Ölüm acısını alamamak için ya şehit olacaksın ya da şahit olacaksın. Bunun başka çaresi yok. Bu hal, varlığın iki büyük makamını özetler.
Şehitlik ve şahitlik… Biri bedeniyle feda olur, diğeri bilinciyle teslim olur. Şehit, bedenin ölümüyle ebedi hayata doğar; şahit ise nefsiyle ölerek dirilir. Her iki durumda da kişi, ölümü tadarken acısını hissetmez, çünkü onun ötesine geçmiştir.
“Şehit” olmak, Allah yolunda bedenini, nefsini ve benliğini Hakk’a adamak demektir. “Şahit” olmak ise Allah’ın kudretine, hikmetine, takdirine tam teslimiyetle tanıklık etmektir. Yani biri zahirde ölür, diğeri bâtında ölür. İkisi de aynı hakikatin iki yüzüdür.
Hakikatte “ölüm acısı” dediğimiz şey, nefsin ayrılığa direnişidir. Zita nefis et kemik bedende gözünü açmış ve kendisini et kemik bedenle bütünleşmiş hissederek bir hayat serüvenini geçirmiştir.
Nefs dünyevi zevklerden ölmemişse, et kemik beden can çıkarken acı çeker. Ama nefs zaten hakka teslim olmuşsa, ölümü sadece bir elbise değişimi gibi görür. O yüzden de denilmiştir ki: “Ölmeden önce ölünüz.” Çünkü bu ölüm, ölüm acısını unutturur.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz bilemezsiniz.” (Bakara, 154) Bu ayet, şehadet makamının fizik ötesi boyutunu anlatır.
Onlar için bilinen anlamda berzahına çekilip kabrinde cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur görseliyle geçirip öylece kıyamete odaklanan bir ölüm yoktur, çünkü hayatı verenin huzuruna geçmişler ve fetih ehli olarak sonsuzluk nurunda gark olmuşlardır.
Bir başka ayette de şöyle buyurulur: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Dikkat edilirse ‘ölüm’ değil, ‘ölümü tatmak’ ifadesi kullanılır. Çünkü ölmek bir yokluk değil, bir geçiştir. Tadan vardır, ama yok olan yoktur.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever.” (Buhârî, Rikak 41) Bu hadis, ölümü bir ayrılık değil, vuslat olarak görmeyi öğretir. Şehit ve şahit olan, bu vuslatın hakikatine erendir.
Şehit, canını Hakk’a verir; şahit, canını Hakk’ta görür. Biri dışta yanar, biri içte. Ama her ikisi de Hakk’ta buluşur.
Nefsini dünyaya müteallik olan unsurlardan keserek sustur ki ölmeden önce ölmenin sırrına eresin. Her musibette Hakk’ın hikmetini görmeye çalış, çünkü o hal seni şahitlik makamına hazırlar.
Zikrini kalple yap ki, ölüm sana diriliş gibi gelsin. Allah için sev, Allah için sabret, Allah için ver; o zaman şehitlik ve şahitlik sende birleşir. Öylece mutlak fetih ehli olarak sonsuzlukla buluş.