236) GİZLİ HAZİNE VE ALLAH’IN SEYRİNE YOLCULUK

Allah insandan insanla seyir mi ediyor? Bu sual, varlığın hakikatine dair derin bir kapıdır. “Seyir” kelimesi burada hem Hakk’ın mahlukta tecellî edişini, hem de kulun Hakk’a doğru yürüyüşünü ifade eder. Allah’ın “insandan seyir etmesi” ifadesi zahiren hulûl vehmini çağrıştırsa da, hakikatte kastedilen Allah’ın fiillerinin mahlukta görünmesi, yani tecellî-i ilâhîdir. Çünkü “seyreden” mahluk değil, seyri yaratandır.

Bu işin hakikatını anlayıp, öylece İslamın vermek istediği gerçek mesajı anlamak zorundayız. İslâm’ın asıl gayesi, tevhidi aklen ve kalben idrak etmektir. Bu yüzden hakikat araştırması, her zaman tenzih (Allah’ı yaratılmışlardan uzak tutmak) ve tecellî (O’nun fiillerinin görünüşünü bilmek) dengesinde yürümelidir. Eğer bu denge kaybolursa, insan ya inkâra düşer ya da şirke.

Şu soru bir çok çevrede karşımıza çıkıyor. Gerçekten Allah insandan seyir mi yapıyor? Bu soruya doğru bir cevabı ancak marifet ehli verebilir. Çünkü kelimelerin dış manası, zâtî tecellîyi açıklamaya yetmez. Allah, kulda ve kâinatta tecellî eder ama kulun sûretinde görünmez. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” sırrı, işte bu görünmeden görünmenin hikmetidir.

Allah insandan seyir yapıyorsa, ve insanın kendi iradesi yoksa, o zaman insanın suçu ne? İnsan irade sahibidir, ama yaratıcı değildir. Fiilleri yaratan Allah’tır, fakat fiili seçen kuldur. Kur’an bu dengeyi şöyle açıklar: “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffât, 37/96) Yani insanın sorumluluğu seçimdedir, yaratma Allah’a aittir.

Nedir bu seyir? Seyir, kulun Allah’ın fiillerini gönül gözüyle temaşasıdır. “Seyr” aynı zamanda yolculuktur: kulun kendi nefsinden Hakk’a doğru yol almasıdır. Bu yüzden sûfîler “seyr ilallah” derler; kul gider ama gidişi de yaratan Allah’tır.

Bunun üzerinde az tefekkür ettiğimizde olayın aslı bize adım adım gözükecektir. Tefekkür (derin düşünce), kalbin gözüne açılan penceredir. Hakikat, birden değil, tedricî olarak açılır. Çünkü Allah’ın tecellîleri, kulun istidadı (kabiliyeti) ölçüsüncedir.

Gizli hazine ile alakalı olan kutsi hadise de bakalım; Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak için mahlukatı yarattım. Bu kudsî hadis, yaratılışın sırrını özetler. “Gizli hazine” Zât’tır; bilinmek için nur tecellîsi vücuda gelmiştir. Yani Allah bilinmek muradıyla nurundan bir tecellî çıkarmış, o tecellîden de bütün âlemleri var etmiştir. Ayette de bu sır işaret edilir: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35)

İşin değişmez hakikati şudur ki; Allah nurundan bir nokta nur ile nuri muhammediyi var etti. “Nûr-i Muhammedî” (Muhammedî Nur), yaratılışın ilk halkasıdır. Allah, Zât’ından değil, nurundan bir tecellîyle bu nuru var etti. Bu nur, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hakikatidir.

Nuri muhammediden de bildiğimiz ve bilemediğimiz tüm varlıkları tanınmak için var etti. Her varlık, Nûr-i Muhammedî’nin bir yansımasıdır. Yani yaratılış bir ayna düzenidir: Allah nurundan bir tecellî çıkarmış, o tecellîden tüm âlemleri meydana getirmiştir. Böylece Allah bilinmeyi murad etmiş, mahlukatı marifet vesilesi kılmıştır.

Burada bilmemiz gereken bir nokta vardır. O da Kur’anın direk Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indinden, yani nuru ala nurdan insanın hüviyetine vahiy ile nüzuludur. Kur’an, nûrun ala nûr tecellîsidir. Yani bir nurdan, başka bir nurun üzerine inmiştir. Bu iniş, “vahy” olarak insanın kalbine ulaşır. Vahyin kaynağı Allah’tır, dili insandır. Bu yüzden Kur’an hem ilâhîdir hem de beşerî lisanda ifade edilmiştir.

Kutsi hadisin Allah’ın kendi nurundan olan, yani nurun ala nurundan bir tutam nur olan, yani nuri muhammediden insanlığa, nuri muhammedinin lisanıyla insanlığa olan seslenişidir. Kudsî hadislerde “konuşan” Zât değil, tecellî makamıdır. Allah, kendi nurundan bir parça tecellî ile konuşur, bu tecellî Muhammedî nurun diliyle ifade bulur. Yani Allah’ın kelamı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in diliyle insanlığa ulaşır.

Hadisler ise, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin insanlığa kendi lisanıyla yaptığı hitaplarıdır. Hadisler, vahyin tefsiri ve beyanıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hevasından konuşmaz; sözleri, ilâhî ilhamın beşer lisanındaki ifadesidir. “O, hevasından konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyolunandan başkası değildir.” (Necm, 53/3–4)

İşte bu hakikatler ile vaziyete baktığımız zaman dinlediğimiz söylemlerin yönü değişiyor. Artık biliyoruz ki, kudsî hadislerdeki hitap Zât’ın kendisiyle değil, tecellî mertebesiyle ilgilidir. Bu fark anlaşıldığında, “Allah insandan seyreder mi?” gibi sorular da doğru zeminde cevap bulur.

Zaten mutlak vücut sahibi ve kainatın yegane sahibi Allah olduğu için, her hal şartta insana gelişmesi için gerekli olan ilmi bizzat Allah sunar. Allah, Muallim-i Hakikîdir. Tüm bilgi kaynağı O’dur. Kişiye doğruyu ve yanlışı gösteren, hakikati gönlüne ilka eden yalnız Allah’tır. “Sana bilmediklerini öğreten O’dur.” (Nisâ, 4/113)

Allah bazen bir insanla diğer insanlara seslenir, bazen bir taşla, bazen melekle, bazen felekle, bazen de tümünün kaynağı olarak var ettiği, ve o ilk yaratımını yaptığı övdüğü nurla seslenişini yapar.

Hakk’ın kelamı her şeyde duyulur. Bir sözde, bir seste, bir nefeste, bir taşın sessizliğinde bile Hakk konuşur. Çünkü her varlık bir ayettir. “O’nun her şeyi kuşatan ayetlerinden yüz çevirenler, işte onlar kördürler.” (Yûnus, 10/101)

Mülk onundur ve istediği şekilde yaratılış ve şekillendirmesini hem vahyini oluşturur. Mülk Allah’ındır, tasarruf O’nundur. İster emirle yaratır, ister kün der ve var eder. “Bir şeyi dilediğinde, O’nun emri sadece ‘Ol!’ demesidir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82)

Her hitap ve sesleniş, kişi için uygun makam hangisiyse, o makamın hitabıyla, insanın kendisini o konuşulan mahal olarak seyretmesi için kullandığı makamdır. Allah her kuluna, istidadı kadar seslenir. Kiminde ilham olur, kiminde işaret, kiminde sükût. Kul ise, kendisine açılan pencereden Hakk’ı seyreder. Herkes kendi makamında O’nunla muhataptır.

O zaman şu kutsi hadisteki “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak için mahlukatı yarattım.” özne kim? Bu sorunun cevabı, tevhidin inceliğidir. Kudsî hadiste konuşan Zât-ı Mutlak değil, O’nun nurî tecellîsidir. Öznenin Allah olması doğrudur, fakat “konuşan” makam nurun tecellî ettiği mertebedir.

Evet özne zımnen Allah’tır, ama konuşulan makam, nurunun tecellisinin olduğu makamdır. İşte hakikat budur: Konuşan nur mertebesidir, söyleten Allah’tır. Böylece hulûl vehmi ortadan kalkar, tecellî hakikati anlaşılır.

Zaten insan ve tüm yaratılanlar, Allah’ın zatından değil, onun nurundan kıvam alarak var edilmiştir. İşte burada hulûl (Allah’ın mahlûka girmesi) inancına karşı İslâmî denge açıkça korunmuştur. Yaratılan her şey, Allah’ın zatından değil, nur tecellîsinden doğmuştur. Bu farkı gözetmek, tevhidin özüdür. Çünkü zat mutlak gaybtır; hiçbir şey O’na benzetilemez. “Hiçbir şey O’na benzemez.” (Şûrâ, 42/11)

Sonra alınan kıvam üzerinde, Allah esmaları ile kendi boyasının dokumalarını yapmıştır. Allah, “Sıbgatullah” (Allah’ın boyası) ifadesiyle Kur’an’da bu dokuyu haber verir: “Allah’ın boyasıyla boyanınız. Allah’ın boyasından daha güzel boya kiminki olabilir?” (Bakara, 2/138) Yani her varlık, Allah’ın bir isminin cilvesiyle dokunmuş, kendi kaderinde o ismin ahlakını taşır. Bu dokuma, mahlûkun kimliğidir.

Öylece mahlukat, kendisine verilen benlikle hazine olan nurun ala nurun büyüklüğünü seyrederek, nurynbala nurun sahibi olan Allah’ın vechi önünde secdeye kapanır.

Varlığın secdesi, dille değil hâl iledir. Her şey kendisine verilen ilâhî programla Rabb’ine boyun eğer. İnsan, bu secdeye bilinçle katılırsa, nur üzerine nur olur. “Görmüyor musun ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar Allah’a secde ediyor?” (Hac, 22/18)

İşte tüm maksat, insanın bunu idrak etmesidir. Marifetullah’ın özü budur: “Bilen kul” olmak. Varlığı bilmek değil, varlıkta Allah’ı bilmek. Tasavvuf, bu idrake ulaşmanın adıdır. “Kendini bilen Rabbini bilir.” (Hadis-i şerif)

Her hal ve şartta yaratan sadece Allah’tır. Çünkü tüm nur O’nundur ve nurun oluşturduğu tüm mahlukatta O’nundur. Yani senin her şeyin O’nundur. Yaratılışta mülkiyet yalnız Allah’a aittir. Senin ne ruhun senindir, ne kudretin. Hepsi O’nun emanetidir. “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer, 39/62)

Bizde sadece istek belirleme vardır. Özne Allah ama sende oluşturduğu nuru ile kıvamlandırarak oluşturmaktır. İnsan, yaratıcı değil, isteyicidir. İrade etme kudreti verilmiştir ama icraat Hakk’ındır. Bu yüzden “Kul ister, Allah yaratır.” ifadesi tasavvufun dengesini özetler.

Bu olay, B (ب) harfinin içeriğinin işaret kapsamı ile sunulmuştur. Bazısı da tüm bu nurun mahiyetini hissederek, ben B’nin altındaki noktayım demişlerdir. “B” harfi, besmelenin ve yaratılışın sırrıdır. Altındaki nokta, tecellî eden Hakikat-i Muhammediyyedir. Bu nokta olmadan “B” okunmaz; yani kâinat, Muhammedî nur olmadan anlaşılmaz. Bu ifade hulûl değil, bağlantının şuurudur.

Öylesine bir laf lakırdısı değil, yaşam ve hissiyatlarını dillendirmişlerdir. Bu sözler, kuru felsefe değil zevken yaşanmış hâllerin dilidir. Gerçek arifler, “Ben noktayım” derken iddia etmez; gördüğü tecellîyi haber verir.

Yani kişide kişiyi kendisiyle var ettiği nuru, anlık öznedir. Bu nur da Allah’ın nurundan olduğu için, her hal ve şartta yaratan Allah’tır. İşte tüm olay buraya dayanıyor. İnsandaki her idrak, Allah’ın nurundan bir yansımadır. Fakat yansıma, kaynaktan bağımsız değildir. Bu yüzden yaratılışta “iki” yoktur; bir aynada görülen tek yüz vardır.

Çünkü hadisi kutsiye baktığımızda, İDİM diye geçiyor ve yaratılışla tanınabilir olmuştur. “İdim” fiili, Allah’ın ezelî gizliliğini anlatır. “İdim” hâlinden “yarattım” hâline geçiş, nurun zuhûrudur. Bu fark, “Zât” ile “Sıfat”ın ayrımını gösterir.

Bu hadisi kudside, “ben gizli bir hazine idim. Tanınmak için mahlukatı yarattım.” Özne Allah olamaz. Buradaki “ben” hitabı, doğrudan Zât’a değil, Zât’tan tecellî eden nur makamına aittir. Çünkü Allah’ın zâtı mutlak gaybtır; hiçbir hitap O’nu kuşatamaz.

Bazısı bu hadisi kudsideki “İDİM”i “İDİ” olarak tabir ediyorlar. Oysaki hadiste AÇIKÇA “İDİM” diyor. Aradaki “mim” harfi, büyük bir sırdır. “İdim” diyerek Allah, “ben bilinmeyen hâlde idim” buyurur. “İdi” deseydi, gayrî bir özne kastedilirdi. Bu fark, nurun kendinde zuhûruna işarettir.

Yaratılışı merak edenler için burası çok önemli bir husustur. Bunun çözülmesi ile de tam olarak olay anlaşılacaktır. Çünkü yaratılışın anahtarı bu “İdim” sırrındadır. Kim bu farkı idrak ederse, “yaratılış”ın zâtî değil nurî bir zuhur olduğunu anlar. Bu, tevhidin inceliğidir.

Çünkü zat mutlak gaybtır. Asla bürünülmez ve zat olarak tefekkürü bile asla yapılamaz. Allah’ın zâtı, hiçbir tahayyül ve tasavvurla kavranamaz. O’nu ne akıl idrak eder ne hayal. “Gözler O’nu idrak edemez, O ise bütün gözleri idrak eder.” (En‘âm, 6/103) Bu yüzden “bürünme” O’nun için imkânsızdır; yalnız tecellî mümkündür.

Tam da burada bir rivayette Hz. Cabir (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadisi hatırlayalım… Hz. Câbir hadisi, yaratılışın ilk halkasını beyan eder. O rivayet, “Nûr-i Muhammedî”nin bütün kâinatın özü olduğunu anlatır.

– Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz, diye sordum. Şöyle buyurdu: “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu…”

Bu hadis, yaratılışın başında nur tecellîsi olduğunu bildirir. Henüz levh, kalem, melek, gök, yer yokken, Allah nurundan bir “Hakikat-i Muhammediyye” çıkarmıştır. Bu yüzden tasavvufta “her şeyin özü o nurdur” denir.

“Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı…” Dört mertebe, yaratılışın tevhid basamaklarıdır: Kalem (ilmin yazıcısı), Levh (ilim sahası), Arş (emir makamı), Kürsî ve felekler (icra alanı). Böylece nur, saf zâttan kevnî varlığa doğru yayılmıştır.

İşte özne, peygamberimizin nuru yani Muhammedi nurun ta kendisidir. Ama nurun sahibi Allah olduğu için, yaratıcı Allahtır. Hakikat burada birleşir: Fail Allah’tır, vesile nur tecellîsidir. Nûr-i Muhammedî, yaratıcı değil, yaratım vasıtasıdır. Çünkü “yaratıcı yalnız Allah’tır.”

Nasıl ki insan her iş yapıyorsa, işin aslı olarak yaratan Allah ise, işte burada da durum aynıdır. İnsan fiillerinin de asıl faili Allah’tır. İnsan eliyle yapılan bir işte “fiil” kuldan görünür ama “yaratım” Hakk’ındır. Bu yüzden “Allah insandan seyreder” denilmez; “Allah insanda fiilini tecellî ettirir” denir.

Gizli hazine bu bir tutam nurdur. Bunun dışında bir şey olamaz. Gizli hazinenin gizlisi olan özne ise, bizzat Allahtır. “Gizli hazine” ifadesi, yaratılmış olan o nur tecellîsine işaret eder. Fakat o nurun kaynağı olan Zât-ı Hakk, gizlinin de gizlisidir. Yani nur, hazinenin görünür yüzüdür; hazine, Zât’ın ilmidir.

Çünkü bu bir tutam nur da Allah’ın nurundandır zaten. Burada “bir tutam nur” ifadesi, yaratılışın ilk merhalesine, yani Nûr-i Muhammedî’nin zuhûruna işaret eder. Bu nur, Allah’ın zatından değil, zatî nurunun tecellîsinden yaratılmıştır. Böylece tecellî, asla Zât’ı sınırlandırmaz; bilakis Zât’ın kudretini gösterir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35)
Bu ayet, tüm nurun ve varlık ışığının kaynağının O olduğunu haber verir.

Tüm kudsi hadislere bakın, özne aynı öznedir ve bu nur da, Allah’ın nurundan geldiği için, elbette yaratan ve yarattığının sahibi sadece Allah’tır. Her kudsî hadisin merkezinde konuşan, tek fail olan Allah’tır. Ancak O, kullarına nurî tecellî mertebelerinden hitap eder. Bu, Allah’ın mahlûkatla ilişkisinde “halife” kıldığı nurun, ilâhî fiillerin aynası olmasından kaynaklanır. “Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!” (Müminûn, 23/14)

İşte bu bir tutam nuru çözemeyen, her şeyin kendi kendine olduğunu söyler. Nûr-i Muhammedî hakikatini idrak edemeyen kişi, yaratılışı tesadüf veya kendi kendine var oluş zanneder. Oysa her nurun kaynağı Allah’tır; kendi kendine varlık olamaz. “O, bir şeyi dilediği zaman sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82)

Evet, işte orda ب (be) sırrı ve اللّٰه isminin üstündeki ufak elif gibi tasarruf elbette Allah’tır. “Be” harfi, yaratılışın sembolü; üzerindeki nokta, “Hakikat-i Muhammediyye” dir. Allah lafzındaki elif ise, ulûhiyetin teklik direğidir. Elif olmadan “Allah” okunmaz; nokta olmadan “Be” okunmaz. Bu, Zât–nur–mahluk bağının sembolik anlatımıdır. “Her şey O’na dayanır.” (Hud, 11/56)

Bu tür metinlerin amacı, teorik bilgi değil kalbî idrak kazandırmaktır. Derinleşmek, yalnız okumakla değil, yaşamakla olur. Marifet, kelimede değil, halde saklıdır. Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediğini öğretir.” (Hadis-i şerif)

İşte buradaki yaratım Rububiyet alanı ile oluyor. Gizli hazine, o bir tutam nurdur ve sonra olanlar oluyor. Tabi Allah’ın oluşturmasıyla oluyor. Rubûbiyet, “Rab” isminin fiil alanıdır: yaratmak, terbiye etmek, kemale erdirmek. Gizli hazine olan bir tutam nur, bu Rubûbiyet tecellîsinin sahasıdır. Allah, o nurdan varlıkları yaratır, sonra onları kendi isimleriyle olgunlaştırır. “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer.” (Kasas, 28/68)

İşte kudsi hadislerin kelimesi peygamberimizin lafzı Allah’ın, mertebesi ise nuri muhammedinin betimlendirilmesi suretiyle görselleştirilmesidir. Kudsî hadisler, ilâhî mânânın beşer dilinde zuhurudur. Sözdeki lafız, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e; mânâdaki ilham, Allah’a aittir. Buradaki “betimleme”, ilâhî nurun söz kalıbında görünmesidir.

Her sözün bir mertebesi olur. Hadisi Şerifler dahi, Allah vahyiyle/ilhamıyla peygamberimizin söylemleridir. Çünkü o hevasından konuşmaz. Her kelâmın bir kaynağı, bir mertebesi vardır. Peygamberlerin sözleri, beşer sesiyle gelen ilâhî ilhamdır. “O, hevasından konuşmaz. Onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm, 53/3–4)

İşte hadisi Şeriflerin mertebesi, peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) lisanıdır. Ama Allah vahyidir. Çünkü hevasından konuşmaz. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dili, vahyin aynasıdır. Sözleri, sıradan beşer konuşması değil, Hakk’ın terbiyesiyle süzülmüş bir ilâhî ifadedir. Bu sebeple hadis, Kur’an’ın açıklayıcısıdır; her ikisi de Allah’ın kelâm nurundan doğar.

Evet burada bir betimleme vardır. Gizli hazine konuşturuluyor. Betimleme veya tasvir, kelimelerle resim çizme sanatıdır. Betimlemede amaç, anlatılan varlık ya da nesneyi okuyucunun hayalinde canlandırabilmesini sağlamaktır. Betimleme yapılırken anlatılan varlık ya da nesnenin tüm özellikleri ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarılır. “Gizli hazine konuşturuluyor” ifadesi, sembolik anlatımdır. Allah’ın zatı konuşmaz; O, kelâm sıfatıyla tecellî ettirir. Betimleme, bu tecellîyi kelimelerle görünür kılmaktır. Bu, tefekkürün diliyle resim yapmak gibidir. Arifler bu dili kullanarak görünmeyeni görünür kılar.

Gizli hazine, o bir tutam nurdur. Eğer gizli hazine Allah olursa, o zaman hulul olur. Bu da muhaldır. Çok mühim nokta: “Gizli hazine” Allah’ın zatı değil, O’nun nurî tecellîsidir. Eğer “Allah gizli hazinedir” denirse, Zât’ın mahlûka hulûlü anlamı çıkar ki bu şirktir. Hakikatte, gizli hazine Allah’ın “bilinmek muradı”nın nurla görünür hâlidir.

Esma ül Hüsna ile tanıtılan ise, mutlak nurun özellikleridir. Allah’ın mutlak zatı denildiğinde, zaten tüm sıfat ve isimler düşer HU der, mutlak zata işaret ve sessiz sözsüz kalıp gider. “Esmaü’l-Hüsnâ” (Allah’ın en güzel isimleri), Zât’ın nurundan taşan sıfatların suretleridir. Bu isimler mahlûkatta tecellî eder. Fakat Zât, tüm bu isimlerin ötesindedir; HU denildiğinde, artık söz susar, yalnız kalp şuhûdu kalır. “O Allah’tır, O’ndan başka ilâh yoktur.” (Haşr, 59/22)

Aslında Allah demiş ki… Hazine kendinsin ve BEN hazineden ve bu gibi kavramlardan münezzehim demiş… Bu cümle, muhâlefetün li’l-havâdis ilkesini özetler: Allah hiçbir yaratılmış sıfatla nitelendirilemez. Hazine, O’nun muradıdır, ama O hazineye dahi benzemez. O, hem Hâlik’tir hem Gani’dir. “Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir.” (İhlâs, 112/2)

Kainatın rubûbiyet alanı yani Rabbi hassı, Nuri Muhammedidir. Çünkü algılayabildiğimiz ve algılayamadığımız her şey bu alan içinde olup bitiyor! Ötesi zaten mutlak gayba giriyor ki bu da yalnız mutlak zatın ilmindedir. Olayın bize bakan tarafı ise, önce kendi alanımızdaki hazineyi keşfedip (enfüstekini) sonra da bu keşiften sonra afaktaki seyri oluşturup gizli hazineyi seyredip bilmektir.

Nûr-i Muhammedî, Rubûbiyet tecellîsinin merkezi, yani “kâinatın düzenleyici ışığı”dır. Biz bu nura, kendi iç âlemimizde (enfüs) uyanırız. Sonra dış âleme (âfâk) bakarak O’nu seyir ederiz. Böylece “kendini bilen, Rabbini bilir” hakikati açılır. “Biz onlara hem dış dünyada hem kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53)

İşte Nuri Muhammedî olarak isimlendirilen bu bir tutam nur da Allah’ın nurundandır. Nûr-i Muhammedî, yaratılmıştır ama Allah’ın nurundandır. Bu yüzden hem mahlûk hem de ilâhî aynadır. Arifler buna “nurdan nur” derler; bu nurun kaynağı, “Nur-u Zâtî”dir.

Olay şu… Aslında Allah insandan seyir etmiyor, Allah insanı ve insanın seyrini yaratıyor. Mesele burada çözülür: Allah insanda değil, insanı yaratandır. Kulun seyri, Allah’ın ilminde yaratılmış bir fiil suretidir. Allah, seyrin yaratıcısıdır, seyreden değildir.

Allah insanı ve insanın seyrini yaratandır. Evet evet insanı ve insanın seyrini yaratan Allahtır. İşte insan ve insanın seyrini yaratan Allah, nasıl olur da insandan seyir eder? Hem neyi seyir eder? Allah’ın seyrine ihtiyaç yoktur; çünkü O’nun ilminde her şey mevcuttur. Allah görmek için bakmaz; zaten her şeyi bilir. Bu yüzden “Allah insandan seyreder” ifadesi, ancak mecazdır. Hakikatte seyreden mahlûktur, yaratıcı değil.

Allah için böyle bir seyir düşünmek bile, kişiyi hakikatten uzaklaştırır. Çünkü bu düşünce, Zât’ı mahlûkatla özdeşleştirir. Oysa Allah münezzeh, mahlûk mukayyeddir. “Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.” (Teğâbün, 64/1)

Burada şu hadsi kudsiyi de hatırlayalım… Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bize aktardığı bu kudsî hadis, Allah ile kul arasındaki en derin ilişkiyi beyan eder. Kudsî hadis, “kelâm Allah’tan, lafız Peygamber’den” olan sözlerdir. Bu tür hadisler, Rubûbiyet–ubûdiyet ilişkisinin sırlarını açar.

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri şöyle ferman buyurdu:” “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak 38.)

Bu rivayet, Allah’ın velî kullarına olan muhabbetini anlatan en yüce hadislerdendir. Arifler bu hadisi, “kulun Allah’ta fena bulduğu değil, Allah’ın kulda zuhûr ettiği hâl” olarak yorumlamışlardır.

Bu kudsî hadis, “yakınlığın sırlarını” öğretir. Buradaki “Ben onun gören gözü olurum” ifadesi, hulûl değil, fiillerde tecellîdir. Yani Allah, sevdiği kulunun işitmesinde, görmesinde, eyleminde kendi rızasının yansımasını yaratır. “Allah müminlerin velisidir, onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara, 2/257) Bu yakınlık, kulun benliğini yok etmeden, benliğini Allah’a emanet etmesidir.

İşte biriyle bilinecek, işte o biri aslında her bir yaratılandır. Her bir yaratılan, kendi rububiyet alanı kadar Allah ilmini seyir eder. Allah’ın “bilinmek” muradı, mahlûkatta tecellî eder. Her varlık, kendi yaratılış kapasitesi ölçüsünde Allah’ın ilminden bir pay taşır. Taş, taşça bilir; melek melekçe bilir; insan ise şuurla bilir. Bu yüzden “bilinmek”, mahlûkatın içinde farklı derecelerde gerçekleşir. “Her şeyi yaratan, sonra ona yol gösteren O’dur.” (A‘la, 87/2–3)

İnsan ise, nuri muhammedideki tüm bakışı kapsayacak şekilde bir nazara sahiptir, çünkü kendisine tüm isimler talim edilmiştir. İnsan, “Ahsen-i takvîm” üzere yaratılmıştır. Ona Allah’ın bütün isimlerinden birer yansıma verilmiştir. Bu yüzden insan, Nûr-i Muhammedî’nin yeryüzündeki aynasıdır. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31) Bu ayet, insanın potansiyel olarak ilâhî bilginin taşıyıcısı olduğunu bildirir.

İşte seyir eden insandır. Allah’ın bilinmek isteğini ise, mahlukat ortaya çıkarıyor. Ve insan bu bilinmeyi zirveye taşıyor. Allah “bilinmek” istedi, bu muradın aynası olarak mahlûkatı yarattı. Fakat bu bilinmenin kemâli, insanda gerçekleşti. Çünkü insan, bilme, sevme ve şuurla secde etme kapasitesine sahip tek varlıktır. Bu yüzden “seyir eden” odur. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Allah ise, tüm mahlukatı ve mahlukatın seyrini var etmiştir. İşte insan, olayı seyir ederken, Allah BENLİĞİNİ korumasını emretmiştir. Çünkü seyrini benliği ile yapmaktadır. Benlik, insanın emanet bilincidir. Bu benlik, sahiplenme değil, şahitlik içindir. Allah, kulun benliğini yok etmesini değil, onu emanet olarak korumasını ister. Çünkü benlik, Allah’ın “halifelik” sıfatının insandaki merkezidir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30)

Eğer ki sen insanı, bir takım telkinler ile hipnoz ederek BENLİĞİNİ yok edersen, bu gizli kim seyir edecek. Benlik yok edilirse, şahit kalmaz. Hakk’ı idrak eden merkez, farkındalık bilincidir. Bu bilinci bastırmak, insanı meczup hâline getirir. Tasavvuf’ta “benliği öldürmek” değil, benliği arındırmak esastır.

İşte burada Allah’ın emanetine ihanet etmiş olur. Zira Allah’ın insanda emaneti, BENLİĞİNİN TA KENDİSİDİR. Allah’ın emaneti, kendini bilme kabiliyetidir. Eğer kişi bu emaneti zikirle, tefekkürle, ilimle parlatırsa Rabb’ine yaklaşır. Ama onu yok ederse emanete ihanet etmiş olur. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar yüklenmekten çekindiler… onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72)

İnsan benliğini ortadan kaldırdığında, meczuplaşır. Ve o hale gelmek için yaptığı tüm işlevler de, Allah’ın yasakladığı haletlerdir. Hakikat arayışında benliğin yok edilmesi, dengesiz ruh hallerine sebep olur. Bu hâl, ilham değil, çoğu kez nefsin karıştığı bir sarhoşluktur. Hakiki seyr, şeriatın hududunda gerçekleşir; ölçüsüz vecd, şeytanın tuzağı olabilir.

Bunu dünyanın dört bir yanındaki insanların sivri zekalıları bilir. İnsanlara bir takım kelimeler telkin ederek onun benliğini örtecek şekilde kendisini hipnoz ederler. Bu cümle, modern dönemdeki sahte maneviyat akımlarına işaret eder. Telkinle, bilinç silinerek “kendini kaybetme hâli” oluşturulur. Ancak bu, ledün ilmi değil, psikolojik bir yanılsamadır. Ariflerin yolu uyanıklık hâlidir; gaflet değil. “Şeytan onların amellerini süsledi.” (En‘âm, 6/43)

Öylece birçok olağanüstü halete bürünebilir. Meczupluktaki haller de bunlardandır. Bu olağanüstü hasletler, kendisinin büyüklüğünün alameti değildir. Keramet, hâl değil imtihandır. Allah bazı kullarına olağanüstü hâller verir; fakat bu, onların “makamı” değil, deneyidir. Gerçek kemal, istikamettedir. “En büyük keramet, istikamet üzeri olmaktır.” (Tasavvuf kaidesi)

Çünkü insanın içsel dünyasında iki katman mevcuttur. Benliğini ortadan kaldırıp, bu katmanlara indiğinde, artık bedenin ağırlığı onda yoktur. Öylece ruhu hafifler ve bedenini ardından sürükler. İnsan hem nefsî (bedensel) hem rûhî (manevî) katmanlardan oluşur. Ruh, nefsin perdeleri kalktığında hafifler; ama bu hâl, zuhûrî seyrin sınırıdır. Ruhun hafiflemesi, benliğin yok olması değil, tezkiye edilmesidir. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9)

İşte tüm bunlar benliği ortadan kaldırmakla olan haletlerdir. Ama İslam’da benliğin korunması emredilmiştir. Bunun için de bizim için en büyük örnek Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), benliğini yok etmemiş, teslimiyetle korumuştur. Çünkü benliğini yok eden, kulluğunu da yok eder. Onun yolu, “teslimiyetle varlık bilinci”dir. Bu yüzden İslâm, “fena”yı değil, “teslimi” öğretir.

Hiçbir zaman benliğini ortadan kaldıracak bu yollara tevessül etmedi. Ayrıca yasakladı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanı insandan koparan değil, fıtratında kemale erdiren bir rehberdir. Onun sünnetinde ne ruhbanlık vardır, ne benliksizlik. O, “kendini bilen kul” modelidir. “Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1)

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin Miraca gidiş olayına bakın. Miraç, insanlık tarihinin en büyük manevî yükselişidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insan benliğinin yok edilmeden Allah’a yakınlaştırılabileceğinin delilidir. O, “kul” olarak yükselmiştir; bu, İslam’ın kulluk dengesinin zirvesidir. “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah her türlü noksandan münezzehtir.” (İsrâ, 17/1)

Allah dileseydi, onu vasıtasız götürürdü. Ama benliğini koruyarak onu yükseltti. Miraç hadisesinde Allah, Peygamber’ini (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasız değil, vesilelerle yükseltti. Çünkü Allah’ın sünneti budur: her iş sebep ve düzen üzeredir. Bu, benliği yok etmeksizin kulluğun kemalidir. “Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk, 65/3)

Ona araçlar gönderdi. Mekke’den Kudüs’e BURAK geldi. Semaları refrefle gezdi. Allah’ın huzuruna ise, KABİ KAVSEYNE kadar ise miraçla yaklaştı. Burak, madde ve mana arasında bir geçiş vasıtası, refref ise nurî seyir aracıdır. Bunlar sembolik değil, hakikî hallerdir. Miraç’ta Allah’ın huzuruna kadar varış, “Kâbe kavseyn” (iki yay arası kadar) mesafeyle ifade edilir; bu, yakınlığın en yüksek sembolüdür. “Sonra yaklaştı ve sarktı. Aradaki mesafe iki yay arası kadar, hatta daha yakın oldu.” (Necm, 53/8–9)

Onu seyretti. Bakın onu seyretti. KABİ KAVSEYN yani BENLİĞİNİ silme yoktur. Benliğini kaldırma yoktur. Burada dikkat çekilen incelik: Seyreden Hz. Peygamber’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). Allah, Peygamberini benliksiz değil, benlikli ama teslim hâlde huzuruna kabul etti. Yani benlik, “şirk” değil, “şahitlik” için korunur. “Göz ne şaştı, ne de sınırı aştı.” (Necm, 53/17)

Seyreden ise Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. Bu cümle, tevhidin en hassas noktasını bildirir: seyreden kuldur, görülen Rab’tir. Arada hulûl yok, tecellî vardır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) insanın ulaşabileceği en yüksek şahitlik makamını temsil eder.

İşte bu halde oluşan olağanüstü haller peygamberlerde mucize, velilerde ise keramettir. Peygamberlerdeki olağanüstü haller “mucize”, velîlerdeki ise “keramet”tir. Fark şudur: mucize nübüvvet delilidir, keramet ise velâyet alametidir. Her ikisi de Allah’ın yaratmasıyla olur; fakat hiçbiri sahibine ilahîlik vermez. “Bu, Allah’ın dilemesiyle olur.” (Kehf, 18/39)

Ama benliğini bir takım hipnoz seansları ile bloke edip bir takım olağanüstü haletlere bürünmede ise, iman etmek gerektirmez. Budistlere bakın, Kabalaya bakın, bir takım çalışmalarla benliklerini zihnen bloke ederler. Bir çok olağanüstü haletler zuhur ederler. İşte bunlara da İSTİDRAÇ denilir.

“İstidraç”, Allah’ın günahkâr kullarına imtihan için verdiği olağanüstü hâldir. Bu, ilâhî bir yakınlık değil, sapmayı perdeleyen bir cezadır. Budistlerin veya batınî felsefelerin yaşadığı hâller, nefsin enerji alanında meydana gelir; hakikatte rahmanî değil, nefsanîdir. “Biz onları bilmedikleri yönden azar azar helake sürükleriz.” (A‘râf, 7/182)

Bu hallerin ariflerin indinde hiçbir değeri yoktur. Hakikat ehlinde değerli olan, istikamet ve teslimiyettir. Olağanüstü hâller kişiyi büyütmez; belki de imtihanını ağırlaştırır. Gerçek velâyet, hâl değil hâlettir: sürekli Allah bilinci içinde yaşamak. “En büyük keramet, Allah’ın emirlerine sebatla bağlı kalmaktır.” (Sûfî kaidesi)

Bu konu Necm Suresinde işlenmiştir. Necm Suresi, Miraç hadisesini anlatır; aynı zamanda vahyin mahiyetini de öğretir. Bu surede, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’tan aldığı vahyin kaynağının beşerî değil, ilâhî olduğuna vurgu yapılır. “O, hevasından konuşmaz.” (Necm, 53/3) Bu ayetler, görme ve idrak sırrını anlatır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), kalbiyle görmüş, aklıyla şaşmamıştır. Bu, “hakikî görme”dir. Yani benliğini koruyarak, şuhûd (manevî görme) ile Rabbin ayetlerini temaşa etmiştir.

Buraya kadar ki kısmı bu olayı anlatır. Necm Suresi’nin ilk on sekiz ayeti, vahyin hakikatini, Miraç’ın seyrini ve “kul–Rab” arasındaki mesafesiz yakınlığı beyan eder. Bu kısım, “seyredenin kul, görülenin Rab” olduğu gerçeğini mühürler.

“İnmekte olan necme (yıldıza, Kur’an’ın inen miktarına) yemin ederim ki, arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da! Hevadan (arzusuna göre) söylemiyor. O (Kur’an) sadece vahyolunan bir vahiydir. Ona, kuvvetleri çok güçlü olan öğretti. Bir kuvvet sahibi; hemen duruklandı (doğruldu). O en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve sarktı. Aradaki mesafe iki yay boyu oldu, hatta daha yakın; kuluna verdiği vahyi verdi. Gözün gördüğüne kalp yalan demedi. Gördüğü hakkında şimdi siz, onunla tartışıyor musunuz? Andolsun ki, o onu bir kez daha inişinde gördü; Sidretu’l-Munteha’nın yanında. Ki, Cennetu’l-Me’va onun yanındadır. O zaman ki, o Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Göz ne şaştı, ne (de sınırı) aştı. Andolsun ki, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.”

Bu ayetler, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’ta yaşadığı manevî tecellîleri anlatır. “Göz ne şaştı, ne de sınırı aştı” ibaresi, insan benliğinin korunarak yükselmesinin işaretidir. Görülen ayetler, Allah’ın zatı değil, Rabbin kudret delilleridir.

İşte ayetlere bakın, en deruni anlamı kapsayan ayetlerin başında bu ayetler geliyor ve gören yani seyir eden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. Tasavvufî açıdan Necm Suresi, “seyir” makamının Kur’ânî tanımıdır. Seyreden, yani şahit olan Hz. Peygamber’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). O, “Benlik içinde benliksizliği” yaşamış; kul kalmış, Allah’a yükselmiştir. “Kuluna vahyettiğini vahyetti.” (Necm, 53/10)

Allah, B (ب) işaret kapsamınca bilinmek istedi, varlığı yarattı. İşte varlık da onu bildi. En iyi bilmeyi de insan yaptı. “Bismillahirrahmanirrahim”deki ‘B’ harfi, yaratılışın başlangıcına işaret eder. Bu harf, “bi” (Onunla) anlamını taşır; yani “her şey Allah ile olur.” Allah “bilinmek” muradıyla varlıkları yarattı. Bu yaratılışın şuurla bilineni ise insandır. Çünkü insana, ‘bilme’ sıfatı verilmiştir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; mahlûkatı yarattım ki Beni bilsinler.” (Kudsî hadis) “Allah, sizi de yarattı, yaptıklarınızı da.” (Sâffât, 37/96)

Benliğin esasları ise, sahibi olarak Allah’ı bilecek, yani bencillik etmeyecek ve sahiplenmeyecektir. Benlik (nefs-i insani), Allah’ın insana emanet ettiği “şuur” cevheridir. Fakat bu benlik, “benim” diyerek sahiplenilirse perdeye dönüşür; “O’nun” diyerek teslim edilirse, nurun aynasına dönüşür. Benliğini Allah’ın mülkü bilmek, “emanet bilinci”dir. “Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur.” (Tegâbün, 64/1)

Buradaki benlik derken aslında mesele kişilik bilincidir ve kendisinin farkındalığını oluşturduğu noktadır. Sonra da kişinin egoyla benliğinin sınavı başlar. Burada kastedilen “benlik”, egodan farklıdır.

Benlik, varoluş bilinci, ego ise sahiplenme yanılsamasıdır. Kişi “ben bilincini” fark ettiğinde, imtihanı başlar. Çünkü o noktada artık seçme ve yönelme kudreti kazanır; bu da emanetin ağırlığıdır. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, onlar yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72)

İnsan için benliğini ortadan kaldırması ise, ruhbanlık olarak tarif edilmiştir. Şu ayete kulak verelim. İslam, “benliği ortadan kaldırmayı” değil, benliği tezkiye etmeyi emreder. Çünkü benlik, kulun Rabb’ine kulluk kapısıdır. Ruhbanlık, insanı hayattan koparır; İslam ise hayatı ibadet kılar. “Ruhbanlığı onlar uydurdular; Biz onu onlara farz kılmadık.” (Hadîd, 57/27)

“Sonra onların peşinden ve izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca yollayıverdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; Ona İncil’i verdik ve Ona tâbi olanların kalplerinde şefkat ve merhamet duyguları yerleştirdik. Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık. Ancak güya Allah’ın rızasını aramak için kendileri uydurup türetmişlerdi, ama buna da gerektiği gibi riayet etmemişlerdi. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olan kimselerdi.” (Hadîd, 27)

Bu ayet, ruhbanlığın Allah tarafından emredilmediğini açıkça bildirir. İsa (aleyhisselâm)’ın ümmeti, Allah’ın rızasını ararken ölçüyü kaçırmış; benliği yok etmeye kalkmıştır. Oysa Allah’ın rızası, fıtratın içinde aranır, ondan kaçmakla değil. “Allah sizin üzerinize zorluk yüklemek istemez, sizi tertemiz kılmak ister.” (Mâide, 5/6)

Ayetin sonu çok önemlidir. Ruhbanlık edip benliğini ortadan kaldıranlar, eğer imanlı iseler, ecirlerini gene de alacaklar ama o işe soyunanların çoğu fasık oluyor ibaresidir. Ayetin bu son cümlesi, dengeli kulluğun önemini vurgular. Ruhbanlıkla benliğini yok eden, dengeyi yitirir; bu yüzden “fasık” (sınırı aşan) olur. İmanlıysa ecir alır; ama itidal kaybolduğunda, amelin meyvesi azalır. “İtidal üzere olun, aşırı gitmeyin.” (Nisâ, 4/171)

Hem de bu işe soyunanlar da, bu işin hakkını da tam verememişlerdir. Hakikat arayışı, ölçüyle yürünür. Ruhbanlığa soyunanlar, benliği öldürerek hakikati bulmak istemişler; ama benliksiz idrak olmaz. Çünkü Allah, insanı şah damarından yakın bir bilinçle yaratmıştır; insanın farkındalığı, Rabb’inin aynasıdır. “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16)

Çünkü benliğini kaldırdığı için, artık ameli gereksiz görmüş ve helal haram çizgisine riayeti terk etmiştir. Dolayısıyla fasık olup yoldan çıkmıştır. Benliğini yok eden, sorumluluk bilincini de yok eder. Böyle biri helal-haramı önemsemez, zira kendini “tanrısal bilinç” sanır. Bu en tehlikeli perdedir; çünkü bu hâl, şirk-i hafi (gizli şirk) tehlikesidir. “Nefsini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23)

Maalesef bu ruhbanlık işi çok riskli bir iştir. Yani anlaşılan bazısı burada büyük bir hata eder. Ruhbanlık, insanı ibadet görünümü altında gaflete sürükleyebilir. Çünkü benliğini yok eden, Allah’ı dahi “kendi iç sesi” sanabilir. Hak yol, ruhbanlık değil; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolu olan tevazu, ibadet, hizmet ve teslimiyet yoludur. “Ümmetimin orta yolu, kurtuluş yoludur.” (Hadis-i şerif)

Dinde ruhbanlık yok derken, sanki ruhbanlık yoktur derken âlimler yoktur manasına alıyorlar. Hayır, İslam’da âlimler vardır ve âlimler de ruhban değildir. Ruhbanlık “dünyayı terk”tir; ilim ise “dünyada Hakk’ı bulmak.” Âlim, ruhban değildir; o, ilimle amil kuldur. Gerçek âlim, dünyayı değil, dünyadaki ilâhî düzeni okur. “Allah’tan ancak âlim olan kulları korkar.” (Fâtır, 35/28)

Ruhbanlık, yani benliğini ortadan kaldırma olayını yapanlar ve bunu insanlara ilka edenlerdir. Bu da işte Allah’ın insan için istemediği bir husustur. Ama her nedense bu olay insana çok tatlı geliyor ve bir çok insan da bu yola tevessül ediyor.

Ruhbanlık, nefsin gizli hilesidir; çünkü nefis, “ben yok oldum” diyerek yine varlığını ispat eder. Bu yol tatlı gelir, çünkü kişiye “özel” hissettirir. Oysa tasavvuf, ayrıcalık değil yoklukta huzur bulma ilmidir. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” (Hadis-i şerif olarak rivayet edilir)

Oysa ki Allah’ın 99 ismi vardır ki, bunları ihsa eden cennete gider. “İhsâ” (saymak, bilmek, yaşamak) demek; Allah’ın isimlerini sadece ezberlemek değil, kalpte tecellî ettirmek demektir. Her isim, benliğin bir perdesini aralar. “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim bunları ihsâ ederse cennete girer.” (Buhârî, Da‘avât 68)

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Kur’an vahyini kendi enfüsünden almadı. Ona afakından kendisine gelen ve görünen bir melek vasıtasıyla öğretildi. İşte bu olay, nübüvvetin hakikatini özetler: Kur’an, Peygamber’in iç sezgisi değil, Allah’ın vahyidir. Melek (Cebrâil), afaktan gelen ilâhî vahyin aracısıdır. Bu da vahyin kaynağının kul değil, mutlak Rab olduğunu kanıtlar. “Onu Rûhu’l-Emîn indirdi.” (Şuarâ, 26/193)

Miracı da Burak’la ve diğer vasıtalarla gitti, tayy-ı mekânla gitmedi. Miraç, bir rüya ya da zihinsel seyahat değil, hakikî bir yükseliştir. Bu yükseliş, Allah’ın kudretiyle gerçekleşmiş, fakat sebep zinciriyle tamamlanmıştır. Tayy-ı mekân (mekânsızlıkla gitme) değil, hikmet düzeniyle yükselmedir. “Subhâne’l-lezî esrâ bi abdihî.” (İsrâ, 17/1)

Eğer tayy-ı mekânla gitseydi hicrette Mekke’den Medine’ye bir anda giderdi. Bu tespit, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beşer oluşunu hatırlatır. O, mucizevî olaylar yaşadı ama beşerî sınırlar içinde yaşadı. Çünkü ümmetine örnek olmak için yeryüzünde kul olarak yürüdü. “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim.” (Kehf, 18/110)

İslam’ın temel esaslarına bâtınî manalar vermek ve İslam’ın şeriatını arka plana atmak, şeytani bir oyundan öte değildir. İslam’da bâtın (iç anlam) inkâr edilmez, ama zâhir (dış düzen) temelden kaldırılırsa iman dağılır. Şeriat, bâtının kabuğu değil, kalbin mihveridir. Bâtınîliğe sarılıp şeriatı küçümsemek, nefsi “hakikat kisvesiyle” azdırmaktır. “Kim Peygamber’e muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.” (Nisâ, 4/115)

Az tefekkür edelim ki, bâtın bir âlemde yaşamıyoruz. Zâhirde yaşıyoruz ve susayınca su içiyoruz, acıkınca yemek yiyoruz. İnsan hem zâhir (madde) hem bâtın (mana) âleminin bileşkesidir. Zâhir, imtihan sahasıdır; bâtın, idrak penceresidir. Yalnız bâtında yaşamak, varlıkla bağı kesmek; yalnız zâhirde kalmaksa ruhu kör etmek olur. “O’dur sizi topraktan yaratan, sonra bir takdir edilen ecel vardır.” (En‘âm, 6/2)

Aynı zamanda da ruhi birçok haz hissediyoruz. Yani madde ve mana iç içedir. Bu, insanın iki kutuplu yaratılışının ifadesidir. Ruh ve beden zıt değil, bir bütünün iki yüzüdür. Tasavvuf, bu ikisini dengeye getirir: Ruh, bedeni terbiye eder; beden de ruhun tecellisine mekân olur. “Sizi bir tek nefisten yarattı, sonra ondan eşini var etti.” (A‘râf, 7/189)

Bâtınî mezhebi vardır. Her şeye bir bâtınî mana verir. İslamı yaşamdan soyutlar. İşte bu çok büyük bir gaflet ve dalalettir. “Bâtınîlik” denilen sapma, Kur’an’ın hükümlerini sembolleştirip gerçek ibadeti terk etmektir. Bu, hakikati değil, vehmi büyütür. Hakikî bâtın, zâhirin iç yüzüdür; zâhiri terk etmek değil, onunla Hakk’ı görmek demektir. “Namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45)

Eğer her şey bâtınî olsaydı, neden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bilfiil amellerde daim oldu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), zahir amelleri asla terk etmedi; çünkü ibadet, bâtının aynasıdır. O, ilmin zirvesinde olduğu hâlde namaz kıldı, oruç tuttu, zekât verdi. Demek ki bâtın, amelsiz olgunlaşmaz. “Andolsun ki, sizin için Allah’ın Resûlü’nde en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)

İşte tüm bu hususları iyice tefekkür edelim ve şeytanın oyununa gelmeyelim. Şeytanın en sinsi oyunu, ibadeti mânasız, mânayı ibadetsiz göstermektir. Tefekkür, kalbi koruyan bir kalkan; ibadet, onu besleyen bir nefes gibidir. Gerçek seyr, bu ikisinin birliğidir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size kötülüğü emreder.” (Bakara, 2/268) “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz.” (Zuhruf, 43/36)

İslam denge merkezini hatırlatır. Hakikat yolcusu, bâtının cazibesine kapılıp şeriatın nizamını kaybetmemelidir. Çünkü zâhirsiz bâtın, köksüz bir ağaç gibidir. Gerçek marifet, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin gösterdiği bütünlükle yaşamaktır: kalpte tefekkür, bedende amel, dilde zikir, hâlde teslimiyet.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûle itaat edin ve sizden olan idarecilere de.” (Nisâ, 4/59) Bu, zâhirde düzenin, bâtında teslimiyetin gereğini bildirir. “İman edip salih amel işleyenler için büyük mükâfat vardır.” (Mâide, 5/9) Amel, iman nurunun kanıtıdır. “İlim, amel etmeden söylenirse, delil aleyhinedir.” (Hadis)

Bâtınî söylem, zâhirî eylemle desteklenmedikçe boşlukta kalır. “Ben kuluma zannı üzereyim.” (Hadis-i kudsî) Kişi, dengesini zannında kaybederse hakikatten uzaklaşır. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra‘d, 13/28) Gerçek bâtınî hayat, zikirle yaşanır; şeriatla korunur.

İşte tüm bu hususları iyice tefekkür edelim ve şeytanın oyununa gelmeyelim. Tefekkür (derin düşünce), iman ağacının köküdür. Şeytanın en büyük hilesi, kişiye ilim gibi görünen bir sapmayı süslemektir. İnsanın benliğini ya aşırı büyütür, ya da tamamen yok ettirir. Oysa nefsin kemali, benliğini terbiye ederek Hakk’a yönelmesindedir. “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın.” (Bakara, 2/208)

Zira Allah’ın dini ölçü üzerinedir. Ölçüsüzlük sapmanın kendisidir. İslam, “mizan” dinidir. Her şeyin bir ölçüsü vardır: ibadetin de, tefekkürün de, aşkın da. Ölçüsüzlük ise bâtında hezeyan, zâhirde isyandır. Allah’ın dini, aşırılıkla değil, dengeyle yaşanır. “Biz her şeyi bir ölçüyle yarattık.” (Kamer, 54/49)

İşte bu dengeyi kaybedenler, bâtını öne alıp şeriatı terk ederler, zâhiri öne alıp ruhu unutanlar da maddeye saplanır. Hakikat yolu, ortadadır. Zâhiri terk eden kuru bir bâtıncı, ruhsuz kalır; bâtını terk eden kuru bir zahirci, kabukta kalır. İkisi birleştiğinde “insan-ı kâmil” doğar. “Sizi dengeli bir ümmet kıldık.” (Bakara, 2/143)

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu dengenin bizzat kendisidir. Onun yolu ne yalnız zâhir, ne yalnız bâtındır; ikisinin tam ortasıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), zâhirde kul, bâtında Hak nurunun aynasıdır. Onun yoluna “Sırat-ı Müstakîm” denir; çünkü o yol, ne ifrat ne tefrittir. “De ki: Benim yolum budur; ben Allah’a basiret üzere davet ederim.” (Yusuf, 12/108)

İnsanın yaratılışındaki sır da budur: benliğini yok etmek değil, Allah’a aynalık edebilecek kıvama getirmektir. “Yokluk” Allah’a varmanın değil, nefsin hâkimiyetini kırmanın adıdır. İnsan, benliğini Allah’a hizmet eder hâle getirdiğinde, O’nun nurlarına mazhar olur. İşte buna “abdiyyet” denir; kulluğun en yüksek makamı. “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Gizli hazine, insandaki bu aynalığın merkezidir. Allah o hazineyle tanınır, o hazineyle tecellî eder. Gizli hazine, Allah’ın nurundan bir “latîfe”dir. Her insanda bu nurdan bir pay vardır; işte bu pay, “kalb-i münevver”dir. O kalp saflaştıkça, Allah’ın isimleri orada cilvelenir. Bu yüzden denmiştir ki: “Kalp, Rahman’ın nazargâhıdır.” “Allah, iman edenlerin kalplerine sekîne indirir.” (Fetih, 48/4)

Bu nedenle Allah insandan seyir etmez, insanın seyir etmesini yaratır. Bu cümle, tevhid akidesinin özüdür. Allah seyir etmez, çünkü seyredilen O’nun ilmindedir. Seyreden insandır; ama o seyri de Allah yaratır. İnsan, Allah’ın ilminde seyredendir, fail değildir. “O, yaratan ve yaratmayı sürekli yenileyendir.” (Yâsîn, 36/81)

İnsanın benliği, Allah’ın emaneti; seyrin kendisi ise, Allah’ın kudretidir. İnsana verilen benlik, emanet-i rubûbiyedir. Bu benlik, insanın kendini bilmesi içindir; “kendini bilen, Rabbini bilir” sırrı da bu noktada tecellî eder. Seyr ise, Allah’ın fiilidir; kul sadece şahitlik eder. “Sana düşen, yalnızca tebliğdir.” (Âl-i İmrân, 3/20)

İşte bu sebeple insan benliğini korumalı, ama benliğe sahip çıkmamalıdır. Çünkü benlik sahiplenilirse put olur; korunursa nur olur. Bu, tasavvufun kalbidir: Benlik emanet olarak taşınır, sahiplenilmez. Çünkü sahiplik iddiası şirk doğurur. Ama benliği korumak gerekir; zira o korunan alan, Allah’ın sanatının aynasıdır. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Müslim, İman 147)

İslam’da benliğin korunması, Allah’a hizmet için varlığın diri tutulmasıdır. Bu yüzden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz benliğini ortadan kaldırmamış, Allah’a teslim etmiştir.

Gerçek teslimiyet, “yokluk”ta değil, “bilinçli kulluk”tadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), benliğini Allah’a feda etmiş, ama benliğini inkâr etmemiştir. O, kul olarak en yüce makama yükselmiştir. “Subhâne’l-lezî esrâ bi abdihî” “Kulunu yürüten Allah ne yücedir.” (İsrâ, 17/1)

Ruhbanlıkla elde edilen haller değil, Resulullah’ın sünnetiyle elde edilen haller kurtarır. Sünnet, Allah’ın seçtiği dengenin yoludur. Ruhbanlık, aşırılıktır; sünnet, istikamettir. Ruhbanlık “ben yokum” der, sünnet “ben Allah için varım” der. Kurtuluş, sadece sünnetin izinde yürümekte gizlidir. “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1)

İşte insan, Allah’ın kendisinde yarattığı bu seyrin farkına varırsa, hazineyi içinde bulur. O hazineyi bulan, artık Allah’ın nazarında seyr eyleyendir. Bu noktada seyr, artık “seyr fillah” makamına dönüşür. İnsan, Allah’ı dışarıda değil, kalbinin derûnunda bulur. Bu hâl, marifetullah kapısının açılmasıdır. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 2/115)

İşte bütün bu anlatılanlar, bir tek gerçeğe çıkar:
Allah insandan seyir etmez, insan Allah’ın ilminde seyredendir. İnsan, Allah’ın nurundan bir damla olarak, kendi varlığında Hakk’ın sanatını görür.

Benliğini terbiye ederse aynalık kazanır; benliğini yüceltirse perdeye dönüşür. Gizli hazine, insandaki nurun hakikatidir. O hazineyi bulmak, Allah’ın seyir sırrını anlamaktır. O zaman kul, kul olarak kalır ama Hakk’la bakar, Hakk’la duyar, Hakk’la yaşar.

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4) İnsanın yaratılışı, Allah’ın nuruna aynalık eder. “Kim Benim veli kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim.” (Hadis-i kudsî) Allah’ın velileri, O’nun nurunun yeryüzündeki şahididir. “Kalp Rahman’ın nazargâhıdır.” (Hadis) Gizli hazine, kalpteki nurla görünür. “İman edip salih amel işleyenlerin kalplerini Allah hidayete erdirir.” (Teğâbün, 64/11) Hidayet, bâtınla zâhirin birleştiği noktadır. “Sakın Allah’ı unutan ve Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşr, 59/19) Benliğini kaybeden, Rab’bini kaybeder.