134) HAKİKATİN KABUĞUNU SOY VE KENDİNLE KONUŞ

Peygamberimize sorular sorulduğunda Allah buyurur: “Onlara de ki…” Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah kelamının bir insanın kelamı gibi olmamasıdır. Çünkü biz kelamı duyduğumuzda hep insan dilindeki bir söze benzetiriz. Oysa Allah’ın kelamı, tümüyle farklı bir boyuttan gelen hitaptır. Olayı tam anlamadan, sadece kelime olarak “Allah dedi” demek meseleyi kavramamıza yetmez.

Allah’ın kelamı ise mahlûkatın kelamına benzemez. Bizim dillerimiz ses ve harflerden ibaret iken, Allah’ın kelamı ezelîdir ve hiçbir kayıt altına alınamaz. Kur’an’da “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11) buyrularak bu fark işaret edilmiştir.

Biz kelamı duyduğumuzda hep insan dilindeki bir söze benzetiriz. Oysa Allah kelamı, tümüyle farklı bir boyuttan gelen hitaptır. Olayı tam anlamadan, sadece kelime olarak “Allah dedi” demek meseleyi kavramamıza yetmez. Burada önemli olan, lafzın ötesinde manaya inmektir. “Allah dedi” ifadesi, mahlûkatın kelamı gibi bir söz sanıldığında insanı yanıltır. Asıl olan, kalbin idrak ettiği hakikat boyutudur.

İşte bu yüzden kitaplar yazılır, satırlar dolup taşar. Ama tüm bu yazılanlar sadece bir yolun tarifidir; asıl hakikatin kendisi değildir. Çünkü hakikat doğrudan yazılamaz. Ona giden yollar tanımlanır, işaretler bırakılır.

Olayın anlaşılması ise “ledünnî ilim” dediğimiz, yaşanarak idrak edilen bir bilgidir. Sözle anlatılamaz, sadece yol gösterilebilir.  Ledünnî ilim, yani Allah katından gönüllere aktarılan bilgi, kalpte açılır. Kur’an’da: “Ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 65) ayeti buna işaret eder.

Bazı kimseler “Olay neyse söyle” der. Oysa öyle bir şey yoktur. Kütüphaneler dolusu kitap yazılmıştır; ama yine de tek bir cümleyle “olay budur” denilemez. Çünkü mesele bir olgunlaşma meselesidir. Hakikatin özü tek bir cümleye indirgenemez. Çünkü hakikat, yaşayan gönüllerde tecelli eder. Her insanın nasibi kendi yolculuğu kadardır.

Hazır olmayan bir kişiye bilgiyi verirseniz, tıpkı yumurtası kırılan ve civcivi ölen bir hayat gibi olur. Yumurta olgunlaşmadan kırılırsa, ciğerleri gelişmemiş, gagası yetişmemiş, gözü görmeyen bir yavru dünyaya tutunamaz. Bu misal hakikati çok güzel ifade eder. İlim, olgunlaşmamış kalplere erken yüklenirse, onları helake götürebilir. Bu yüzden Kur’an’da: “Hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlası yüklenmez.” (Bakara, 286) buyurulmuştur.

Mana yolculuğu da böyledir. İnsan olgunlaşmadan, iç âlemi pişmeden hakikati kavrayamaz. Ama olgunlaşma süreci tamamlandığında, civcivin kabuğunu kendiliğinden kırması gibi, insan da hakikatin kabuğunu kendiliğinden kırar.

İşte o an, hakikat nefes alınabilir hâle gelir. Dualarımız, bu kabuğun dünyada iken kırılması içindir. Rabbimiz nasip ederse, mana yolculuğu saadetle tamamlanır. Hakikatin kabuğu, sabır ve teslimiyetle kırılır. Büyükler: “Ham iken açılan, yanar; olgun iken açılan, nur bulur” demişlerdir.

Hakikat bir anda söylenmez, bir anda yüklenmez. Bu yüzden Mevlana “Hamken piştim, piştim de yandım” der. Ham olan, kabuğunu erken kırarsa yanar, yok olur. Olgunlaşma sabır ve teslimiyet ister.

Bu yolculukta acele eden civciv gibi nefessiz kalmamak için teslimiyetle olgunlaşmayı beklemek gerekir. Allah’ın kelamı da böyledir; anlaşıldığı kadarıyla değil, yaşandığı kadar hakikattir.

Burada işaret edilen, “sabır” ve “teslimiyet”tir. Kur’an’da: “Sabredenlerle beraber olun.” (Tevbe, 119) buyrulmuştur. Hakikat sabırla ve yaşayarak anlaşılır.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini de sapıklıkta bırakır” (Nahl, 93) buyrularak, yolun sonunun Allah’ın dilemesine bağlı olduğu bildirilir. İnsan sadece yürür, fakat hidayeti veren Allah’tır. Yine “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi” (Kehf, 109) ayeti, hakikatin uçsuz bucaksızlığını ortaya koyar.

Bu da gösterir ki, milyonlarca kitap yazılsa bile mana denizi bitmez; kabuğu kıran her gönül, o denizden nasibi kadar içer. Hakikatin ucu bucağı yoktur. Bu yüzden “Denizler tükenir, Allah’ın sözleri tükenmez” ayeti, insanı daima arayışta kalmaya çağırır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “İlim tahsil edin; zira ilim öğrenmek her Müslüman üzerine farzdır” (İbn Mace). Buradaki ilim sadece zahirî bilgi değil, aynı zamanda hakikate giden ledünnî işaretleri de kapsar.

Başka bir hadisinde “Allah kime hayır murad ederse, onu dinde derin anlayış sahibi kılar” (Buhari, Müslim) diyerek, hakikatin kabuğunu kırmanın Allah’ın muradı ile mümkün olduğunu beyan etmiştir.

Yine “Az konuşmak hikmettir, az bakmak ibadettir, az gülmek de tefekkürdür” (Beyhakî) buyurarak, olgunlaşma yolunun sabır, sükût ve tefekkürle tamamlanabileceğini öğretmiştir. Burada bize düşen, ilmi talep etmek, kalbi açmak ve nefsi susturmaktır. Az konuşmak, çok tefekkür etmek, az gülmek ve kalbi diri tutmak mana yolculuğunun işaretleridir.

Velhasıl, mana yolculuğu bir olgunlaşma seyridir. İnsan sabırla, teslimiyetle ve tefekkürle pişerse, hakikatin kabuğunu kendi eliyle kırar. İşte o an, Allah’ın kelamı sadece duyulan bir söz değil, yaşanan bir nefes hâline gelir.

Mana yolculuğunun gayesi, nefesini Allah’ın zikriyle doldurmak ve kalbin kabuğunu kırarak hakikatin nurunu solumaktır. Hakikat, yaşanan bir nefes hâline geldiğinde insan marifetullah’a erer.

Her birimiz hakikatin kabuğunu kırmak için bu dünyaya gönderildik. Sabırla, teslimiyetle ve zikirle olgunlaşırsak, gönlümüzde açılan nur, mana denizinden bize nasibimizi getirir. Rabbimiz bizleri, kabuğunu dünyada kırabilen, hakikati nefes eden ve O’nun kelamını yaşayarak idrak eden kullarından eylesin.

Her gönül, Rabbine açıldığı kadar hakikatten nasiplenir. Hakikat, aceleyle değil sabırla; iddia ile değil teslimiyetle anlaşılır. Öyleyse dualarımız, kabuğumuzu dünyada iken kırmak, nefesimizi hakikatin nefesiyle birlemek için olsun.

Yorum yapın