“Perde kalkınca ne sen kalırsın ne de ben” sözü günlük kullanımda kullanıldığı gibi, perdeyi kaldır herkesi yok et anlamında değildir… Ya nedir???
“Perde kalkması”, yok oluş değil, idrak perdesinin aralanmasıdır. Bu söz, varlığı silmek değil, varlığın ardındaki birliği fark etmektir. “Sen” ve “ben” kalktığında, sadece “HU” kalır. “Her şey helâk olur, ancak Allah’ın Zâtı bâkî kalır.” (Kasas 88)
Sorunun özü budur: “Perde kalkar mı?” demek, “Benlik ortadan kalkar mı?” demektir. Bu hal, ne tamamen silinmek ne de varlık iddiasını sürdürmektir; bilakis “ben”in Hakk’tan kendisinden yaratılmasını dilediği seyre erip “HU” olarak temaşaya ermesidir.
Olay şu… Hakikat yolculuğu, soyut hakikati somut dile sığdırma çabasıdır. “Olay şu…” ifadesi bile bir perdeyi aralamaktır. Çünkü perde, zannın kendisidir. Her kelime, idrak perdesine bir dokunuştur.
İnsanın iki yönü vardır; biri gündelik dil, diğeri ise içsel dili. Gündelik dil, maddeyi anlatır; içsel dil, manayı. Zahir diliyle hakikat anlatılmaz, çünkü o dil gölgelerle konuşur. Hakikatin dili sessizliktir. “işte onun için sus! Çünkü senin dilinle Hak konuşmaz, Hak senin susuşunla konuşur. Ve seyrin planı önünde canlanır.
Kendi aramızda kullandığımız dili, kendimizle Allah arasında kullandığımızda, olay anlaşılmaz oluyor. Çünkü insan dili mahlûktur; Allah’a dair kelimeler ise mahlûk anlamlar taşıdığında perde kalınlaşır. O yüzden hakikat dilinde konuşmak, kelimeleri arındırmakla mümkündür. “Allah’ın misli hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 11)
Zira, Allah’ın misli dengi benzeri yoktur ki insan üzerinde verilen şemalardan yola çıkıp onun ne olduğunu çözelim. Hakikat, benzetmeden münezzehtir. İnsan, kendi gölgesine bakarak Güneş’i tanıyamaz. Bu yüzden akılla değil, kalple bilinir. “Gözler O’nu idrak edemez, ama O gözleri idrak eder.” (En’âm 103)
Madem öyle, o zaman olaya başka bir perspektif ile bakmak zorundayız… Bu “başka bakış”, kalbin bakışıdır. Kalp, gözün göremediğini görür. Kalp gözüyle bakan, perdelerin ardını seyretmeye başlar.
O da şu… Hakikati açıklamada bu “şu” denilen şey, hakikat nurudur. Söze sığmaz, işaretle anlatılır. “O da şu…” diyen arif, aslında “Söyleyemem ama hissediyorum.” demektedir.
Buradaki perde, kıyamette hesap anında azıcık aralanacak ve sonra bizim “ben”lik perdemiz tekrar inecek ve bu perde sonsuza kadar olacaktır.
Kıyamet anında hakikat bir anlığına görünür; sonra perde yeniden iner. Çünkü tecelli dayanılmaz bir ışıktır. İnsan o anda kendi hakikatini görür ama o hâlde kalamaz. “O gün bazı yüzler Rablerine bakıcıdır.” (Kıyâme 22-23)
Peki perde azıcık aralanınca ne olur? O anda kul, kendisini Rabb’ine karşı çıplak görür. Artık ne mazeret ne perde kalır. Gerçek hâliyle yüzleşir. Bu yüzden o anın adı “yevmü’t-teğâbun” yani “aldanış günü”dür. “O gün, sizi bir araya toplayacağı gündür; işte o gün, aldanış (teğâbun) günüdür.” (Teğâbun Sûresi, 64/9)
Burada “aldanış günü” ifadesi, kıyamet günü anlamına gelir. Çünkü o gün: Gerçeği dünyada göremeyenler aldandıklarını fark edecekler. Gerçek kazananların kim olduğu, hakkıyla ortaya çıkacak. Dünyada kazandığını zanneden, ahirette kaybedecek; dünyada kaybeden görünüp Hakk’a yönelen ise gerçekte kazanan çıkacaktır.
“Yevmü’t-Teğâbun”, benliğin perdesinin kalktığı andır. Kişi, dünyada zannettiği benliğiyle yaşar; ama hakikatte, o benliğin perde olduğunu ölünce fark eder. O gün, kul nefsin oyununa geldiğini idrak eder ve “keşke”lerle dolu bir pişmanlık yaşar. Arifler için ise bu gün, “aldanış değil buluş” günüdür; çünkü onlar dünyada perdenin inceldiği hâlde yaşamışlardır.
İşte o zaman kişinin nefsi ve nefsine uzanan rububiyet bağı arasındaki tüm sınırlar kalkacak ve kendi rububiyet dairesi ile Rabbü’l-Erbâb arasındaki tüm yanlışlıkları tek tek görecektir.
Nefs, kendi hâkimiyet alanında küçük bir rab gibidir. Fakat o gün, asıl Rabbin kim olduğunu görür. Rububiyet bağı, nefsin idaresinden Hakk’ın hükmüne teslim olur. “Mülk o gün Allah’ındır.” (Hacc 56)
Öylece nefsi karar vermeye başlayacak… Nefs, orada bahanesiz kalır. Her fiilini kendine itiraf eder. Aslında o anda hüküm verilmez; kişi kendi hükmünü kendi verir. “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak nefsin sana yeter.” (İsrâ 14)
Ben şurada doğru yaptım, burada yanlış yaptım derken, peygamberlerin hitabının Rabbü’l-Erbâb ile kişisel rububiyet alanının uyumu için olduğunu, uymakla kurtuluşun olacağını hayretle seyreder.
Peygamberlerin daveti, rububiyet uyumuna çağrıdır. Yani “Rabbinin ahlâkıyla ahlâklan.” Kişi bunu anladığında kurtuluşun sadece bu uyumda olduğunu görür. “Resûle itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ 80)
İşte burada benlik perdesi çok çok incelecek ama gene de kalkmayacak. Perde incelir ama yok olmaz; çünkü seyir devam eder. Seyredenin olması için benliğin izine ihtiyaç vardır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” (Hadis-i kudsî mânâsı)
Öylece hakkına razı olacak…. Hakikatle yüzleşen, itiraz edemez. Çünkü adaletin kendisini görür. Hakk’a razı olmak, perde arkasındaki nurun farkına varmaktır. “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön.” (Fecr 28) O zaman perde kalkması nasıl olur? Perde kalkmaz, incelir. Hakikate yaklaşan, perdenin ardını daha net görür ama perde hâlâ oradadır. Bu incelik “zâtî seyr” hâlidir.
İşte perde kalkması ancak zihnen bir seyirle kalkar ki, bu seyre “Zâtî Seyr Zevk Hâli” diyebiliriz. Bu hâl, akılla değil şuhûdla yaşanır. Seyr-i zâtî, Hakk’ın kendi varlığını kendiyle seyretmesidir; kul, bu seyrin sadece yansımasını tadar. Bu sadece bir zevk hâli olur ki, normal yaşantıda bunun karşılığı yoktur. Bu hâlin dili yoktur. Anlatan sustur, dinleyen şaşırır. Çünkü bu zevk, “tatmayan bilmez” hâlidir. “Bir anlık tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” (Hadis)
Çünkü insan benlik ile var edilmiş ve öylece seyir ediyordur. Benlik, yaratılışın şartıdır. Benlik olmasa, seyreden olmazdı. Bu yüzden benlik yok edilmez; terbiye edilir. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” (Hadis)
Hatta hatta Zâtî Seyr Zevk Hâlinde bile gene de benliği ile bu seyri yapmakta ve oracıkta seyreden gene kendisi, yani Zâtî Seyr Zevk Hâline eren insandır. Seyreden, yine kuldur; fakat kulda seyreden Hakk’tır. Bu hâl, “Hakk kulda, kul Hakk’ta” tecellîsidir. Fakat ikilik yine de bilinçte kalır; yoksa seyir olmaz.
Zira eğer benlik tümüyle yok olsa, zaten bu zevk hâlini seyreden de olmayacak. İşte bu yüzden, “fenâ” tam yok oluş değil, “bekâ”ya kapı açan dönüşümdür. Fenâ, benliğin gölgeye dönüşmesi, bekâ ise o gölgenin ışıkla birleşmesidir. “Her kim Allah’a yönelirse, O onunla beraberdir.” (Bakara 115)
İşte… Kıyamette bile, hesap için sadece bilfiil azıcık bir çekilme ile aralanacak olan perdenin tümüyle bilfiil kesret âleminden kalkması zaten muhaldir. Çünkü yaratımın devamı için perde gereklidir. Perde, tecellî sahnesidir. Eğer perde kalksa, sahne biter. “O, her an bir iştedir.” (Rahmân 29)
Çünkü zaten kalkarsa, yaratımın bir esprisi de olmaz. Zaten yaratım olmaz. Varlık, perdeli olmakla vardır. Perde kalksa, “kul” kavramı da kalmaz. Allah dilerse kaldırır ama o zaman seyir de biter. Yani velhasıl… Perde, hikmettir; hikmet, perdenin içindedir. Kaldırmak değil, inceltmek gerekir.
Bu seyr hâlini yaşayan da gene de yaratılan benlik olacağından, bu perdenin bilfiil kalkması mevzubahis olmayıp, böyle bir kalkışın olmasını düşünmek bile abesle iştigaldir. Hakikat, perdesiz idrak edilmez. Çünkü perde, yaratılışın merhametidir. Güneşin yakıcılığı gibi, doğrudan görmek yanmaktır. “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 286)
Kişi sadece Zâtî Seyr Zevk Hâlini yaşayınca, bunun zevkini hisseder. Bu hâl, bir anlık “Ben yokum, sadece O var” hissidir. Sonra tekrar perde iner ama kalpte o zevkin nuru kalır. Zikrullah kalpte bir tat bırakır, bu tat cennetin kokusudur. Acemi olup hakikatten bir nebze zevk edinip öylece seyredip marifete eremeyenler, aha buldum diyerek bu şekilde nidalar atacak. Hakikat sarhoşluğuna kapılan, hâli hakikat sanır. Gerçek arif, bulduğunu değil, kaybolduğunu söyler. “Kim kendini bilirse, Rabbini bilir.” (Hadis)
Ama mutlak bir şekilde olayın hakikatinin zevkine ve rengine bürünenler ise, halk içinde Hak ile olarak, her bir yaratılmışın hakkını vererek yaşamaya devam edecek. Gerçek arif, perdenin farkında olarak halk içinde Hak’la yaşar. Onun için artık kalkmış ya da inmiş perde yoktur; o, her hâlde Hakk’ı görür. “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Hadis)
Perde, yokluk değil hikmettir; kalkması değil incelmesi gerekir. Hakikat, benliksiz değil, benliği terbiye ederek idrak edilir. Zâtî seyr hâli, Hak’ta kaybolup halkta hizmet etmektir. Sekrde “ben” kaybolur, sahvda “ben” Hak’la bulunur. Perdeyi incelten zikir, perdeyi kaldıran ise ihlâstır.
Hakikat, perdeyi kaldırmakla değil, perdeyi anlamakla görünür. Kıyamet anında hakikatin perdeleri aralanmadan önce, dünyada benlik perdesini incelt. Zâtî seyrin zevkini iste ama o zevke bağlanma. Halk içinde Hak’la ol; çünkü hakikat, halkın hizmetinde gizlidir. Perde kalkmasa da bil ki, O perde arkasında seni seyretmektedir. Perde kalkmaz; çünkü perde, Hakk’ın sana olan merhametidir. Kalksa yok olurdun; inceldikçe Hak’ta dirilirsin. Her inceliş, seni O’na biraz daha yaklaştırır.