1501) İman kardeşliği başkadır. İnsanlık hakkı ise bambaşkadır. Her biri dokunulmazdır.
1502) Her hal ve şartta akıl, sonsuz idrakleri çözmeye yetmez. Çünkü beş duyunun ötesinde uzayıp giden hudutsuz bir deniz vardır. O yüzden muhtacız hem Kur’ana hem de Kur’anı beyan eden Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize.
1503) İmanın hakikatlerini akıl ile kavramak mümkün değildir. Çünkü akıl beş duyu ile görünen şeyleri birbirine bağlayarak sonuca ulaşır. Beş duyu algılanması mümkün olmayan şeyleri illa akılla tespit edeyim diyen kaybeder. Çünkü akıl eremediği için inkâra sapar. Akıl, kapasitesi dışında kalan şeyleri hissedemez ve aklı zorlamak akla zülüm olur. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin teklifi iman iledir. İman Allah’ı hissederek aklın alanına sokar. Cennet cehennem ve öldükten sonraki tüm hallerde öyledir.
1504) Her insanın aslına yakın kişinin hüviyetine, yani sanal benliğine ikiz ruhu vardır. Ama çoğu ikizini bulmadan dünyayı terk edecek. Bulanlar dahi bu dünyada ona ulaşamaz, sadece ondan istifade eder. Çünkü adı üstünde ikiz yani kardeş… Ama ahrette birlikte olacaklardır. Hatta bir ruh ikizi kendisini kontrol edemezse, ayrılığın üzüntüsünü yaşar. Ama kontrol edebilse çok istifade edebilecek.
1505) Bir insanı kaldırmak en büyük sadakadır. Bir insana destek verilir o kişi ayağa kalkana kadar. Kişi ayaklandıktan sonra kolundan tutmaya gerek yoktur. Ama ayaklanmadan iki kolundan tutup kaldırırsan, bıraktığın anda düşer. Ona iyilik yerine kötülük yapmış olursun. En büyük sadaka, bir insanı hayata hazırlayıp ayağı üzerinde durmayı öğretmektir.
1506) İnsan ile hakikati arasındaki merhale, yedi metrelik kuyuya benzer. Kuyu dibinde insan nefs-i emareden tırmanışa geçer. Kuyunun üstüne çıkan selametle safiyete merhaba der…
1507) İçki satan yerden alış-verişin dinen hükmü nedir? Haram diyen vardır. Helâl diyen vardır. İkisini diyen de hata eder. Helâl ve haram koyma yetkisi Allah’a aittir. Allah’ın haram ettiği, içkiyi alıp satmaktır. Allah demiyor ki; içki satandan bir şey alıp vermeyin. Kafamıza göre de helal ve haram demeyelim ki, bilmeden günaha girmeyelim.
1508) Hızır makamı öyle bir makamdır ki, o makama eren kişinin et kemik bedeni saydamlaşır. O makamın hakiki sahibi Hz. Hızır aleyhisselamdır. Onun için ölüm, İsrafil’in birinci sura üfleyişine bırakılmıştır. Dua için derin yönelişe erende, hızıriyet makamıyla ve dolayısıyla Hz. Hızır aleyhisselam ile iletişime geçebilir.
1509) Hızıriyetinle buluş, duan olsun hakka sunuş. Hızır bir makamın adıdır. Hz. Hızır o makam için yaratılan bir kuldur. O makam dua makamıdır. Özüne titizlikle yönelen o makamla buluşur. Yoksa Hızır, atına binen biri değildir.
1510) Her bir makam Allah’ın ilmindeki bir noktayı temsil eder. Hz. Hızır aleyhisselam şahsı, geçmişte yaşayan bir kişidir. Var olan Hızır makamına kadar çıkmıştır. Tıpkı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin makam-ı mahmuda kadar yükselmesi gibi… “Mesela diyelim ki…(varsayım) konuya yaklaşım için…” Eğer Hz. Hızır aleyhisselam hiç yaratılmasaydı gene de o makam olacaktı veya Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz hiç yaratılmasaydı, gene de makam-ı mahmud olacaktı. Ama o makama kadar yükselecek olan Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz yaratılacaktı ve o makamdan âlemleri seyir edecekti. Şimdi biz dua edip Hızır ile buluşalım derken, o makamla irtibata geçeriz ki, o makamla irtibata geçince, o makamın asıl ereni Hz. Hızır aleyhisselam ile de görüşebiliriz. Tıpkı makamı mahmudun seyrine dalanın efendimizi rüyasında veya zahiren evet zahiren görmesi gibi. Örneğin, tarihin derinliğinden gelen haberlere göre, efendimizin elini zahiren öpen kulların varlığı rivayet edilmiştir. Hakikatini Allah bilir.
1511) Duanın gerçekleşme noktasına Hızır denir. Makamın asli sahibi de adını bu makamdan alır. Dolayısıyla Hızır, bir şahsı manevidir. O manayı yakalayan onunla iletişime girer. Örneğin mazlum birisinin duası kabul olur. Yani mazlumun zihni öyle bir derin kuyuya girer ki Hızır’la iletişime geçer. Asli makamın sahibini ise, zihninin düşünce kurgusuna göre karşısında bulur. Aslında bulduğu da gene kendidir.
1512) Gel de gitme hacca… Her anımız gaflet ile kavrulur. Zihnimiz çoğu zaman gayrına kayar. Gözümüz yaratan yerine yaratılana döner. Gafletimiz başını alır gider. Hac tüm bu gafleti bir anda siler. Kabre kesinlikle gireceğiz. Kabrimiz bazen toprak altı, bazen su, bazen hayvan midesi, bazen de yanan bir toz kütlesi… Hayattaki kirli kayıtlarla birlikte… Sonsuza dek capcanlı bir ruh… Hac tüm bu kayıtları bir anda siler. Kurtulmak yerine haram edilene bulaşırız. Nefsin emrine boyun eğeriz. Sonsuz saadete sanki kör oluruz. Dünyayı ebedi sanırız. Hac tüm bu günahı bir anda siler. Cehennem günahkârı yakıp kavurur. Azap kalbin içine içine dokunur. Yüzün yanmasıyla sanki kişi gülen olur. Ruhun iflasına insan bizzat şahit olur. Hac tüm bu azabı bir anda siler… Kişiye kendisini takdim eder.
1513) İstediğin kadar ilmihalden muamelat kısmını tüm haşiye ve teferruatıyla öğren. Ne eline geçecek, kadı mı olacaksın? Arada sırada birisi hobi olarak bir şey sorar sonra gene bildiğini yapar. Sen ise biliyorum diye biraz hava atarsın. Bu arada nefsine biraz daha kibir yükleyerek yükünü daha da ağır edersin. Kardeşim ilmihalden muamelatın ihtiyacın kadarını al ve nefsine dön. Yoksa yazık edersin.
1514) Suyunu içip hayat bulduğu çeşmeye ihanet edip tahrip eden, tahrip ettiği çeşmeden mahrum kalır.
1515) Çok dikkatli olmalıyız. Şeytani düşüncelerden uzak durmalıyız. Biri der ki Kâbe benim içimde, kabeye gidip araba para yedirmem. Diğeri haşa Hak benim içimde namaz kılmama gerek yok. Bilmez mi ki, Hakka hülul olamaz. Nasıl ki, dışımdadır diyen hata yapıyorsa, içimdedir diyen de hata yapar. Hatta der ki Kur’an da namaz yok, Kur’an salat der. O da dua demektir ve zaten hayatım dua der. Ve daha nice saçmalıklar… Ve daha neler neler… Şeytan bir sağdan yanaşır bir soldan. Bir ileriden bir geriden. Bir alttan bir üstten. Baktı Kİ olmadı insanın içine girer. Çok dikkatli olmalıyız. Girdaplara kapılmadan hakka yürümeliyiz.
1516) İçten içe mırıldanıp diyelim ki… Ey haramı mesken edinmek isteyen nefsim… Seni, istek anının nefesinde boğarım ve atarım firkat ateşine… Öylece kısılır nefesin. İşte ayık olup nefsimizin bitmez ve tükenmek bitmeyen isteklerini, tek tek terk edip ateşe atıp yakalım ki, o istekler bizi sarıp yakmasın.
1517) “Ben ilim ehliyim, ilmimle erdim” demekle maksuda erişilmez işte… Bilfiil tasdik etmelisin her sözünü… Hayat fırınında pişirmelisin her kavlini… Yaşam platformunda hal edinmelisin her okuduğun ahval ilmini; işte öylece rabbine yürürsün.
1518) İman insanı ilimle bütünleştirir.
1519) İlme başlayınca… İlmi tahsil edince… İlimden icazet alınca… Tek gayen Allah rızası olsun. İşte o zaman kazanırsın.
1520) İlim hizmeti olsun maksadımız… Gayriye olmasın takatimiz.
1521) Hani denilmiştir ya “yeryüzü halifesidir insan”… Halife olunca acep başına kavuk mu takar.
1522) …İST …İZM gibi ekle isim alanlar, nereden bilsinler İSLAMIN muazzam ruhunu da onunla ruhlansınlar.
1523) İslam, aklı hür ve vicdani hür olan kulluğu icra etmek için sunulmuştur. Sadece ALLAH kulu olup hür olan kullara selam olsun.
1524) İkiyüzlü olup çiftetelli oynayan, oyununun içinde boğulacaktır.
1525) Peygamberler dışında hiçbir insan ismet sıfatına sahip değildir. Sakın ha sakın, söylenen her söze hemen doğru deyip kendinizi kayıtlamayın… Peygamberler dışındaki kulları “ismet”leyen gerçeğe ulaşmaktan mahrumlaşır. Biri, iki kelime doğru dedi diye her kelimesi doğru olamaz. İşte onun için kulları “ismet”leme.
1526) “Benim dinim bana, senin dinin sana” esası, kâfirlere söylenen bir sözdür. Sen birinin anlayışını din ve onun kitaplarını da kitabın kabul edersen… O zaman kelime-i şahadetini de ona göre uyarla. “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu” deyip dil üzerinde Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizi söyleyip, ama yaşamda onun sünnetini değil de, kafasına göre oluşumlar söyleyenin peşine takılırsan… Yok kardeşim öyle bir anlayış olmaz. Müslüman’ım dersen, yolum Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin yoludur dersen, yolunda olmak zorundasın. Ha Müslüman değilim dersen, o zaman ineğe dahi tapana diyecek bir şey yok. Sadece dini İslam’ı mubinin temel prensiplerini hatırlatılır ve dinlemezse, “leküm dinukum veliye din”, der geçersin.
1527) İpin ucunu kaçırtacak kişilerden uzak durun. Yoksa siz de ipinizi salıverirsiniz. Ne din kalır ne de iman.
1528) Rahatsız olmaz hiçbir insandan Allah’ı tanıyan kul… Hatta hatta ayetten ilham alarak yüzünü bile ekşitmez…
1529) Allah’ın kuvvet ve kudretinin bize yansıyan ve bizde dokuma yapan her bir şulesine ayrı bir isim verilmiştir. Bu şulelerden insan için mutlak olarak zihinde ve yaşamda diri tutulması istenilenler ise, 99 güzel isim diye bize sunulan El Esma-i Hüsna’dır.
1530) “Hakikat namazıymış ve hakikate geçen artık toplum içinde maruf olan namazı kılmazmış veya ister kılar ister kılmaz, kendi bilir” demiş, garibanın teki. Ne diyelim… O zaman Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz sizin bildiğiniz hakikati(!) galiba bilemedi. Vefatına kadar namaz kıldı. Hem vefatına kadar camide cemaatle namazını kıldı. Son birkaç gün hastalıktan mescide geçemedi. Ama evinde kıldı. Galiba hakikate(!) geçemedi de onun için namaza devam etti. Hakikat(!) dediğiniz bu ise, işte bu; olsa olsa şeytanın kulağa üfürmesi olur. Allah ıslah eylesin… Görmüş gibi yazdık… Çünkü biz iman ettik. İmanda şüphe varsa, o iman geçersizdir.
1531) Kıdem ve beka ile ezel ve ebed kavram içerikleri karıştırılınca, İlim ehli birçok konunun künhüne ulaşamaz oldu.
1532) Ey insan, duy lahuti sesi… Odur sende Rabbin nefesi… Et kemik bedenin zevki nefsin hevesi, senden yükselsin hakikatinin gür sesi…
1533) Allah, ilmini her kuluna bir bahane ile ulaştırır. Kişi ya uyanır, değerlendirir. Veya reddeder, bahaneye sığınır.
1534) Her birimize düşen; sırrına vakıf olduğumuz her bir şeyin hikmetini, sezdiğimiz kadar söylemek veya yazmak… Çünkü erdiğin ilim artık insanlık malıdır. Onu saklayıp sunmamak çok büyük bir vebaldir. Sonrası bizi ilgilendirmez. Herkes kendi yolunu seçmede özgürdür elbette…
1535) Sende ilimden bir katre varsa, sen bu katreyi saklayıp sunmazsan, öylece ölürsen… Kul hakkına girmiş olarak dünyadan göçersin.
1536) İlmi boş vakitlerine sığdırmak yerine, tüm dünyevi işleri boş vakitlerine sığdırırsan, işte o zaman doğru yoldasın… yaaaa…..
1537) Şeytan ile nefis, ilimle ilimleşmeni sana zaman kaybı olarak telakki ettirmek için savaş halinde hazır beklemektedirler. Sen de pusuda kal ve sakın yenilme.
1538) İlim Allah’ın en büyük sıfatıdır ki, en güzel boya ile boyanandan zuhur eder.
1539) İlim derken, maksadımız; genel halkın anladığı manada beş duyusal olarak keşfedilebilen bilim değildir. Bilime ilim adını takmakla; bilim, ilim olmaz. İlim, Allah’ın mutlak sıfatıdır ve bu sıfatıyla tüm yarattıklarını kuşatmıştır.
1540) İlim derken amacımız, seni sana sunan Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin Rauf ve Rahim desturuna götüren ilim şehrinin yapı taşlarıdır.
1541) Elbette eşine, çocuğuna ve evine hem kendine zaman ayıracaksın. Ama ilim yolunda ilimle hallenmeyi değil de bunları birinci sıraya bırakırsan, kaybedersin.
1542) İki kelime hak yolunda ilim öğrenmeyi zaman kaybı olarak telakki edersen, senin zaman kaybı olarak görmediğinle Allah seni imtihan edecektir.
1543) İlim isteyin… İlim öğrenme yolunda utanma olamaz… Çünkü ilim malımızdır ve insan malını isterken utanmaz.
1544) Ne varsa iman ehlinde var. Yeter ki önü açılsın.
1545) İnsan evladı çok değerlidir. İnsan evladını incitmek yakışık olmaz. Sakın ha haksızlık etme. Cennet ehli ile cehennem ehlini karıştırma. Biri noktanın nüktesi olmuşken, diğeri noktanın melezi olmuştur.
1546) İrfan insanı insan eder… İrfanı olmayan on üniversite okusa ne eder… Hatta on dalda Prof olsa da bir hiç eder.
1547) Kul Rabbinin sonsuz ilmi ile kuşatıldığını anlayınca… Onda kalmaz dert ve elem.
1548) Her insan, vicdanını yitirmeyen diğer insanlar tarafından çok sevilir. İnsanı ve insanlığı sevmeyen ise, vicdanını yitirmiştir.
1549) Her insan bir can… Ne olur can insanlar. Sahip çıkalım piyasaya çıkmasın canavarlar. İnsanlığı sömürmek isteyen haysiyetsiz tüccarlar. Almasınlar insanlarımızı, etmesinler heveslerine kurban. Ne olur yetkililer, insanlığı sömüren insan tüccarlarına göz açtırmasınlar. Ne olur anneler babalar, sahip çıkalım evlatlarımıza, onlara ulaşmasın canavarlar. Her insan hak yüzüne açılan bir pencere, bu zehirlerle kapanmasın yüzümüze ey can. Ey ehli irfan… Ne olur sahip çıkalım her an.
1550) İrfan ehli ilim ehlinden bir adım önde yol alır. Onlar marifette zengin oldular. Sonra ilim ve irfanı birleştirenler hakikatte mest oldular.
1551) İlham ilhamı doğurur… İlim derununda oturur. Bunun çıkışı da mülhime nefiste yol bulur. Daha öncesi karanlık olur. Daha sonrası ise kendi olur.
1552) İyilikler sırf Allah için yapılmağında değersiz kalıyor. En az bire on sevap oluşturmuyor. Dolayısıyla kişiye gerekli arınmayı da sağlamıyor.
1553) İhram Arap kıyafeti değil, Allah’ın giymemizi istediği ve onunla bizi pak etmek istediği takva örtüsünün somutlaşmış halidir. Kibirsiz ve mütevazi…
1554) Esas ilim sadırdan sudur edendir. Diğeri satırların dedikodusudur.
1555) Komik bir haldedir insanlık. Kimin kimin adına savaştığından haberi yok. Sakalım yok ki dinleteyim. Onlara açıklayayım ki ne olduklarını anlasınlar.
1556) Olayın mahiyetini çözemeyen, olayla ilgili iddia ortaya atamaz. Atarsa iftira eder.
1557) İsmin değişmesiyle müsemmanın içeriği değişmiyorsa, tüm amaç; çekici bir isimle halkı müsemmaya ulaştırmak içindir.
1558) İnsan sonsuzluk abidesidir. Bunu unutup dünyayı sonsuz sanır. Bomboş planlar yaparken halkın hakkına girer. Sonra iki metre yere bedeni terk eder. Kendisini sonsuz azaba duçar eder.
1559) İslam olmak ile İslam olduğunu zannetmek ak ile kara gibidir. İnanıyorsak uymak zorundayız… Uymuyorsak inançta veya itikatta bir sakatlık var demektir.
1560) İnsan fare değil ki terkibi sabit kalsın. Dolayısıyla oyunda sadece bir karakter olarak kalsın. Yoksa insanı ıslah çalışmaları gereksiz olurdu.
1561) Her şeyi Allah irade edip yapıyor, insanın elinde hiçbir irade yok diyene bir Osmanlı tokadı vurun. Deyin ki, Allah irade edip vurdu. Bakın tavrı ne olacak. Yoksa o da Allah’tan başka parça olup karşılık mı verecek. Allah hatırına komik olmayın ve varlıkları Allah yapmayın. Yoksa şirke girip müşrik olarak dünyayı terk edersiniz. Biliniz ki, Allah her günahı affedebilir ama şirki affetmez.
1562) İnsani ilişkilerden doğan münasebetler nedeniyle, konuşulan bir iki olumsuz cümle nedeniyle içinde bulunduğu ilim meclisini terk edenler, akan güzelliklerden mahrum kalırlar. Bu terki bile nefsi emmareleri onlara fısıldamıştır.
1563) İlim okumak, kişinin iki kelime dilbilgisi öğrenip ibare okuması değildir. İlim okumak, edep ehli olmaktır.
1564) Ey nefsim… Nokta olan ilme yaklaş… Sana ne ilmin dedikodusundan… “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” (Hz.Ali kv). Zaten cahiller çoğaltmıştı… Çoğaltılmadığı ana baksana… Belki kendinden haber alırsın.
1565) “Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de, hüsrana uğramıştır” buyurur. (Şems, 91/8-10)”. İşte bu âyet bize nefsi tanıtır. Kur’anı bir okusak var ya… İşte o zaman her şeyi çözeriz.
1566) Önce İslam’ı nefsimize ve nefsimizin merkezi olan kalbimize hâkim kılmalıyız. İslam ile hem hal olan insan, yakınlarını aydınlatmaya başlar. Tıpkı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz gibi. Üç yıl nebi kaldı. Üç yıl nübüvvetten sonra resul olup tebliğ ile görevlendirilirdi. Bu süre içinde nefsinde ve yakın etrafında aldığı ilahi vahyi deneyimleyerek uyguladı. Sonra da aldığı vahiy çerçevesinde, nefsinde uyguladığı evrensel gerçeklerle, tüm halkı donattı.
1567) İman kesin ve nettir. Asla ve asla şüphe kabul etmez. Allah’ın biz koruyacağız dediğini, “acaba gerçekten koruyacak mı” cümlesini dahi deyip, şüpheye düşmek imana dokunur. Tartışılması dahi imana dokunacak şeyleri münazara konusu etmek art niyetliliktir.
1568) İnsan ağzıyla kan kussa ama gene de kimseye muhtaç olmadan yaşasa, bu onun için en büyük bahtiyarlıktır.
1569) İşte iman, tüm vesveseyi bitirmek içindir. Müsbet veya menfi….
1570) Nefsi terbiyemizin yerindeliği için… İlmi münazaralarda inat olmamalıdır. Hak ne ise, o… Söylenen fikirlere gülmek yerine, haklılık payını analiz etmeliyiz. Haklı ise eyvallah demeliyiz. Haksız ise, hayır olay öyle değildir diye bilmeliyiz. Şeffaf ve net bir çizgide karar kılmalıyız.
1571) Her insan İslam fıtratı üzerine doğar. Demek ki her insan kendisini İslam’ın içinde bulmuştur.
1572) Eczacı da olsan… Hastalandığında ilacı kullanmazsan, iyileşemezsin. Dolayısıyla ilaç bilgisi hastaya yaramaz, O ilacı bizzat kullanmadıkça…
1573) İman başkadır. İslam başkadır. Beraber olarak kişide icra olursa, kişi hakikatinin tadına varır.
1574) İmanlı kişi, işçisini evladı gibi görür. Asla zulüm etmez. İmanlı işveren işçisine asgari ücreti verip, kendisi işçinin emeği sonucu elde ettikleriyle keyif sürmez. İşçisine kazandığına göre refah payı dağıtır. Müslüman zaten zulüm etmez ve zulüm görmez. Müslüman zaten işçisinin hakkını alın teri kurumadan verir. Müslüman zaten işçisini köle olarak olarak değil, iş arkadaşı olarak bilir. Eğer ki, bir kişi ben Müslümanım deyip aynı zamanda işçisine zulüm ediyorsa ve işçisinin hakkını yiyorsa, zaten İslam deryasının tadına varamamıştır ki… Biz Müslümanlardan bahsediyoruz… O yüzden 1 Mayıs Müslüman’a işlemez. 1 Mayısta bayram yapanlar, Avrupa’da zülüm altında ezilen ve köle olarak görülen işçinin ayaklanması ve belli haklara kavuşmasını kutlamasıdır. Müslüman bu haklara ve daha fazlasına 1440 küsur yıl önce kavuştu. Ve bayram olarak Ramazan ile Kurban bayramlarını seçti.
1575) kadar şartlanmıştı ki, her ilim anlatanı kendisine çağırıyor zannediyordu. Oysaki Mutluluğu ilimden aldık. İlmi sevgiden aldık. Sevgiyi huşudan aldık. Huşudan mutluluğa erdik.
1576) Evlenmek için eş arayanlar mallarına veya mevkilerine değil, imanlarına güvensinler… Öylece kısa zamanda aradıklarına kavuşurlar.
1577) İslam’a inanmanın dava adamlığı ile alakası yok diyeni Allah ıslah eylesin. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin hiçbir davası yok muydu? Davası olmasaydı; Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, insanlığın refahı için Hira’ya çekilip çözüm için tefekküre dalar mıydı? Davası olmasaydı; Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, Mekke’de çırpınır mıydı? İnsanların maddi ve manevi refahını sağlama yönünde hedefi olmasaydı; Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz; kendisine ve arkadaşlarına yapılan onca zulme ve işkenceye rağmen, Mekke’nin fethinde herkesi affeder miydi? İslam; hem nefsanî amel etmek, hem de enfüsi bir teveccühle insanlığın hayrı için odaklanmaktır. İnsanlığın selameti için kolları sıvazlamak, dava adamlığıdır. Davası olmayan kişinin ne kendisine, ne de insanlığa hiçbir hayrı kalmamıştır. İşte dava adamlığı, hakkı halk nezdinde seyir edip insanlığa hak yolunda en güzel şekilde hizmetkâr olmaktır. İşte bu din hadimliğidir. İşte insanlığa maddi ve manevi hizmetkâr olmak; din hadimliğidir ki o hal, her imanlı olan kişinin esas gayesidir. Din hadimliğine dil uzatan kişi; ne hakkı bilmiştir, ne de halkı tanımıştır. Davası olmayanı zaten ölülerden say gitsin. Çünkü mezardakinin hiçbir davası kalmamıştır.
1578) Kalbi irşat, bambaşka bir kuvvedir. Zahiri ilimlerin sunumuna benzemez. Zaten bunun tarifi yoktur. Lisana ve dile bakmaz hem hiçbir şeye sığmaz. Direk kalbi muhabbet ve sohbet doğar. Öyle, ben sen o hakız demekle de olmuyor bu işler. Olağan üstü haller ortaya koymakla da olmuyor, gerisi afaki ganimet…
1579) İlim yolunda şahsi şeyler değil, ilmi yollar sorulur. İlim yolunda olan yol arkadaşına; eriştiği mertebeyi sormak yerine, mertebeyi verecek yolu sorsa, daha çok istifade edilir. İşte öyle dost ne güzel dosttur.
1580) İman, geçmişindeki şakiden ibret alıp, gelecekte said bir yaşam inşa etmektir.
1581) İnsanda irade yok, verilene razı ol, söylemleri insanı köle etmek isteyenlerin uydurmasıdır. Öyle diyenlerin ayağına bas bakalım, ne kadar razılar.
1582) Akıl; ilahi muhabbet barındıran iman, ilim, huşu ve huzur ile yöneldiğinde; takılacağı bir nokta kalmayacaktır. Saf ve som sevda ile rabbine likasını tamamlayacaktır.
1583) Bak hele bak… İradesini kurda kuşa yem eden de çıkmış “ben oyum” diyor. Ya de git işine yaa.. Millete yoksun diye diye olayı bilmeyenin tüm iradesini yok edip köle ettiler. İraden var aziz kardeşim, yok diyene sakın aldanma.
1584) “Hep iyilik işlensin ve kimsenin kusuruna bakılmadan seyir edilsin” deriz… Ama biri bize dokunursa, onu dokuz köyden kovalarız. Çünkü tüm tavsiyelerimiz başkalarına. Kendimizi hep unuturuz. Aslında çok komik bir “iz” ile “iz”leniriz…
1585) Din-i İslam-ı mübine, “arap masalı” deyip aklın uydurduğu sözde bilimi esas sananlar; sandıklarıyla baş başa kalacaklardır.
1586) “Ey inananlar; seslerinizi, Peygamberin sesinden daha üstün bir tarzda yükseltmeyin ve onunla, yüksek sesle konuşmayın, birbirinizle konuştuğunuz gibi, sonra yaptıklarınız mahvolup gider de anlamazsınız bile. (Hucurat suresi 2)” Hadisi şerif paylaşıp altına (Hz. Muhammed sav) yazmak saygısızlıktır. O Allah’ın rasulüdür. Birbirimize hitap eder gibi ona hitap edemeyiz. Bu Kur’anın emridir. Ebep başa taçtır. Gönle miraçtır.
1587) İki kemik ve iki parça etin hesabıyla yaşamak, kişi için en büyük zulümattır. Sen et kemik beden içinde gözünü açan insansın. Ama bu et kemik beden değilsin.
1588) Tek yönlü iletişim ile murid-mürşid veya öğretmen-öğrenci ilişkisi olamaz. Eğer kişi yönelirse ve iletişim iki yönlü açık ise irşad ve talim, işte o zaman oluşur.
1589) İnsanları kendi ekolüne köle etmek isteyenler, “ya atalarınız hata yaptıysa” ayetinin hitabını iman ehline sunup, öylece iman ehlinin geçmişiyle ilişkisini kesip, keyfi ideolojilerini rahatlıkla enjekte ederler. Oysaki o ayet, kafirler için nazil olmuştu. İman ehli olan ceddimiz, hata etmedi ve sımsıkı dinine bağlıydı. Şimdiki sahte ekollerin çok büyük bir kısmı, İslam’ı olduğu gibi kabul etmeyip; işine geleni alır, işine gelmeyeni ise tevil ederler. Öylece kişiyi dinden ve imandan uzak ederler.
1590) İlmi muhteşem olan kişinin, seçtiği kelimeler de seçici olur. Yoksa dışı gibi içi de cıvık olup, ondan bir cacık olmaz olur.
1591) İnsan çok yönlü çalışabilen buzi kumaş türüne benzer bir makine gibidir. Hangi yöne çeksen gider. Sen kendini Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin yoluna çek.
1592) İşte gece ile gündüz birbirine karışmadığı gibi, iman ile küfür de birbirine karışmaz.
1593) İslam’ı kabul etmeyip inkâr edenler için cehennem rahmet değil gazap yurdudur. Lakin iman ehli olup günahlara batanlar için ise, günahlarını arındırıp cennete hazırladığı için de ilahi bir yokuştur.
1594) İlmin hakikatinden yüz çevirenler, ….izm uzantılarıyla oluşan isimleri veya başka başka kavramları kendilerine yaftalayıp, zihinsel saçmalıklarına sürüklenmişlerdir.
1595) Kendisini bilim adamı gösterip dinin insana işlenen derin analizinden mahrum olanlar, dini yobazlık olarak addetmişlerdir. Oysaki din; ilmin ta kendisidir. İlmin ne olduğunu bilmeyenler, aklın ürettiği bir kaç teoriyi ilim sanmışlardır.
1596) İslam derken; ne anlayacağız? Sırf zahiri bir yaşamı ön gören bir din mi? Ayetlerde zekâttan önce salât/namazın geçtiğini unutacak kadarda mı yol şaşırıldı? Mana giderse Kur’an bir KPSS kitabı gibi olur. Âlemlerin rabbinden gelecek ama bir test kitabı olacak. Öyle mi… Hakikatine yolculuğun olmadan sosyal bir varlığın hakkını vermenin bir değeri olmayacaktır. Çünkü hakikatine yolculuk senin rotandır. Tüm iyiliklerin ise rotana ulaşım için yakıtındır. Hedef rıza-i baridir.
1597) İki kelime öğrendi diye allame kesilen, kendisini kesmiştir. Kendisinden bahsedenden uzaklaş… Her söz ve fiilinde seni Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize götürene yaklaş… Odur yol bilen ve odur sana yoldaş.
1598) Garip ve çaresiz insan, daha kendi sıratını geçmemiş ki milleti sırattan geçirsin.
1599) İlim ehli olsun veya olmasın herhangi bir insana iftira ederek eleştiren, onun taraftarını da kendine taraftar etmek için bunu yapıyordur. Ama yolu bozuksa, bozuk olan yerler; sünneti seniyye çerçevesinde delilleriyle hatırlatılıp ikaz yapılır. Gayrı herhangi bir kişi hakkında yapılan her türlü nefsanî dedikodudan uzaklaşılır ki, hakka vuslat tamamlansın.
1600) İlmi derinlik deyip ilmine dalarken, dikkat et ki; içindeki gediklerin birinden düşmeyesin. Zira tüm derinliklerde türbülans bulunur.
1601) İnsan kurbağa değil ki buzlanıp çözüldüğünde canlansın. Buna ancak insan bedeninin maymundan geldiğine inananlar aldanır.
1602) İman, amelle buluşmak için kayıtsız ve şartsız şarttır. Sonra işlediğin amelle varılan hedefi ve amelin içeriğini yargılamaksızın hikmetini anlamak üzere aklı donatırsan, iman ve akıl birleşir. İşte buna ilim ile yürümek denir. Artık şeytan sana tuzak kuracak kabiliyeti kaybeder.
1603) İlmi olmayanın tüm bilgisi delikli sepette depolanan su gibidir. Sepet hep boş kalır. İlim, dindeki ahlakla ahlaklanmaktır…
1604) Sağlam itikadı artık, sağır olup ömrü sekseni geçen ve tüm yaşamını en ücra mezrada geçiren nineden öğrenme vakti geldi.
1605) İtikadını bozup sapıtan ve saptıranları Allah ıslah etsin de… İman ehlinin imanlarını bozmasınlar.
1606) İslam, kişiye vahdet denilen tüm varlığı birleme zevkini verme ilmi değildir. İslam, kişinin iradesiyle Allah’ın sünnetine teslim olma yoludur. Zaten teslimiyetini fiiline indirgeyene Allah, vahdetin tüm zevklerini yaşatır. Olayı bilmeden amelden uzak vahdetin zevkini zevk edinene ise, ölümden sonrasında hiç bir nasip yoktur.
1607) Bil ki her ilim veya öğreti nimete erenlerin yoluna götürmez.
1608) Tüm ilahi uyarılara rağmen inat edip uyanmayı seçmeyen, helak olup uyanmamak üzere dünyayı terk edip sonsuzluğa yolcu edilir.
1609) İlim bilgi yükü değil yaşam alanıdır.
1610) İn“şae” ile iradeyi birbirine karıştırarak ayetlere meal verip, sapık yol olan cebriyecilik mezhebine sakın kayma. Sonra yazık edersin…
1611) İslam’ı fırka fırka bölen tüm bölücülerin aksine bakış açımız şöyledir: Tek rabbimiz vardır ki, adı Allah’tır. Tek düzeni vardır ki, adı İslam dır. Tek kitap vardır ki, adı Kur’an-ı kerimdir. Tek lider vardır ki, adı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizdir. Onun sünneti yani sözleri ve fiilleri bizim için vazgeçilmez ana esaslardır. Tek kardeşlik vardır ki tüm iman eden erkek ile kadınlardır. Bunun dışında kendine özel ad takıp İslam’ı bölenin ve kafalarına koydukları isimlendirmeleri asla ve asla bizi bağlamaz.
1612) Karşındaki kişiye yaptığın her iyiliği; Allah’ın yaptığını bil ve kendini arada görme. Çünkü varlığın sadece bir gölgedir. Böylece yükselirsin… İşte bu Allah’ın sırlarından bir sırdır.
1613) Al şakiden ibret… Hayatı etme dünyadan ibaret… Her anına eyle hayret… Rabbine olma namert… İşte o zaman bırakırsın velayete namzet.
1614) İyilik yapmaktır senin kârın ve elindeki sermayen. O dur ancak varlığın, hakkadır tüm risalen… Öleceksin sen; yarın hazır ol ona binaen… Anla vaktin bu vakittir, senin piyasen.
1615) İlim kelime hazinesinden ortaya çıkmaz. Kelime hazinesi ilme göre şekil alır.
1616) İlim sonsuz olduğu için, ilim yoldaşlığı da sonsuzluğa uzanır. İlimde yoldaş olan aziz kullar, Allah’ın zatı için birbirini sevmiş olan kullardır. Hakkın rahmeti onları kuşatır.
1617) İlim ile bilimi sakın karıştırma. İlim oluştur, bilim ise doluştur.
1618) İmanın gerekleri akıl tarafından seyir edildiğinde, yani yakiyn senin kapını açıp sonsuzluk nazariyesini sana kazandırdığında, yani melek-il mevt sana göründüğünde, işte o zaman tövbe kapısı kapanacaktır.
1619) İslam’ı kendisine yol seçip, İslam gemisine yolcu olanda asla ve asla büyüklenme olamaz. Merhaba diyenin elini havada bırakmaz.
1620) İman edenler LA İLÂHE İLLELLAH diyerek Allah yanı sıra düşünülen her bir ilahı; LA diyerek ulûhiyet, rububiyet ve melikiyet alanından çıkarır.
1621) Şimdiki insanlar fıtratın teorik yanını anlatırlar da anlatımı yani sadece bilgisini deruhte ederler. Deruhte edilen bilgi ile kişide bir bilgi bankası oluşur. Bu bilgi bankasının sonucu toplumda doyum doruk noktasına ulaşır. Ama irfan yani fıtratullahın bizzat yaşamı olmadığı için, bir türlü gereken yaşam alanı oluşmaz. İşte onun için de teorikten öte pratik yaşam alanı elde edilerek çevremize deruhte edilmelidir. Yoksa bol bol seminer ve konferanslar verilir de, özlem duyulan yaşam alanı yaşamın vitrinine çıkamaz.
1622) Eskiler irfan ile örnek oldular. Tüm huyları deruhte ettiler. Çocukları fıtratullah yaşamı ile fıtratlandırdılar.
1623) “İslam’ı karaborsa edip insanlardan gizleyen kişilerin, dil ve dudakları kıyamet gününde ateşten makaslarla kesilip hor hakir olarak cehenneme atılacaklardır”, diye hadisi şerif işaret ediyor. Onun için; İslam’ı öğrenmek gayesiyle soranlardan hiçbir şeyi gizlemeden, bildiğimiz tüm hakikatleri olduğu gibi anlatalım.
1624) Ölen insan; kutbu-l irşat yönünde gelişip irfan ehli olarak yaşam alanında yer edinmişse, et kemik bedeninin ölümünden sonrada, yeryüzüne manevi himmet yayması devam eder.
1625) İlim yolunda elbette rekabet olur. Ama kıskanma asla olamaz. Kıskançlık girdi mi, kişiyi bitirir.
1626) İnsanlığa hayat hakkı tanımayana ilahi azap inecektir.
1627) Tam bir itminanı kalb hali zuhur etse, Aslan bile Kedi olur.
1628) Kim ki islam’ı sadece Kur’ana indirgese, o şarlatandır. İslam, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olmadan okunamaz. Sünnetullah ancak; peygamberimizin yaşam tarzı ile somutlaşır.
1629) Her fenaya ereni imanlı mı sandın? İman, sarsılmaz bir yönelişle Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize inanıp yaşamı öylece düzenlemektir.
1630) İman etmeyen kendi yanar. Allah azabı ise ekberdir ki daha çok yakar. Allah’ın dini hakkında, dinde olmayıp uyduruk ve yalanı din diye yayanı da o azap bulacaktır.
1631) İnsanların gönlüne fitne tohumunu ekmek isteyen ve insanları İslam’ın dillendirdiği şiarlardan uzaklaştırmak isteyen kişiler, Mina’daki şeytan büstlerine dil uzatıp Mekke’de şeytanın ne işi vardır derler. Var aziz kardeşim var… Hatta hatta Kâbe’nin içinde dahi şeytaniyet melekesi faaldir. Kâbe’ye yerleştirilen 360 putu ne de çabuk unuttuk. Oraya o putları yerleştirenler de insandı. Kâbe’de aynı Kâbe idi… Olayı bilmeyenlerin oyununa gelip hakikati inkâr etmeyelim. Hem olayı sulandıran fitne ehlinin seline kapılıp, sadık iman ehlinin kalbine şüphe tohumları ekmeyelim. Bunun vebali Allah’ın indinde azimdir…
1632) İman, aklın eremediği hususları -akla rağmen- güvendiği birine inanıp gerekli çalışmayı yapıp, yaşam alanına sokup, sonucu elde ederek aklın önüne sermektir. Kâfirlerin Müslümanlar üzerinde ilk yaptığı operasyon, ilim adamlarına güvenlerini yitirmek için itibarsızlaştırma operasyonudur. Çünkü ilim ehline güven yoksa, onların derin ilim ile insanlığa sunduğu aklın eremediği hususları, onlara güven olmadığı için yapışıp işlemez. Bu da kişiyi geri bırakır. Bu hususta en büyük operasyonlardan biri, yaşayan tüm ilim ehlini itibarsızlaştırıp onlardan uzaklaştırmak için, gereken telkin de bulunmalarıdır. Bir çiviye vururken bir de tahtaya vurup, sandviç yöntemiyle tatlı gösterip, arada ama deyip uzaklaştırırken, tekrar süslü gösterip fitne tohumunu dinleyicinin içine atıp, onun gönlünden ilim sahibine karşı olan güveni çekip alma oyunudur. Zaten güvenin kalpten çıkmasıyla iman havada kalır. İmanın havada kalmasıyla da akıl boşlukta kalır. Ve böylece kişi yutulmak için apaçık hedefte kalmıştır.
1633) İçki içenin aklı gittiği için o an imanı da gitmiştir. O halde ölen kişi imansız huzura varır.
1634) Kendine ilahi vasıfları veren kullara bakıyorsun ve hayret ediyorsun… Deve kuşu misali… Uç dersin deveyim der. Yük yüklen dersin kuşum der. Allah ıslah etsin.
1635) İnsanlar iki çeşit mutluluk narası atıp enerjilerini boşaltır. Ya ZAN’sal/bedensel veya ZEN’sel/ruhsal. Sen ikisinden zevk almayan ol. Uzaklara dalıp ötelerde olan âlemsizlik âlemi olan tanımsızlığın adamı ol…
1636) Geçici makam sahipleri ile sahte ülfet kurup dünyalığa göz dikenler, imanın tadını almayan acınası durumda olanlardır.
1637) İpin ucunu kaçırtacak kişilerden uzak durun. Yoksa sizde ipinizi salıverirsiniz. Ne din kalır, ne de iman.
1638) Çevresine emniyet dağıtmayanın; İslami kimliğe bürünüp, İslam’ın adını halk nazarında itibarsızlaştırmasına hakkı yoktur.
1639) İslam dininin, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile insanlığa açık ve net olarak anlatımı tamamlanmıştır. Dinde fakih olan âlimlerin yapacağı iş ise; günün insanlığının anlayıp seyir ederek uygulayacağı bir tarzda, hakikatleri sunmasıdır.
1640) İnsan yeryüzünde öyle bir halifedir ki, kendi öz tohum cevherini değiştirebildiği gibi, yeryüzünde var olan tüm varlıkların da tohumunu değiştirebilir. Örneğin, genetik kodlama değişimi… Veya sihir veya büyü ile ruhsal değişim…. Veya manevi himmet ile öze yaklaştırma desteği…
1641) İslam dini olan yaşam alanımıza göre ırk, dil, renk ve benzeri özelliklere dayalı ayrımcılığı şiddetle reddederiz. Hucurât suresinin 13. ayetinde de belirtildiği gibi, bütün insanlık bir erkek ve bir dişiden var edilmiş ve ama farklı farklı topluluklara ayrılmıştır. “Ey insanlar!” diye başlayan bu evrensel hitabın dikkat çektiği hususların başında gelen diğer önemli bir husus, farklı ırklara ve topluluklara ayrılmış olan insanlar arasında ancak takvanın diğer bir insana karşı bir üstünlük vasfı teşkil edeceğidir. Takvalığın miktarını da ancak Allah bilir. O yüzden kimseden ne aşağı ne de yukarıyız. Eşit kullar olarak yaşam mücadelesi veririz. Dolayısıyla bazı kişi veya grupların ırk, dil, renk gibi kişinin kendi tercihi ile sahip olmadığı bazı özelliklere dayanarak gerçekleştirdikleri dışlayıcılık, bu ayetin açık bir şekilde reddettiği bir tutumdur. Ayeti red eden ise, çoktan İslam yaşamından uzağa düşmüştür. Artık kurdun kuşun önüne yem olmuş veya ayıya azık olmuştur.
1642) İlme ulaşma yolunda anlayışına göre, kimi sana basamak yapacağına Rabb-ul alemin karar verir. Sen yürümene devam et. Gerisine karışma…
1643) İnsan renksiz ve mekânsız olandır. Saf ve som ol… Herkese rengiyle boyan, onunla ona destek ol.
1644) İlminde ve desteğinde samimi olan kişi; kimseye pabuç olmaz, hem kimsenin pabucuyla da yürümez. Zaten Allah onu yükseltir.
1645) Kişinin iman ettiği rabbini, izah edememe olayı şudur… İnsanlar bilerek ve yönelerek Allah’a inanır. Ama imanı, akıl ile beş duyuya indirip anlatmak ise, yetenek işidir. İşte onun için iman edenlerin büyük çoğunluğu; bu iman ettiği kalbi yapısını, izah edemez durumdadır. Bu durum, onun imansız olduğu anlamına gelmez. Bilakis onun kalbi, iman ve irfan ile doludur.
1646) Her gördüğünün hak üzere olduğunu görmen veya bilmen ayrı… Senin nimete erenler gibi hakka göre yaşaman ise apayrı… Biri iman iken diğeri İslam’dır.
1647) İslam; tümüyle insancıl olan değişmez ve değiştirilemez bir eda ile tüm âlemlerde nakşedilen Allah’ın tek dinidir.
1648) Amelsiz tüm ilim insana zihnen hayali bir yaşam olur. Lakin ruhunun derinliklerine nüfuz etmez. Tıpkı sanal gerçeklik gözlüğü takıp da hayalen bir şeyler yaşayan gibi. Fiziksel veya biyolojik olarak hiçbir şey yaşamamıştır. Gözlüğü takarak sadece zihinsel bir tatmin yaşamıştır.
1649) İslam’ın mihenk taşı insandır. Her insan bir âlemdir. Bir insanı öldüren tüm insanları öldürmüş gibidir. İnsana nefsi müdafaa dışında saldırı yoktur.
1650) İlim sadece satırdan okunmakla değil sadırda bulmakla oluşur. Ama sadırdakine ulaşmak için satırdan istifade etmek gerek.
1651) Sıfırdan tespit etmek zor olur, ama tarihin derinliğinin içinden gelen insanların, yaşam tecrübeleri sonucu yazdıklarından istifade etmek, kişinin yolunu kısa eder.
1652) Sen istediğin kadar ilmi cem et… Sonsuzluğa göre hiçsin… Yani kısacası cahilsin…
1653) İnsanları, yaşayan tüm mana ehlinden uzaklaştırıp ortada bırakmak; en nahoş prensip olsa gerek.
1654) “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. (Maide 90)” Şeytan işi olan pisliği yapan kişi, şeytan gibi pisliğe bulaşır. İşte ey nefsim… Tümünden arın ki, şeytaniyetten kurtulasın…
1655) Biz mecburuz ki, İslam’a uyalım. İslam bize muhtaç değildir. Allah dininin mutlak koruyucusudur. Kişi İslam’a uymayarak kendisini Allah’tan mahrum bırakır.
1656) Ey iman edenler! (Resul’e) “Bizi güt!” demeyiniz, “Bizi gözet!” deyiniz ve onu dinleyiniz. İnanmayanlara acıklı bir azap vardır. (Bakara 104.) Demek resul dahi çoban değildir ümmete. O sadece öğretmendir bize ve bizi gözetendir. Hani sınavda gözetmen olur ya. Öyle bir şey… Hata yaparsak uyarır. Doğruyu telkin eder. İnsanın en mutlu sona hazırlanmasına yardımcı olur. İnsanda akıl ve mantık vardır ve bu iki meleke ot diye yaratılmadılar ve bize verilmediler. Ot olmayalım. Koyun da olmayalım. İnsan olalım insan…
1657) Sidret-ül münteha ceberut âleminin taa kendisidir. Orada melekût bitmiş ve öz cevher ile halk buluşmuşlardır. Sıfat ve esmanın tekvinde buluşma noktasıdır. Hem tekvinin çıkışı ve melekût başlangıcıdır. Ötesi lahutidir. Geçişi insanın seyri için müsaadeye açıktır. Bu seyir ise, sana senden yakındır.
1658) Mana içre mana… Hak içre söz… Nur içre a’ma… Halk içre ima… Nerden bilsin garibim… Denizi vuslatı sunsun… Hak cereyan eder… Halk sukut eder… Muamma bir deniz… Gel de içre yüz… Yüzemez isen… Alamazsın yaldız… Kanımca kadarınca… Vuslat şuurda buluşunca… Arif anlar gibi… Şair hisseder gibi… Nakkaş nakşeder gibi… Ressam tasvir etti bile… Hakikat derundan öte… Sen derununu vardım bilme… Can bedende oldukça… Kan damarda dolaştıkça… Hakikat hakla seyir eder… Can ayrılınca… Ruh süzülünce… Şuurun yorulunca… Kalem kurumuş demektir… Allah isminin müsemması… Seyir eder halkı… İnsan isminin müsemması… Halk eder halkı… Sahibi hazineyi dizer önüne… Bu böyle biline… Resim olunca Allah kelamı… Görürsün o an cemalimi… Dünya bir handı… İnsan ona kandı… Ahirini unutup dert yandı… İkazları düzmece bilip… Narına daldı… Uzatıp giderken kelamlar… İnsanı kâmile selamlar…
1659) Subhanellah… İnsana şunu yap bunu yapma deniliyorsa, demek ki bir iradesi varmış ki, onun için deniliyor. Bazıları; insan iradesi yok dedikleri için, onlara kananlar da amelden geri kaldıkları için, üzüntüye boğuldular.
1660) İman ehlinin kalbinde asla kin ve nefret olamaz. Ama aynı çukura da; iki defa da aynı yerden düşmez.
1661) Her imam arkasındaki cemaatten mes’uldur. Cemaatin hatasını her namaz sonrası cemaatine anlatmak zorundadır. Yoksa vebalinden sıyrılamaz. Hem imam olacaksın, hem de ne halin varsa gör diyeceksin… Bu imam olana yakışmaz. İmam, cemaatinden ve özellikle de müezzininden sorumludur. Zira müezzin, cemaatinin münadisidir.
1662) İçki aklı götürür. Akıl yoksa imanda yoktur. Çünkü iman akıllıya teklif edilir. Dolayısıyla kişinin aklı başına gelene kadar sadece namaz değil, insanın hiçbir ibadeti kabul olmaz. Sadece sarhoşken karısının talakını verenin karısı boşanır. Kendisine ceza olarak… Aklı başına iade olunca ise, ibadetine geri dönebilir. Tabi dönebilirse… Gerçi dünya sarhoşluğu aklımızı almış… O ayrı mesele.
1663) Biri birine iftira içeren bir kelam etmişse, iftirası dolayısıyla içine hüzün iner. Bu hüzün seneler geçer de geçmez. Bak kalbine ve bu kelamın haklılığını gör.
1664) Tüm ilimleri satırlardan arayan sadırdan mahrum kalır. Oysaki kitabın sendin… Okuyucu da sendin… Güneş balçığa battı da doğumunu bekleye durdun… Balçığı ayıkla güneşine er. Yoksa zulkarneynin gelmeden karanlığından kurtulamazsın. Çöz işte mecazı bee kardeşim…
1665) Her ilmî yazıyı dünya siyasetiyle açıklamaya çalışmak, ilim erbabının meşgalesi olamaz.
1666) İlim ile kırk yılda erişilen yola aşk ile kırk günde varılır. Ama ilim ile erişilen yol bekadan yolculuk olup sonu huşu olurken, aşk ile erişilen yolun güzergâhı fenada olup sonu yokluktur. Tüm hayvanlar da fenada sonsuzluğa uzanıyorsa, yoluculuk için huşuyu değil de aşkı seçenler, aynı güzergâhta ilerleyenler ile sonsuzluğa uzanır. Sen beka ile yolculuk et ve huşu ile huzura var. İşte insanlığının icabı tam da budur.
1667) Aklını bir kenara bırakıp sırf iman ile âşık olanlar, hatayı görmez olurlar. Bu hal, Yusuf süresinin 30. Ayet gereği yerilmiştir. Lakin sonu ise, bin bir türlü eziyeti beraberinde getirse de, vuslattır. Oysaki istenilen, akıl dâhilinde ve imanın sonsuzluk nazariyesiyle her an vuslatın yaşanılmasıydı.
1668) Saygısı olmayanın ilimden de payı yoktur.
1669) İman ehline müşrik diyen şirk batağındadır. Aynada gördüğü kendisine müşrik demiştir.
1670) İslam diyarlarında ve Müslümanlar arasında İslam şiarları olan hususları kaldırmak için çabalayandan daha zalim kim vardır? Arıyorum da bulamıyorum…
1671) İçi aşure çorbası olanın dışı pilav da olsa sırıtır.
1672) Üçüncü göz hatta hatta belki de duymamışsınız duyun dördüncü veya beşinci göz… İman ve basiret olmadıktan sonra beş kuruş etmez.
1673) İman ile amel bir elmanın iki parçasıdır.
1674) Hayatını ipotek altına almak isteyenlerin ruhunu ipotek altına almazsan, “ip” gibi olur, “ot” gibi yaşar ve kendine bir şey “ek”leyemezsin.
1675) Zihinsel bir egzersiz.. Ben sende, sen bende… Dur dur; burada ikilik var… İkilikte teklik bulunamaz ki… Sadece O… işte bu düşünce zihinsel bir zevk halidir. Dışarında bunun bir geçerliliği yoktur. Yani dışarında sen sensin, ben de ben.
1676) İslam apaçık olandır. Zahiri ibadet, batını tarikat, evveli hakikat ve ahiri marifet olan Rabbul âleminin değişmez kurallarıdır.
1677) İslam dini rüya veya hayal dini değil, hayatın gerçek sikkesidir. Sahte sikkeler karşılık olmadan hırsızların bastığı paralardır.
1678) İman, güven ve teslimiyet kadardır. Güven, iman ve teslimiyet kadardır. Teslimiyet, iman ve güven kadardır. Gördünüz mü, birbirine bağlı olan üç kavram…
1679) İzzeti nefsi korumak bireysel olduğu gibi toplumsal yani kolektif olarak da mevcuttur. Korumayan kırılır…
1680) Mü’min halim olur… Ama izzeti nefsini korur.
1681) Doksan yaşında olup kulakları yarı sağır olmuş ninelerinizden temiz itikadı dinleyin. Onların itikadı en sağlam itikattır. Doksan yaşlarındaki yarı sağır ninenin anlattığı fitri itikat üzere derinleşen anlatımların doğru anlatım olduğunu bilin.
1682) İlim ehli olan insanlar birbirine tahammül edip eksikliklerini tamamlamak üzere bir mecliste toplansalar ve nefislerini ön plana çıkarmadan gerçekleri tartışsalar ve hakikatte karar kılsalar, meleklerin duasına mazhar olurlar.
1683) İlmin söylemi nefse gelir tatlı, ama yaşantısı gelir acı. Sen hakkı et baş tacı, hem yaşamında et hakikati aracı.
1684) İşkembesini doldurmak için kafa çalıştıranlar, burakla secdeye varıp refrefiyle buluşup miraç ile halveti nasıl bulsun ki…
1685) Miracı atmosfer tabakalarında bir gezinti sanan, zaten işkembe uğruna gününü gün eder.
1686) İlim yolunda olan talebelerin en büyük girdabı, öğrendikleri bir kaç mukaddimeyle kendilerini muallimlerinden daha üstün görme hissiyatlarına bürünme çabalarıdır. Gerçek muallimler alçak gönüllü olup tüm üstünlük taslama kabiliyetlerini yerle yeksan etmişlerdir. Zira kişisel duygu bazında, “tüm önde olma hissiyatları” şeytani olup, kişiyi mutlak teslimiyetten uzaklaştırır. Ayrıca şeytani hissiyat, yanlış bilgi yönelimleriyle itikadı konularda da talebeyi yönlendirip asli hedeften uzağa düşmesini hedefler. Öylece onları asli vazifelerinden geride bırakır.
1687) Eski âlimlerimiz bize Allah’ın yaratım fıtratında ve var oluş düzeninde olması gereken her şeyi kendi zamanlarının lisanıyla söylediler. Bizim üzerimize çöreklenmek isteyenler, önce eski âlimleri itibarsızlaştırdılar, sonra da saldırdılar. Oysa her şey anlatılmıştı. Tek lider Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizdi. Bize seçilen isim ise İslam idi.
1688) Eskiler demişler ki, ilim iki kişi arasında oluşur. İlim partnerini bulup ilmin derinliklerine doğru kulaç açanlar, nasiplilerin taa kendileridir. Dolayısıyla ilim de partnerini bulan kişiler… Cennete adım atmıştır. Her biri ayrı diyar da olsa da…
1689) Bizden görünen yani hüviyetimizden yansıyan her manaya bir isim takmışız kendimize göre. Örneğin hastalığı tedavi edip insanı rahatlatan manayı şafii olarak isimlendirmişiz. Gelen rızık taksimatını görüp rızkın ulaşmasını sağlayan manaya Rezzak demişiz. Her isim böylece isimlendirilmiştir. Başka dillerde başka isimlerle anılmışlardır o hüviyetin yansıttığı manalar. Hüviyetin yansıttığı manalara en orijinal isimler Arapça da konulmuşlardır. O yüzden de, Arapçaya a”rab”ça denilmiştir. Allah ahir zaman ümmetine, en mükemmel dilde hüviyetinden yansıyan yani kendisinde yarattığı manalarına orijinal isimlerini öğretmiştir ki, bu ümmet o isimlerin zikriyle zirveye kadar çıksın.
1690) Hz. İsa aleyhisselam, kendisine ihanet edecek kişiyi çok iyi tanıyordu. Hem de hain, onun sofrasını paylaşıyordu. Çünkü sofrasında bulunması gerektiğini de biliyordu. Zamanı gelince ise, her haini perçeminden yakalayacak olanı seyir halindeydi. Çünkü Hz. İsa aleyhisselam, teşbihte en uç kenarın izahını yapan ve öylece insanları şirke girmemeleri için gerekli izahların yükseldiği makamı temsil ediyordu. Bunu fark edemeyenler, Hz. İsa aleyhisselama tanrının oğlu dediler. Öylece ifrat ve tefritte kalarak gerçeğe eremediler.
1691) Dolunay molunay hikâye… Her şey kişide başlar ve kişide biter. Az iradesini kullanan kişinin, Ay ve burçlar dahi hükmüne girer. Çünkü tüm evrenin mikrosu kişide mevcuttur. Nasıl ki oda kadar büyük olan bilgisayar ile dizüstü bilgisayar aynı işi yapar… İnsan ve evrende öyle… Evren koca bir bilgisayarsa… İnsan aynı bilgisayarın mikrosudur.
1692) Cenab-ı Allah insanı tarif ediyor… “Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım” Bu sırrı ortaya çıkarmak için, insanı kendi suretinde yarattı. Bir tutam nurunun derununda ve zahirinde oluşturduğu nakış ve dokumalarıyla; İlâhi Esmaların Vahdetten kesrete açılan kapıdan, tüm işlerinin bir araya gelmesiyle ve kendisine sonsuzluk ruhunu işlemesiyle, İlâhi mana perspektiflerin insani kişilikle birleşmesinden dolayı, “kendi suretimde yarattım” buyruluyor. Esmaların tümünün insani kişiliğin şablonunun çizilmesinde toplanması, insanın tüm duygusal yani içsel şeklini meydana getirir. Yani batından zahire insani şekil alarak, et kemik bedende bürünülen yapı, insan oldu. Ve insan şeklinde görünüp yeryüzünde halife oldu… Yunus söyler ya… “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” Gül tohumunun batınında, yeşil renk ve koku vardır. Gül açtı mı zahir olur. Tohum yok olur. Amma gül de yine evvel ki tek batın var… İnsan da aynı… Yok iken var olduk. İçindeki yok mu oldu? Bunu niçin düşünmüyorsun? Utanmak lâzım… Bu mukaddes muhafazanın içine (HAY) ile yayıldı. “Nûr-u Resûl” ile “HAYyı” donattı. Ve cesetle bunların arasına gönül denilen güzel nesneyi koydu. Birçok cihazla süsledi. Göz, kulak, tad, koku, his uzuvlarıyla Esma-I Hünsa’nın tecelli menfezlerini açtı. Buralardan harfsiz, sessiz, sözsüz, kelâmını sevk ederek konuştu. “Semi’ı” ile işitti ve işittirdi… “Bâsir” ile gördü ve gördürttü… İlâ âhir… O halde gönlün elinden tuttu. Bunun kademelerine Resûlleri oturttu. Bunların hepsini muhtelif mâsiyetlerle gizledi. Bu perdelerin arkasındakini göstermek istemedi, siz bulun dedi… Fakat bulmanın yollarını da öğretti.
1693) İhlâs süresi; Kur’anın en müciz sürelerin başında gelir. Sondan başa doğru her âyet bir önceki kelimeyi açıklar. şöyle ki… “قل (kûl) deki” “هو (hu) O mutlak zata işaret eder.” “الله mutlak zat” bu ismi bize ayna yapmış yani kendine özel isim seçmiştir. “احد (ehad) bir-tek” tir. “الله الصمد (Allahu samed) Allah samedtir” yani bize kendini Allah ismiyle tanıtan zata ne bir ekleme ne de bir eksilme olmaz. “ لم يلد (lem yelid) Allah ikinci bir varlıktan türememiştir”. “ولم يولد (velem yuled) Allah’dan ikinci bir varlık türememiştir” “ولم يكن له كفوا أحد (velem yekün lehu küfüven ahad) onun dengi misli benzeri yoktur” dolayısıyla bir-tek tir.
1694) İlim iki ucu ifade eder. Rahmani olana ulaşıp insanlığa seren, kıyamete kadar pozitifinden (sevap) alır. Şeytani olana ulaşıp insanlığa seren, kıyamete kadar negatifinden (günah) alır.
1695) İlim eskimez, bilim eskir. O yüzden ilme ulaşıp insanlara ulaştıranlar, süresiz sadakaya yani sadaka-I cariyeye imza atarlar.
1696) İnsan güzeldir ya… Kıyılır mı insana? Çanakkale şehitliğinden sadece 100 yıl önce… Tüm ümmet olarak tek millettik. Rasul yolunu terk edip tefrikaya düştük. Düştük düşeli zulüm bitmedi… Milyonlarca insan katledildi. Şimdilerde artık unutulan; sadece İran ve Irak savaşında 1.500.000 kişi katledildi. 1.5 milyon ne demek ya.. Şimdi dedelerimiz mahzun mahzun bize bakıyorlardır. Ve sonrası saysız ölüm ve hala ölüm, hala ölüm…İşte tefrikanın sonucu ey kardeşim…
1697) Zaten tüm mesele inanma kuvvemizin çok çok zayıf olması ve her ulaşan ilme şüpheyle bakmamızdandır. Sanki mübarek olan iman melekesini doğuran ilahi kapı kapanmış gibi. Bu konu bir türlü anlaşılmadı gitti…
1698) İslam Allah’ın mübarek dinidir. Evvel’den sona kadar tek ve değişmez ilahi fıtratın ve yaratım düzeninin adıdır. İnsan da bu ilahi fıtrat ve yaratım düzenine tabidir. Kur’an ile Allah, bu yaratım fıtratında ve var edilen düzeninde insanı ilgilendiren kısmı, insana talim etmiştir. Bu çerçevede biz hayatımızı dizayn ettiğimiz oranda sulh ve barışa yaklaşmış oluruz. İslâm bize dayatılan ve uygularsan cennete uygulamazsan cehenneme diye bir diktatör dayatması değildir. Kimse de İslam’ın bekçisi değildir. Her birimiz imkânımız ölçüsünde Allah’ın dinini insanlara duyurmakla mükellefiz. İslam buna cihat demiştir. Ne yazık ki bu günkü İslâm âleminin çoğu, İslâm’a bu şekilde bakmamaktadır. Dolayısıyla her biri kendisini dinin temsilcisi sanmakta ve kendince İslam’ı uygulamaya ve uygulatmaya dayatmaktadır. Hâlbuki din Allah’ın değişmez olan kanunlarını ihtiva etmektedir. Bunun adı da ilk günden son güne İslam’dır. Bir olay topluma dokunmayana kadar, kimsenin kimseyi bir gram zorlamaya hakkı yoktur. İslam’ın toplumu ilgilendiren esasında bir gevşeme varsa, o zaman ikrahın önü açılır. Ferdi ilgilendiren kısımda asla ikrah olamaz. Örneğin namaz ferdi ilgilendirir ve ikrah edilemez, edilir diyen yanılmıştır. Ama zekât toplumu ilgilendirir ve vermeyen toplumdaki fertlerin haklarını gasp ettiği için ikrahla o hak alınıp ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Bunun örnekleri devrisaadete mevcuttur. Bu da toplumu yöneten erk tarafından icra edilir.
1699) Derin sulara dalmak bir istekle başlar. Sonra gerekli adımların atılmasıyla yol devam eder. En son derinliklerdeki hazineye ulaşılır. Sonra o hazineyle insanlığın içine döner. Ve kalın kalın olarak başlayan hayat, yumuşacık olur.
1700) Bir defasında birkaç arkadaşla oturup sohbet ediyorduk. Yanımızda olan üçüncü şahsa övgüler dizen arkadaş… Üçüncü şahıs ayrıldığı gibi, birlikte olduğumuzun 180 derece tersini söyledi. Dondum kaldım. Ya tek yüz olmak çok mu zor? İnanın ki dostlar, kalbi ve dili aynı olmayan kurtulamaz. Baktın zarar verecek, konuşma… İkiyüzlü olmaya ne hacet. Yoksa cehennem ateşimiz sönmez…
1701) İmansız bakan tüm felsefi duygular insanı felakete götürür. İnsanı evirir çevirir, sonra dönüp dolaştırır, nefsin etrafında karar kılar. Ötesine akıl ermez ki seyre dahil olsun…
1702) Hele bir ilimle tanışalım… işte o zaman her gördüğümüz ayrı bir mana alır. Asla elimizden zulüm sadır etmez olur.
1703) Her insanın işlevi ayrıdır. Zaten Allah’tan habersiz bir şey yok ki… Zaten şey diye bilinen her bir eşya dahi, onun nuruyla vücut bulup onun ilmi ile varlığından haberdar…
1704) İslam dini tüm dehşetiyle insanlığa açıklandığı için, bu son ümmette helak veya kalım ferd düzeyine inmiştir. Artık toplu helak değil de, genelde ferdi helak söz konusudur. Çünkü kıyamet sürecine kadar başka nübüvvet sahibi olan herhangi bir resul gelmeyecektir. İyiler ve kötüler ferd düzeyinde ayırt edilecektir.
1705) Eğer insan, iradesi olmayan homojen bir kütle olsaydı… Resul, nebi ve sayısız ilim erbabı niye bizleri uyardı ki. Niye Allah Zariyat suresi 55’te desin ki “: Hatırlat! Muhakkak ki hatırlatma iman edenlere fayda verir!” Ama dikkat edersek hatırlatmada da fayda, sadece iman ehlinedir. Gerisi zaten kendini şirke salıp içinde boğulmuştur… Fayda alması için öncellikle sudan çıkıp nefes gözeneklerini boşaltmalıdır ki, içine hava girsin ve hayata dönsün…
1706) Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” (İbn Mâce, Hâkim). Hadisi şerifi mucibince bildiklerimizi paylaşırız. Allah’a karşı mesuliyetten kurtulmak için birbirimize el uzatmak zorundayız. Yazı ile ilmi iletmek, paylaşımın sadece bir yönüdür.
1707) “İİim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen, ettiğin kuru bir emektir.” (Yunus Emre)… Bu mısraların anlamlarını “tümevarım”la çözebiliriz. Bize göre “tüm” ceberut âlemine kadardır. Ceberut âlemi arşın üstüdür. Rahman oraya istiva etmiştir. Ötesine ise lâhut denir. Orada kavramlar düşer. Melekût âlemi, Esma-i hüsna isimleriyle işaret edilen manalarının ef’al âlemine doğru gelgitlerinin oluşturduğu âleme denir. Sonrası ise, hak teala tekvin sıfatının sonucu olarak, kesret yaratımını ortaya koyar. Ceberutta ise sıfatlar konuşur. İşte ilim, sıfata girer. İşte kısa kısa bu notlar ışığında bu mısralara bakarsak, olayı çözeriz diye umarım. Şöyle ki; bireysel olarak bizler, bilgiden yola çıkarak ilme nazar etmeye çalışırız. İşte nazar ettiğimiz ve kendimizde bulduğumuz ilim pırıltılarını, tümel de seyir edersek, ilmi bilmişiz demektir. İlmi bildiğimiz anda, bu ilmi bakışla kendimize nazar ederek Allah ilminden başka, hayatımızın olmadığını tespit edersek, hızla ceberuda yönelimimiz başlar. İşte burada Yunus der ki… Sen kendini bilmezsen, yani sen kendini ilim boyutunda seyir etmezsen, yaptığın tüm emekler boşa gider. Yani bir yere varamazsın. Yani daha rotanı belirleyememişsin ki varasın…
1708) İlim yolunda kıskanma olamaz. İlim yolu, tamamlayıcı olanların yoludur. İlim yolu, kibirsiz yürüyenlerin yoludur. İlim yolu, edebin taa kendisidir.
1709) İslam, kişi karşısındaki ferdin hakkına tecavüz etmediği müddetçe, kişiye sınırsız özgürlük vaat eder. Maddi veya manevi bir tecavüz varsa, orada dur der.
1710) Unutma ki İslam düşmanı olan, İslam olanı barındırmaz. Bu gerçeklikten yola çıkarak, doğru ile yanlışı tespit et.
1711) İslam, sadece belli ritüellerden oluşan bir din değildir. İslam, Allah’ın çalışma düzeninin ve yaratma fıtratının değişmez adıdır. Bu, tüm yaşam alanlarını kuşatır. Uyan mutlu olur. Uymayan ise kendisine yazık eder.
1712) İslam’ın yanında demokrasi, eşeğin ayak çukurunda biriken suyun okyanusa oranı gibidir. İslam, tam özgürlüğün olduğu yerin adıdır. İslam’ı yanlış yorumlayandan bana ne!
1713) Tüm yazılanlar sadece ilhamdır. Bilinç serbest bırakılınca gelir. Bilinç sahiplenildiğinde ise tüm ilham kesilir. Bu tüm ilimler için aynıdır. Hatta bazen çok önemli kayıtlar rüyada ilham edilir.
1714) İlimden ışıltılar hiç eskimez. Ama bilimden çok şey eskir. Fark Rabbul âlemin ile birimin rabbi gibidir.
1715) İlahi muhabbete dalmak için geldik dünyaya. Gel gör ki ilk iki kardeş tutuştu kavgaya. Ya koskoca dünya nelerine yetmiyordu. Demek mesele yetip yetmemek değildir. Mesele aşkı terk etmektir. Mesele gözü kara olmaktır. Yeter artık diyelim. Narin narin bize sevgiyle gülümseyen bulutlardan ilham alalım. Tüm insanlığa rahmet olalım.
1716) İman edenin milliyetçiliği imanının önüne geçemez. İman, Allah ile kul arasında bir ahdleşmedir. Bu ahde uymayan, kim olursa olsun kaybeder. Bu ahde uyan, kim olursa olsun kazanır. Bu ahdleşmenin hakikatini kimin kimden doğduğu veya dünyaya geldiği değiştirmez.
1717) İsa gelmiş ve tüm haşmetiyle Allah’ın birliğini tebliğ etmiş ve Allah‘a yükselmiştir. Onun anlattığı tevhidi tüm teferruatına kadar yenileyen Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz gelmiş ve anlatımı taptaze ortada duruyor. Buna rağmen bizde Hıristiyan’lar gibi İsa beklersek daha çok bekleriz. Bekleme ey kul, amel et ve gününü değerli kıl. Bil ki, tarih boyunca hep beklenildi. Lakin tüm bekleyenler dermansız olarak dünyaya veda etti. Zaten gelecekse ki gelmesi yönündeki kanaatler daha ağır basar, o anda zaten dünyadaki konjöktör ne ise, ona göre de bir hal cereyan edecektir. Yani birilerini bekleyip günlerimizi heder etmek yerine, anımızı değerledirip yarınımızı inşa edelim.
1718) Her insan rabbe açılan bir kapıdır. Her bir insandan ayrı bir cevher parlar. İlahi inayeti fark edip Rabbimizi tanımak için, kimseyi küçük görmemek temel şarttır.
1719) İmanlıya laf çok… Gelişmemiş ve gerici! Gözünü kırpmadan çoluk çocuk dahi ölüme terk edilebiliyor, bu karanlık olan dünya mekânında… Fasık olana laf yok! Gelişmektedir ve gözü açık bir insan! Hatta hatta kâfire dokunma, dur orada! O çok çok medeni! Ne garip bir adalet ve eşitlik bilinci! Eşitlik ve adaletten anlaşılan bu ise, bu adalet ve eşitlik yerin dibine batsın der gönül…
1720) İlim erbabında ilmini unutmak olamaz. Çünkü ilim Allah sıfatıdır. Allah’ın sıfatıyla özdeşleşen bir daha ebediyen mahzun olmaz. Çünkü veli olmuştur. Ama şunu unutmayalım. İlme erenlerin ilmiyle “bilimlenen”lerde unutma her an olabilir. O yüzden ilimle ilimlenelim.
1721) İnsanın kendisi mıknatıs gibi bir alan oluşturur. Hatta hatta tüm burçların etkisinden de kurtularak… İnsan mikro âlem değil mi? Yani insan tüm her şeyini özünden üreterek ve kimseye dayanmadan tüm kâinata meydan okur. O yüzden halife değil mi ki?
1722) Bilim, elindeki teorilerle yap-boz tekniğini kullanarak ilimden sezgiler sezmektir. İlim ise, sırf biliştir. Salt okunuştur. İlimden ışıltılar sezip bilim olarak insanlığa sunmak ayrıdır. İlimle hâllenmek apayrıdır. Hal, beden ve ruhun ötesinde bilincin özgürleşmesidir. İlim ile hâllenmek ise, lahuti hissediştir…
1723) İlimle ilimleşmek som oluştur. İlim salt olandır. İlim katıksızdır. İlim kesindir. Bilim ile ilim kesiştiği anda ilmel yakin olur. Bilim geride kalıp ilmi kendimizde hissettiğimiz anda, aynel yakin hali oluşur. İlim geride kalıp hakk ile buluştuğumuzda ise, hakk-el yakin gerçekleşir.
1724) İlimle bilimi karıştırmayalım. İlim Allah sıfatıdır. Bilim ise, ilimin değişik basamaklarıdır. Asla ikisi bir değildir. Birçok yasak edilen fiil, ilimle ilimlenmeğe engeldir. Ama -her ne kadar yavaşlatsa da- bilime engel değildir. İslam ile haram edilenden el etek çekmeyen kişi, ilim ile tanışmaktan mahrum kalır.
1725) İlim, kişide oluşan yaşam alanıdır. Kesin ve nettir. Asla değişime uğramaz. Bilim ise, ilimin değişik basamaklarıdır ve teoriktir. Her yeni buluşla eskisi unutulur ve hatta hatta yeni nesil tarafından gülünç olarak kabul edilir.
1726) İmansız yapılan her amel nefse mal edilir ve gitgide nefsin firavunluğunu güçlendirir. Firavun şahıs ismi değil lakap veya makam adıdır. Ebu Leheb’in şahıs ismi olmayıp lakap olduğu gibi. İman ile yapılan eylem kesinlikle başarıya ulaşır.
1727) Sadece iman ehli olanlar bizim kardeşimizdirler. Olmayanlar ise kardeşimiz olamazlar. Kur‘an emri budur. Çünkü kardeşlik, aynı düşünceye sahip olan insanlar arasında oluşur. Lakin iman ehli olmayanlar ise, bize zulüm etmedikleri sürece hilkatte kardeş olarak birlikte yaşayabiliriz, dinen hiçbir sakıncası yoktur. İmansız ile alış-veriş yapılabilir ve işlerinde işçi olarak çalışabiliriz. Eğer ki kâfir, zulüm ederse ve gücümüz onlara yetmezse, hicret eder ve dinimizi yaşayacağımız daha emniyetli yere göçeriz. İslâm’da terör estirmek kesinlikle yasaklanmıştır. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, Mekke’de onca işkenceye rağmen terör estirtmemiş, bir grup iman ehlini, dinlerini daha rahat yaşamaları için, ehli Hıristiyan olan Habeşistan’a göndermiştir. Bu da gösteriyor ki din ferde bildirilmiştir. Daha sonra Medine halkı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize kucak açmış ve oraya göç etmişlerdir. Medine’de bulunan Yahudilerle anlaşmalar yapmış ve epeyce birlikte yaşamışlardır. Daha sonra anlaşma hükümleri uygulanmıştır. Mekke’ye döndüklerinde ise, tüm Mekke halkını affetmiş ve onları asla azarlamamıştır. İslam’ın ahlakı işte tam da budur.
1728) Aslında insan mikro uzaydır. Her bir yıldız ve burcun nanosu bizde mevcuttur. Yaratım fıtratındaki ruhu kullanarak halifetullah olabilecek insan, burçların etkisinden kurtulur. Öylece öncüler sınıfına geçer. Burçların ve diğer dışsal etkenlerin, öncülerin üzerindeki etkileri bitmiştir. Çünkü iradelerini ellerine almışlardır.
1729) İyi insanlar faydalı radyasyon nev’i, bir nuri titreşim yayar, yakınlaşmalıyız… Kötü insanlar da menfi radyasyon nev’i misali nari titreşim yayar, uzaklaşmalıyız.
1730) Her insan etrafına kendi ışığını yansıtır. Etrafımızı iyi seçelim.
1731) Kıyamet günü önce iman sorulacaktır. Sonra sıra amele gelecektir. Çünkü çok kişi var ki, iman gönlüne girmemiştir. Ama çevresel faktörler veya başka faktörler gereği, iman ehlinin amelini işler durur… Eğer ki iman kalbine girse ameli boşa gitmeyecektir der Kur’an. Ya iman kalbe girmeden ölse… İşte o zaman tüm ameli boşa gidecektir
1732) İlim vermek ipucu vermekle olur. Yoksa her şey tüm teferruatıyla anlatılsa, ehil olmayan kişiler, insanlığın başına bela olur. İpucu verildiğinde ise, ehil olan alacağını alır. Ehil olmayan ise, değişik bir şey alır.
1733) Ümit edilir ki; ilim tüm insanlığa nakış olur. Tüm insanlık “oku”mak ile tanışır. Temennimiz elbette odur. Ama gel gör ki, bir karar verilmiş taa ezelinde… Cennet ve Cehennem ikisi de dolacaktır. Ezelini ebedine tahvil eyle… Öylece canı cehennemden azat eyle…
1734) İblis nasıl âlim oldu? Hakikaten, hiç soran yok. Neyi nerden öğrendi veya ne biliyordu? Kimden ders aldı? Veya şöyle diyelim… İlim nedir? İlim nasıl öğrenilir? Bilmem… Değişik duygular işte…
1735) Bir inşaat bir anda inşa edilemez. Ama bir anda toz duman edilebilir. İnsanlıkta da öyledir.
1736) Bazı insanlar öyle güvensizdirler ki, Cami değil Kâbe’yi altından inşa etseler, kalbin onlara bir sigara izmariti kadar güvenemiyor… Hayret… Niye sigara izmariti dedim? Çünkü sigara vücut için zehir saçıyor. Güya izmarit, sigaradan akan zararlı şeyleri hapsediyor. Oysaki yalan… Dumanla ısınan izmarit, bedeni daha da zehirliyor… İşte onların bakışları bile seni zehirliyor, uzaklaş ondan ve oradan…
1737) İnsanın rabbi insanı izler. Sanki kaderi insan çizer. İnsanın iradesini bir irade izler. Tüm istekler ondan süzer.
1738) Kün emrinin zuhuru, vecihten yansıyan nurunun içeriğinden noktalar şeklinde yaratılan varlık ana cevherleri olarak anlaşılabilir. Örneğin nurundan alınıp yoğunluğu düşürülmüş bir tutam nur olan Nur-i Muhammedi, vecihten yansıyan nurun içindeki nur noktalarından sadece bir noktadır. İşte bu noktaların her biri ayrı bir şeydir. İşte dehr de budur. An bu andır. Ve her nokta kendi açısından tek bir andır. İnsan, bu noktalardan bir nokta olan Nur-i Muhammedi içinde, anılacak gibi değildi. Lakin Allah, insanı anılır eyledi. O bir tutam nurun içeriği ise, kendi içinde evvel ve ahiri oluşmuş ve süre giden olaylar silsilesi içinde faal olmuştur. Biz bu bir nokta nurun içini mekan edinmiş birer şahitler olarak, süregiden bir zaman akımına şahitlik etmekteyiz. Dün, bugün ve yarın zaman silsilesi, sinemizi şekillendirmekte ve öylece planlarımız oluşmakta ve öylece bize ömür biçilmektedir. Altı günde yaratım olayı dahi burası için mevzubahistir. Noktanın tümü için ise, “kün ve feyekün” hükmü bakidir. Ve an bu andır.
1739) Kavgayı kaygısı olan eder. Tüm savaşların kökeninde bakış açısı yatar. Her biri bir taraftan bakar ve benim bakışım doğru der. Evrensel insan ise, geneli görüp tüm kavgayı terk eder.
1740) Kesin ve net ol ki kazanasın. Münafıklık beyne beyne yaşayıp bir karar veremeyen insanlık durumudur. İman ehli kesin ve nettir. Küfür de kesin ve nettir. Kesin ve net olan her zaman kazanır.
1741) Yeter ki yorum yap aklını çalıştır… İsabet ederse iki sevap… Etmezse bir sevap verilir. Yani bir konuyu düşününce, eğer isabet etmezsen dahi bir sevap alırsın. Çünkü sana verilen aklı/kalemi oynattın. Birinci sınıfa giden öğrenci, kalemi yanlış tutar ve yanlış yazar. Ama o yanlışlık onu yazılması gereken yazıya götürür. Akıl da öyledir. Çalıştırırsın ve yapboz yaparak ilerlersin… Tavsiye olsun ki, doğru veya yanlış demeden kalemini oynat… Ama sakın kalemini sabitleme. Sakın ha sakın… Zira sabitleme yapan mühürlenir. Gel de bu defa mührü sök… Belgeleri yaz ama mühürleme. Yarın değişebilir de… Hatta kurşun kalem ile yaz…
1742) Kadına ihanet rahime ihanettir. Zulümlerle kahrolan ve gücünün zayıflığından susan sayısız bayan, çocuklarını bırakıp gitmeyi göze alamayan, bunu fırsat bilip tüm kinini üstüne kusan, marifet yoksunu olan ve kendini erkek sanıp kendine hayran kalan tüm erkekleri Allah, ömrünün sonunda kahreder. Acımayın onlara, çünkü onlarda acımadı ve yaptıklarıydı başlarına geldi. Rahmetten yoksundu ve öylece cana kıyıp ruhu esir eyledi.
1743) Sakın ha bir kalbi kırma, orada nefesi rahman var.
1744) Hak yolcusuyla oturup kahveyle hasbıhal etmek… Kırk yıl hatırı olur deyip canı cana hibe etmek… Allah ile olup halkta hakkı seyir etmek… Sohbetlerde bulunup hakla mest olmak… Ne güzel bir tecelli-i halidir…
1745) Özden akan sevgi pınarını acemiliği nedeniyle bedende kayıtlamaya çalışan ve bunu şuursuzca bir huzur zanneden hem cahil kalmış hem de kendini uyanık zannedip uyuyan şuurum… Uyanınca kırdığın kalpleri nasıl tamir edeceksin. Ancak onların affına sığınarak ve rabbinden af dileyerek…
1746) Kalemini oynat ey dost… Kalem oynatmak demek, esma bileşkemizin ferşimiz üzerinde yaptığı nakşı, düzene sokmak üzere birşeyler yapmamız demektir.
1747) Kur’an, senden okunandır. Her kanun bir ihtiyaçtan doğar… Dünya da öyle, ahirette öyle. Kur’an da öyle nazil olmadı mı? Kur’anın ruhunu okumak için her ayetinin iniş nedenini ve geldiği makamı bilmek gerek. Yoksa verdiğimiz mana kısır bir mana olur. Ve bizi bir çok şeyden mahrum bırakır.
1748) Allah’a yakın kullar yakınlıklarıyla kaldılar. Uzaklarda olanlar ise yakın olan kulları hiç tanımadılar. Sadece güneşe bakınca gözleri kamaştı…
1749) Kameraların çizdiği sanal dünya… Hatta hatta kamera arkası olan… Velhasıl hayat illüzyonlarla dopdolu. Sınav ya… O zaman hüküm verip masum birine küfür ederken, Allah hesap sormaz mı sanırsın.
1750) Kıyamette tüm insanlık ferd olarak haşr olacaktır. Ferdin ferdi olduğunu hisset ki, orada acemilik çekmeyesin.