız teslimiyet babında hazır bir pozisyon aldığından, Hızıriyet makamının gölgesi üzerimize düştüğünden, mutlak bilinç bizi o yöne doğru kanalize eylemiştir.
Zira manevi rezonans hakikati bizi sarmalar.

Ruh, teslim olduğunda ilahi bilinçle hizalanır. Teslim olmayanın gölgesine Hızır düşmez. “Allah, dilediğini hidayete erdirir.” (Bakara, 213) İlahi akış, kalbi hazır bulduğunda akar; nehir, yalnız eğime teslim olanda yol bulur.

İşte tümü rububiyet alanımızı dokuyan ve bizde şuleleri açığa çıkan O Esma mertebesinin tezahürü ile gerçekleşir. Çünkü rububiyet alanımızı, direk esma dokumaları oluşturur.

Rububiyet (terbiye edicilik) alanı, her kulun iç âlemindeki ilahi eğitim merkezidir. Burada her Esma bir ipliktir; dokuma ise kaderdir. “Rabbinin nimetine gelince, onu anlat.” (Duha, 11) Kader, Esma’nın nakşıdır; senin benliğin, o nakşın işlenmiş halidir.

İşte bu tezahürle bizdeki dokumanın makamlara olan komşuluğun şiddetine göre mutlak bilinçle her an senkronize halinde olan makamlardan alınan akıntı ile mi gerçekleşir. İnsan kalbi bir alıcı gibidir. Makamlarla senkron, teslimiyetle artar. Kalp arınırsa, ilahi akıntı kesilmez. “Ve O, kullarının kalplerine iman yazmıştır.” (Mücâdele, 22) Kalp, ilahi dalgaya senkron olunca; kulun fiili, Rabbin fiiline dönüşür.

Makamlar, insanın iç âlemindeki yükseliş merdivenleridir. Her bir basamak, bir Esma’nın kalpte açılışıdır. Komşuluk, kalp açıklığıyla mümkündür. Kalp daraldıkça makam uzaklaşır. Hiçbir makam iddia ile alınmaz; teslimiyetle yaklaşılır. Her hal, bir eğitimdir; her makam, o eğitimin mertebesidir.

İyilik yaparken ameline değil, ihlasına güven. Fakirlikte rıza, zenginlikte şükür makamını korur. Hızır gibi yetişmek istiyorsan, Hızır’ın sabrıyla ol.

Her makamın nuru, Esma’nın tecellisidir; Esma ise Allah’ın yeryüzündeki imzasıdır. Teslimiyet, gönül anahtarıdır; anahtar çevrilince makamlar açılır. Makam arama; makam ol. Çünkü “Allah’a secde eden” kalp, her an Hızır’la karşılaşır.