80) VAHDETİ ŞUHUD MÜMKÜN MÜDÜR?

Şuhud yani şehadet âleminde gözüken her şey demektir. Görülen her şeyin bir olması ve tek bir bedene sahip olması için, biri diğerinin bir uzvunu oluşturması gerekir. Her biri ayrı bir parçayı oluşturan varlıkların tümünün tek bir tümel yapıyı oluşturması gerekir. Bu şekilde bir tümel yapı olmadığı gibi, tümel yapının bir parçasını oluşturan parçacıklar da olamaz.

Şimdi olaya biraz projekte yapalım… “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, Allah ismi aynasında kendisini seyr edip gizli hazine olan zâtî ilmîni yansıtmasıyla oluşturduğu sübûtî sıfatlarının her birini ayrı bir özelliği olarak gölge varlık şeklinde tasvir edebileceğimiz âlemlerle kendi seyr âlemine, bir tutam nur üzerinde zuhur ettirdi.

Tekvin sıfatı devreye girince ise 99 esmâ; öz cevher olan bir tutam nur dahilinde istediği şekilde dokumalar ve işleyişler yapmak suretiyle, kendi seyir âleminin alanına girdi. 99 esma, öz cevher olan bir katre nuru işleyerek 18 bin âlem meydana getirdi. İşte bu 18 bin alem, Nur-i Muhammedi kisvesinde yola koyuldu.

Burada bir konuya önemine binaen değinelim: Bu 99 esma için “heyûlâ” diyenler var. Hayır bu 99 isim Allah isimleri olup zaten kendi özellikleridir. Heyula şeklinde nur-i Muhammedi düşünülürse, o da heyula değil. Zira o da mutlak nurdan ayrışmadan önce varlık almamıştı. Ama aslı elbette Allah’ın mutlak nurunda saklı idi. Ama bu saklılık, onun varlığı şeklinde değil, zaten yansıyan nurunun kandisi idi.

İşte bu 99 esma, öz cevher olan Nur-i Muhammedi dahilinde kadîm değildir ve daha önce de bu bir tutam nur üzerinde asla zuhuru yoktu. Çünkü zaten nur yaratılmamıştı ki; halihazırda burada olduğu gibi, 99 mana kuvvesi üzerine tutunmuş olsun.

Bir tutam nur üzerindeki zuhur anından önce, “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, zâtî ilmiyle kendinde olup asla sübûtî sıfatlarla bir katre nurda, zuhur ve mevcudiyeti ortaya çıkmamış ve gerekli olan kuvveleri yayılım ve oluşum şeklinde var etmemişti.

Kendi zâtî ilminde elbette ki istediğinde istediği kuvveyi veya esmayı veya sıfatı veya fiili, istediği şekilde ve tarzda elbette zuhura çıkarıp istediğini de elbette geri alma kudretine haizdi; ama bu bir tutam nurda henüz oluşturmamıştı. Yani varlığı dönüştüren 99 esma, öz cevher üzerine işlenmemişti ve bu taraftan bakışta hazinede gizliydi.

Buna kısaca deyindikten sonra devam edelim: 18 bin âlemden her biri, 99 esmânın öz cevher olan bir tutam nur üzerinde; iki, üç veya daha fazla bir kuvve ile, bir tutam nurun içeriğindeki katre nur zerrecikleri üzerinde; yani kendi öz cevheri üzerinde belirtilen kıvamlarda buluşmasıyla seyre girdi.

Hem bir katre nur üzerindeki 99 esma dokuması, bir tutam nur olan öz cevher üzerinde yoğunluk oranı azalıp çoğalmayla; 18 bin âlem ve 18 bin alemin de açılımıyla sayısız diyeceğimiz varlık türlerini meydana getirici olan öz alanı oluşturdu. Bir tutam nurdan oluşan varlık öz hüviyetini, 99 esmâ kuvvesinin Musavvir esmasının şekillendirmesi ile ve Bârî esmasının emsalsiz oluşturmasıyla var oldu.

Var olan oluşlar yani varlıklar, her ne kadar her biri ayrı öz cevher oluşumu sonucu var olmuşsa da birbiriyle tamamlayıcı unsurlar olarak Câmi esması gereği birbirine destekleyici, bütünleyici oluşlar şeklinde; Zâhir esması gereği de Bâtın esmasının derinliklerini seyr âlemine soktu.

İşte 99 esmanın; bir tutam nur olan öz cevherin üzerinde işlem yapmadan önceki halin tüm mahlukatlarda aynı olması, zaten “ceberût âlemi” olarak izah edilir. Burası ise, mutlak nur âleminin zâtî ilimle seyir oluşmasını istediği ilk bakış dileğidir. Ve bu ilk bakış dileğinde daha melekût âlemi ve kesret âlemi var edilmemişti. Dolayısıyla bu noktada görülen vahdet, kesret âleminde geçerli olan bir vahdet değil, Allah’tan seyre sunulan zâtî seyrin vahdetidir. Zaten 99 esmâ; öz cevherinin sabit olduğu ceberût seyrinde daha şuhûd oluşmamıştır ki “Vahdet-i Şuhûd” diyelim.

İşte aziz kardeşlerim… Var edilen her oluş, 99 esmanın üzerine işlendiği; ana cevherin yani bir tutam nurun ayrı bir sergisi olup, diğer oluşlara göre var olmak açısından tümüyle bağımsızdır ve kendi hüviyetiyle var olur. Kendisine aktarılan ve 99 esma dokumasıyla işlenen öz cevherin; oran ve adeti kadar zorunlu bir yaşama her bir yaratılan “Bismillah” der.

İnsan ve cin de aynı sistemle var edildiği hâlde; insana, öz cevherine aktarılarak dokunulan 99  esma sergisinin içerik oranını artırma kuvvesi verilmiştir. Cin öz cevherine 99 esmâ kuvvesini mutlak olarak şamil olmadığı hâlde, insan bu 99 esmânın tümünün mutlak olarak işlemesine haizdir. Zaten bunun için de Allah’ın yeryüzünde halifesi olarak yaratılmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30)

İnsanın bedenini var eden organlar ve mikroorganizmalar olduğu hâlde, insanın bedeni ayrı bir tümel varlık olarak farklıdır. Bir oluş diğer oluşun varlığını oluşturduğu hâlde, her oluş kendi çapında öz cevheri üzerinde 99 esma bileşkesini ayrı ayrı, kendisine özgü ve varlığının gereğini oluşturması, ayrıca yaratım hikmetini meydana getirmesi kadar belirlenmiş oran ve miktarla nakşedilerek var edilmiştir.

Yani kesret âleminde “vahdet” değil, “uyum” vardır. Örneğin insanın damak tadına uygun elmanın var olması; ama insanın ayrı, elmanın ayrı bir oluş olması gibi… Her ikisi de Allah’ın yaratım fıtratıyla uyumlu bir halde ve bir düz dahilinde kendi yerini alır.

İnsana gelince… İnsan, kendisini oluşturan  öz cevherin, 99 esma kuvvelerinin oransal karışımını yükseltme veya alçaltma gücüne sahiptir. Nitekim hadis-i şerifte bildirildiği gibi: “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz 92) İnsan, 99 öz cevherini seyr âlemine sokma hüviyetiyle dünya arenasında yerini alır. Ama içinde doğduğu aile ve çevresi, onun bu cevherlerini açar veya kapatır; itikadını, içsel hâlini değiştirir.

İnsanın yapısı değişebilir olduğu için, terbiye edilebilir niteliktedir. Zaten terbiye edilebildiği için cennet ve cehennem söz konusudur. Çünkü insan ulaştığı içsel hâlin karşılığını bulacaktır. Bu yüzden insan içsel mânâ yapısını değiştirmek için zikre muhtaçtır. Zikirle kalp temizlenir, öz cevher açılır, ruh berraklaşır. Yoksa içsel yapı geriler, paslanır, körelir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Kalpler de paslanır. Onların cilası Allah’ı zikretmektir.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1/396)

Bu kısa makalede belirtildiği gibi Vahdet-i Şuhûd dahi, Vahdet-i Vücûd gibi zâtî bir gerçeklik olarak var değildir. Vahdet, 99 esmâ kuvvesinin, bir tutam nur dahilinde nakışlar ve dokumalar sergilemek suretiyle varlığı oluşturmadan önce, nurun öz cevher olarak bulunduğu ceberût âlemine aittir. Kesret âleminde ise vahdet değil, yalnızca Allah’ın nizamıyla kurulan bir uyum vardır. Kur’an’da bu hakikate işaret eden şu ayeti hatırlayalım: “Biz her şeyi bir ölçü ve denge ile yarattık.” (Kamer, 54/49)


Vahdet-i şuhûd, varlıkta bir illüzyon değil, Allah’ın koyduğu uyumun fark edilmesidir. Hakikatte birlik sadece Allah’a aittir; bize düşen bu kesret içinde O’nun kudretini seyretmek ve tevhidi yaşamaktır. Rabbimiz buyuruyor:   Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer.” (Enfâl, 8/2)

Ya Rabbi, kalplerimizi zikrinle diri eyle. Bizi vahdetin sırlarına aldanıp gaflete düşenlerden değil, kesret içinde senin kudretini görenlerden eyle. Dilimizi “Allahu Ekber”, kalbimizi “Lâ ilâhe illallah” ile süsle. Bizi şirkin ve vehmin tuzaklarından uzak tut. Âmin.

Yorum yapın