Benliği kaldırmak ayrı bir şey, benliği güçlendirerek Allah’ın desteğine ulaşmak ise apayrı şeydir. Tasavvufta “fenâ” ile “bekâ” arasındaki farkın özüdür.
Benliği kaldırmak, nefsin fâniliğini yaşamak; benliği güçlendirmek ise, o benliği Allah’a hizmet edecek kıvama ulaştırmaktır. Nefsi yok etmek değil, Rabbânî bir istikamete sokmaktır. Burada “benlik” kavramı, nefsi kastediyor; ancak olumsuz anlamda değil. Kişinin varlığını, kimliğini, şahsiyetini temsil eder.
Tasavvuf, “benliği yok et” demez; “benliği terbiye et, güçlendir, Allah’a yönelt” der. Çünkü Allah’ın isimlerinin mazharı insandır. Benliğini silen kişi, emaneti de kaybeder; ama benliğini Allah’a adayan kişi, O’nun kudretiyle güçlenir. “Benliği kaldırmak” nefsin geçici sükûnetidir, “benliği güçlendirmek” ise ruhun Rabbine dayanarak ebedî huzura ulaşmasıdır.
Benliği kaldırmak geçici rahatlama sağlar. Benliği güçlendirerek Allah’ın desteğine ulaşmak ise kalıcı rahatlama sağlar.
Geçici rahatlama, fenâ hâlidir; insan bir anlık yokluk hissiyle dünyevî dertlerinden uzaklaşır ama bu hâl kalıcı değildir. Kalıcı rahatlama ise, “bekâ” hâlidir; yani Allah’la birlikte, O’nunla dirilme hâlidir. Fenâda nefis susar, bekâda kalp Allah ile konuşur.
İşte gerçek huzur da buradadır. Hiçlik hâli, nefsi susturur ama kalıcı olmaz. Heplik, yani Allah’la bütünlük bilinci, kalpte daimî huzur doğurur. Çünkü o hâlde kul kendi kudretiyle değil, Allah’ın kudretiyle yaşar. “Allah’ın yardımı olmadan hiçbir güç sabit kalmaz.”
Anda kalalım diye sunulan tüm sunular, benliği kaldırmak suretiyle olur. Tabi bunun da dereceleri vardır. Kökten kaldırmak ise, zaten en zirvede bir hâl olarak zor olanıdır. Bunun için de Allah’a imanı olup olmaması da önemli değildir.
“Anda kalmak” kavramı, modern söylemde ruhsal bir sükûnet olarak anlatılır. Fakat iman bağı yoksa, bu hâl nefsi merkezde tutan geçici bir huzurdur. Gerçek huzur, “Allah’la beraber olma hâlidir.” Bu da “ihsan makamı”dır: “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir.”
Modern spiritüel akımların “anda kal” çağrısı, aslında nefsin susması ve benliğin geçici olarak ortadan kalkması hâlidir. Ancak iman olmadan bu hâl sadece zihinsel bir boşluk doğurur. Gerçek “an” Allah’ın huzurunda yaşanır. Çünkü zamanın sahibi Allah’tır. İmansız “an”, sessizliktir; imanlı “an” huzurdur.
Benliği kaldırmak HİÇLİK iken, benliği güçlendirerek Allah’ın desteğine ulaşmak HEPLİK’tir. Hiçlik FEN iken, heplik BEKÂ’dır. Hiçlik, yani fenâ hâli, nefsin silinip ruhun Allah karşısında yokluk bilinciyle durmasıdır. Bu hâl bir eşiğe işarettir, sonsuzluk kapısına varıştır ama orada kalmak doğru değildir. Çünkü asıl hedef “bekâ”dır, yani Allah’la birlikte var olmaktır.
“Heplik” bu bekâ hâlinin diğer adıdır. Allah’ın varlığı içinde varlığını sürdürmek, kulun öz benliğiyle Allah’a dayanmasıdır. “Fenâ” (yokluk), nefsin silinmesidir; “Bekâ” (kalıcılık), Allah’la var olmaktır. Tasavvufta fenâ, geçit; bekâ, menzildir. Fenâda “ben yokum” denir; bekâda “ben, Allah’ın kudretiyle varım” denir. “Her şey helak olur, ancak Allah’ın zatı bâkidir.” (Kasas, 28/88)
İşte insan BEKABİLLAH seyri için var edilmiştir. HİÇLİK yani FENÂ anlık tatminle insanın aklını alıp ona tatmin verirken ve buna da AN’a iniş olarak tarif bırakılırken, HEPLİK yani BEKÂ, kişinin aklını iman ile destekler ve büyük bir güçle kendisini bulur. Öylece yeryüzünde ve semada güçlü olur.
İnsanın yaratılış amacı “Bekabillah” yani Allah’la bâki olmaktır. Fenâ hâli, aklı susturur ama kalıcı olmaz; çünkü bu hâl imansız bir boşluğa da düşebilir. Bekâ ise aklın imanla birleşmesidir. İman, aklı nura çevirir. İşte bu hâl, insanı hem dünyada hem ahirette güçlü kılar. Çünkü kul artık kendiyle değil, Rabbiyle hareket eder.
İnsan, “Bekâbillah” (Allah’la var olma) seyrine ulaşmak için yaratılmıştır. Fena, aklı bir an susturur; beka ise aklı imanla bütünleştirir. Böylece kulun hem iç âleminde hem dış dünyada diriliş olur. “Allah, iman edenleri sabit sözle dünya hayatında da ahirette de sağlam tutar.” (İbrahim, 14/27)
Bunun için de ayette der ki; “Ve eyyednahu bi ruhin kudus”, yani “Onu Ruhul Kudüs ile destekledik.” Düşünsenize, hiçliği yaşayıp varlıktan el etek çekme yoktur. Ama hepliği yaşayıp iki cihanda sultanlık vardır. Ruhul Kudüs (kutsal ruh), Allah’ın kuluna verdiği ilahî destektir. Bu destekle insan ne dünyadan kopar ne de dünyaya bağlanır; dengede olur.
Hiçlikte insan geri çekilir, heplikte ise Allah’la birlikte var olur. Ruhul Kudüs’ün desteğiyle yaşayan kişi, nefsinin değil, Rabb’inin iradesine dayanır. Böylece iki âlemde de izzet bulur. Hiçlik, dünyadan kaçıştır; heplik, Allah’ın emriyle dünyaya hâkimiyettir. “İki cihanda sultanlık” ifadesi, kalpteki tevhidin tamamlanmasıdır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de der ki: “Kuvvetli mümin, zayıf/güçsüz müminden daha iyi, daha üstün ve Allah’a daha sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn Mace, Zühd 4168)
Bu hadis, tasavvufta “güçlü iman”ın ve “dirayetli benlik”in önemini açıklar. Allah’a yakınlık, zayıflıkla değil teslimiyetle olur.
Güçlü mümin, iradesini Allah’a teslim eden ama gayretini bırakmayan kişidir. Allah, pasif teslimiyet değil, şuurlu kulluk ister. Güçlü mümin hem zahirde çalışır hem batında tevekkül eder.
Güç, burada nefsiyle savaşta galip gelmiş, benliğini Allah’ın hizmetine vermiş kuvvettir. Güçlü mümin, yalnız bedenen değil, kalben diridir. Çünkü Allah’ın yardımıyla sebat eder. “Sabredenlere Allah yardım eder, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153)
Tüm ibadetlere bakın, benliğin güçlendirilmesi vardır. Benliğin yok edilmesi yoktur. Güçlü benlik olacak ama benliğini verenin Allah olduğunu bilecektir. İbadetler insanı silmez, kemale erdirir. Çünkü ibadet, benliği Allah’a bağlama sanatıdır.
Namazda beden, oruçta nefis, zekâtta mal, hacda gurur terbiye edilir. Bu da benliği yıkmak değil, nurlandırmaktır. İbadetler aslında insanın ruhunu ve iradesini kuvvetlendirir. Namaz, oruç, zekât, hac… bunların her biri benliği ilahî dengeye getirir. Tasavvufta “benliği öldürmek” değil, “benliği Allah’ın rızasına yönlendirmek” esastır. Kul bilir ki güç kendinden değil, Allah’tandır. O güçle ibadet eder, o güçle sabreder, o güçle sever.
İşte B (ب) sırrı buradadır. Yoksa benliği ve kişiliği alınmış bir kişi, köle olmaya mahkûmdur. İslam’da böyle bir şey yoktur. “B” harfi, “Bismillah”ın ilk harfidir ve “besmele sırrı”dır. Bu harf, varlığın Allah’la başladığını anlatır.
Benlik, “B”nin altındaki nokta gibidir; o nokta olmazsa, harf okunmaz. Fakat o nokta kendi başına da bir harf değildir tıpkı kulun Allah’sız var olamayacağı gibi. Her şey ‘B’ harfinin altındaki noktayla başladı. O nokta, ilahî tecellinin başlangıcıdır.
Benliği alınmış insan o noktadan kopmuş, iradesiz hâle gelmiştir. Tasavvuf, iradeyi silmez; onu Allah’a yöneltir. Çünkü Allah, insanı “emanet”le, yani bilinçle şereflendirmiştir.
Tabi ki benliğimiz güçlendikçe, Besmele hatırımızda olacaktır. Öylece Allah’ın kuvvet ve kudretiyle kâinata meydan okuyacak düzeye yükseliriz. Besmele, “Ben Allah adına başlarım” bilincidir. Benliği güçlendiren kul, her işine Allah’ın ismini koyar. Böylece fiilinde Allah’ın kudreti tecellî eder. “Bismillahirrahmanirrahim” sadece bir söz değil, benliğin Allah’a bağlanma formudur.
Besmele çekmek, “Ben bu işi kendi gücümle değil, Allah’ın kudretiyle yapıyorum” demektir. Gerçek benlik, bu teslimiyeti yaşadıkça güçlenir. Böyle bir insan artık kâinata değil, nefsine meydan okur. Çünkü en büyük düşman kendi nefsidir. “De ki: Rabbim, beni doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar, bana tarafından yardımcı bir kudret ver.” (İsrâ, 17/80)
Onun için de deriz ki, gerçek birey olmak istiyorsak insanın benliğini yakan, insanın aklını örten her çeşit yoldan uzak durmak zorundayız. Gerçek birey, aklını Allah’ın nuruyla aydınlatandır. Benliğini yok eden yollar hipnoz, aşırı riyazet, yanlış tefekkür kişiyi meczupluğa sürükler.
Gerçek teslimiyet, aklın Allah’a secdesidir, iptal edilmesi değil. İnsanın aklını örten her fikir, benliği zayıflatır. Gerçek birey, kendi varlığını Allah’a bağlayandır. Çünkü Allah “Ben size kendi ruhumdan üfledim” buyurur. Dolayısıyla benliğini yakmak, Allah’ın emanetini yok etmektir. Gerçek teslimiyet, benliği yakmak değil, onu Hakk’a yöneltmektir.
İşte tasavvuf bunun yolunu sunar. Yoksa tasavvuf “benliğini yok et” demez. Tasavvufu öyle zannedenler, kesinlikle yanılıyorlar. Çünkü öylece iman ehli güçlü olur.
Tasavvuf, benliği yok etme değil, benliği tezkiye etme ilmidir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisinin sırrı burada yatar. Kişi nefsini tanır, onu eğitir, teslim eder. Yok eden değil, dönüştüren olur.
Tasavvufun gayesi güçsüz insan değil, Allah’la güçlenen insan yetiştirmektir. Tasavvuf, benliği Allah’a teslim etmenin ilim ve edeptir. Tasavvuf “yok ol” demez, “yokluğunu bil” der. Çünkü benliği yok eden değil, benliğini Hakk’a vakfeden kul kâmildir.
Bir tokat vurana diğer yüzünü çevirmez. Bir defa düştüğü çukura ikinci defa düşmez. Ebû Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Mümin, aynı delikten iki defa sokulmaz.” (Buhârî, Edeb 83)
Burada “pasiflik” değil, bilinçli vakar anlatılır. Tasavvuf, ezilmeyi değil, ölçülü merhameti öğretir. Mümin affeder ama aptallaşmaz. Çünkü güçlü benlik, merhametle birlikte hikmeti de taşır. Bu hadis, pasif bir teslimiyet değil, bilinçli bir direnişi öğretir. Mümin affedicidir ama saf değildir.
Aynı hataya ikinci kez düşmeyen kişi, nefsini eğitmiştir. Tasavvuf da aynı şeyi öğretir: Tevekkül et ama tedbirli ol. Affet ama ibret al. Çünkü aklını kullanmayan, Allah’ın emanetini hafife almış olur.
Bunun için de en büyük delil Fetih Suresi’nin son ayetidir: “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür; beraberinde bulunanlar da inkârcılara karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû ve secde ederek Allah’ın fazlını ve rızasını ararken görürsün. Onların nişanları, yüzlerindeki secde izleridir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Sanki bir ekin yarıp filizlerini çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, derken sapları üzerine doğrulup boy atmıştır. Ki bu durum ziraatçıların da hoşuna gider. Allah’ın bunlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir. (Ama onlardan, sonunda inadından ve inkârından dönüp) iman eden ve salih ameller işleyenlere Allah mağfiret ve büyük mükâfat vaat etmiştir.”
Bu ayet, “imanın dinamizmini” anlatır. Gerçek müminin imanı filiz gibidir: her gün büyür, kök salar, kuvvetlenir. Mümin, nefsini ezerek değil, imanla besleyerek olgunlaşır. İman, kalpte secde izidir. Secde eden yüz, Allah’ın rızasına yönelmiş kalptir.
Ayrıca bu ayet, “Heplik”in Kur’an’daki açık beyanıdır. Mümin, Allah’ın fazlını ararken hem tevazu sahibidir hem kudret sahibidir. Secde eden yüz, Allah’ın nurlandırdığı yüzdür. Bu ayet, imanla kuvvetin nasıl birleştiğini anlatır.
Namaz, kişinin Nuri Muhammedi ile tam senkronize edilme hâl ve hareketleridir. Görünürde basit birkaç pozisyon görünür. Oysaki özde, kişiye Nuri Muhammedi’de lazım olan tüm kaynağı çekip getirmektedir. Onun için de kesinlikle kılınmalıdır. Öylece yüzdeki tanınırlığa kavuşur.
Namaz, “Nûr-i Muhammedî” ile bağlantı kuran en yüce ibadettir. Her kıyam, bir yükseliş; her secde, bir teslimiyettir. Namaz kılan, nûr-i Muhammedî çizgisinde enerjiye, yani “ruhul kudüs”e bağlanır. Namaz, zahirde bir ibadet ama bâtında bir “ilâhî hizalanma”dır.
Nuri Muhammedi, yani Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuraniyetiyle senkron kurmaktır. Her rükû bir tevazu, her secde bir vuslattır. Namaz, ruhun Allah’la iletişim hattıdır; o yüzden terk edilmesi, bu hattın kopması demektir. Namaz kılanın yüzündeki nurluk, işte bu bağlantının tezahürüdür.
Ezan da buna çağrı olduğu için, adı Ezani Muhammedi olmuştur. Ezan, çağrının özüdür. “Hayye ale’s-salâh” (Haydi namaza) derken aslında “Haydi nura” çağrısı yapılır. Her “Bismillah”, her “Ezan-ı Muhammedî”, insanı Allah’ın ilminde diriltir. Nuri Muhammedi’deki her oluş da Besmele ile olmaktadır. Dolayısıyla her bir oluş Allah’ın emri, yaratımı ve gözetimiyle olmaktadır.
Ezan, Nuri Muhammedi’nin sesiyle yapılan çağrıdır. Aslında ezan, insana içsel olarak “dön Allah’a” diyen bir yankıdır. Her işin başındaki Besmele gibi, ezan da insanı Hakk’a çağırır. “Allahu Ekber” sesiyle kul, iç âlemindeki gaflet uykusundan uyanır. Bu yüzden ezan bir ses değil, bir ilahî titreşimdir.
Bazısı bu Nuri Muhammedi’yi tanrı sanmakta, buna Ruhul Kudüs diyerek ayrı bir güç sanmaktadırlar. Hatta bazısı Allah’ı üçe bölmekte, baba, kutsal ruh, İsa diyerek üç kısma ayırmaktadırlar. Böylece müşrik olmaktadırlar. Nûr-i Muhammedî, Allah’ın nurundan yaratılmıştır, ama Allah değildir. Bu fark, tevhidin en hassas çizgisidir. Bu nur, yaratılmıştır; yaratan değildir. Kim yaratılanı ilahlaştırırsa, şirk bataklığına düşer. O doğurmamış ve doğurulmamıştır.” (İhlâs, 112/3) Bu ayetler, tevhidin özünü savunur.
Nuri Muhammedi, Allah’ın zatı değildir; O’nun nurundan yaratılmış bir tecellidir. Ruhul Kudüs, yaratılmış bir kudret vasıtasıdır; Allah’ın kendisi değildir. Hristiyanların düştüğü hata burada başlar Allah’ı bölmek. Oysa Allah birdir, bölünmez. “De ki: O Allah tektir, doğmamış ve doğurmamıştır, hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs Suresi)
Bazısı da tümünü tek bilip hepsine Allah demektedir. Oysaki bu görüşte teşbihte hata olup kişiyi öylece küfre götürür. Bu, “vahdet-i vücûd”u yanlış anlayanların hatasıdır. Varlık birdir ama Allah değildir. Allah, varlığı yaratandır; varlık, Allah’ın ilminde olan suretlerdir.
Tenzih (Allah’ı yaratılmışlardan uzak tutmak) burada en yüce edeptir. Her şeyi Allah olarak görmek, “vahdet-i vücud”un yanlış yorumudur. Varlık Allah değildir, Allah’ın nurunun yansımasıdır. Tasavvuf, “her şey O’dur” demez; “her şey O’ndandır” der. Çünkü mahlûk Hakk’ın aynasıdır, kendisi değildir. Teşbihte aşırılığa düşmek, tenzihi unutmak olur; bu da kişiyi küfre götürür.
Küfrün şeriatı veya hakikati diye iki ayrı yüzeyi yoktur. Küfür, küfürdür. Tevhid, mutlak berraklıktır. Allah’ın zatına ortaklık getiren her yorum, ne kadar süslü olursa olsun küfürdür. Çünkü şirk, tevhidden bir damla eksiltir. “Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar.” (Mâide, 5/72)
Hangi noktada Allah’a tenzihte şirk veya teşbihte şirk yaparsa yapsın, sonucu kişiyi Allah’tan mahrumiyete götürür. Küfür, Allah’ı ya inkâr etmek ya da O’na denk varlıklar izafe etmektir. Şirk, hem “O’nu inkâr” hem “O’nu yanlış tanımaktır.” İster felsefî bir yorumla, ister sözde aşk ile yapılsın fark etmez. Hakikat tektir; hakikate gölge düşüren her inanç küfürdür. Tasavvuf, “her şeyi Allah’a bağla ama Allah’ı her şey yapma” dengesidir.
Zaten Allah zatı olarak tek ve tüm bunlar varlık kokusu bile almamıştır. İşte olay budur. Tüm yaratılmışlar, zat olarak varlık kokusu almamasına karşın, Allah’ın vechinden veçhine diyebileceğimiz bir tarzda kendi nurundan bir tutam nur olarak, Allah’ın kendi kudret ve azametini seyir etmek için, sanal benliklerle donattığı mahlûkatıdır. Yani varlıkların sıfatları asla zâtî değil, subûtîdir.
Allah’ın zatı, hiçbir mahlûkun idrakine girmez. O, yaratılmışların ötesindedir. Nurlar, kudretinin gölgeleridir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) Bu ayet, varlığın metafizik temelini açıklar.
Allah’ın zatı (öz varlığı), hiçbir yaratılmışın dokunamayacağı mutlak gaybdır. Yaratılmış olan her şey, O’nun nurundan bir “yansıma”dır. Bu yansımalar, kendi başına varlık iddiasında bulunamaz. “Subûtî sıfatlar” dediğimiz şeyler, Allah’ın esmasının cilveleridir.
Kul, kendi varlığının Allah’ın nuruyla anlam kazandığını idrak ettiğinde, tevhid tamam olur. Varlıklar, Allah’ın kudret nurundan bir yansıma olarak yaratılmışlardır. “Vechinden vechine” ifadesi, tecellînin yönünü anlatır: Allah’tan doğar, Allah’a döner. “Her şey O’ndan gelir ve yine O’na döner.” (Bakara, 2/156)
Benlik (nefs), Allah’ın insana emanet ettiği en ince terazidir. O terazi doğru kullanılırsa insanı bekâya, yanlış kullanılırsa hiçliğe götürür. Tasavvufun nihai hedefi “benliği yok etmek” değil, “benliği tezkiye etmek”tir. Çünkü benlik yok edilirse, kulun imtihan sahası da yok olur. Hâlbuki insanın kemâli, benliğiyle mücadele ederek Rabbine yönelmesindedir.
Hiçlik, bir anlık fenâ hâlidir nefsin sustuğu, ruhun konuştuğu bir andır. Fakat bu hâl, sadece geçici bir durak olabilir; orada kalınırsa durgunluğa ve pasifliğe dönüşür. Heplik ise, Allah’la birlikte var olma bilincidir. Bu bilinç, kulun hem dünyada hem âhirette güçlü bir imanla yürümesini sağlar.
Ruhul Kudüs’le desteklenmek, insanın kalbinde sürekli ilahî bir enerjiyle beslenmesidir. O güç, insana sadece bilgi değil, hal verir; kalbine sükûnet, aklına nur indirir. Böyle bir kul, artık ne dünyanın lezzetlerine mahkûm olur ne de korkularına esir düşer.
Nuri Muhammedi, yaratılışın ilk nefesidir. O nur, Allah’ın “kudret elinin yansıması” gibidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu nurun tam aynası olduğu için, “rahmeten lil-âlemîn” yani “âlemlere rahmet” olmuştur. O’na salavat getirmek, bu nurdan pay almak demektir.
Küfür, hakikati yanlış yerde aramaktır. İster akıl adına, ister sevgi adına olsun, Allah’ı ya inkâr etmek ya da O’na yanlış nitelikler yüklemek, aynı şekilde perdedir. Tevhid, Allah’ı hem teşbih hem tenzih dengesinde bilmekle mümkündür.
İbadet, benliği eritmez; onu şekillendirir. Namaz, oruç, zekât ve zikir, insanın iç dünyasındaki dağınıklığı toparlar. Her ibadet, kulun kalbinde Allah’ın bir isminin cilvesini açar. Bu yüzden ibadet eden kişi, aslında Allah’ın isimleriyle boyanır.
Benliğini tanı ama Rabbini unutma. Benliğini güçlendirirken kibirden sakın; zira benliğini Allah için koruyan, benliğini kendinden korumuş olur. Hiçliğe sığınma, hepliğe yönel. Fena hâlinde kalma; o hâli, bekâ yolculuğunun basamağı bil.
Namazı bir görev değil, bir buluşma bil. Her secdede Rabbinin huzuruna vardığını hisset; o zaman yüzünde secdenin nuru belirir. Her işine Besmele ile başla. Zira “Bismillahirrahmanirrahim” diyen, işini kendi adına değil, Allah adına yapar.
Ezanı sadece bir çağrı değil, bir titreşim olarak dinle. O ses kalbine işlesin; çünkü o ses Nuri Muhammedi’nin yankısıdır. Nuri Muhammedi’yi tanrı sanma. O, Allah’ın yarattığı ilk nurdur. Nur, yaratıcı değil, yaratılmış bir vasıtadır.
Küfre giden yollardan uzak dur. Her şeyi Allah zannetme; her şeyde Allah’ın tecellisini gör. Teşbihte aşırıya kaçma, tenzihi unutma. İlimle iman et, imanla aklet. Bilimle dini düşman görme; bilimin sınırını, imanın sonsuzluğuyla dengede tut.
Zikirle diril, şükürle yaşa. Zikir, kalbi temizler; şükür, nimeti artırır. Allah’ın verdiğini gör, görmediğini de O’ndan bil. Her şeyin özü sevgidir. Ama bu sevgi, nefsin değil, ruhun sevgisi olmalıdır. Nefsin sevgisi tüketir; ruhun sevgisi diriltir.
Heplik (Bekâ) insanın kemalidir; hiçlik (Fenâ) ise geçit kapısıdır. Allah, insana benliğini yok etsin diye değil, o benlik üzerinden kudretini seyretsin diye benlik vermiştir. Tasavvufun özü “yok olmak” değil, “Hakk’la kalmaktır.”Fenâda kul yok olur, Bekâda kul kalır ama Allah’la kalır. Gerçek güçlü mümin, Hakk’ın kuvvetini taşıyan kuldur “Ruh’ul Kudüs’le desteklenen” insandır.
“Allah, iman edenleri sabit sözle sağlam tutar.” (İbrahim, 14/27) “Kuvvetli mümin, zayıf müminden daha sevimlidir.” (Hadis) “Her şey helak olur, ancak Allah’ın zatı bâkidir.” (Kasas, 28/88) “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) “Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar.” (Mâide, 5/72) “Benliğini bilen Rabbini bilir.” (Kelam-ı kudsî)