Bir dostla veya arkadaşla sohbet ederken, onların üzerinde bulundukları ruh ve mânâ yakınlığını bilmek gerekir. Çünkü her söz, söylendiği ruh hâlinin rengini taşır. Eğer o sözün söylendiği hâli idrak etmeden dinlersek, yanlış anlar, yanlış karar veririz.
Oysa ki muhatabın ruhuyla bütünleşip cevap verebilmek, hem hikmetin hem de edebin gereğidir. Bu hakikat, Kur’ân âyetlerinde de geçerlidir. Her bir âyet, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e farklı ruh hâllerinde nâzil olmuştur.
Bu derinliği kavramadan verilen mealler daima eksik kalır. Zaten tarih boyunca toplumdaki ihtilaflar ve savaşların çoğu da, muhatabın hâlini dikkate almadan söz söylemek ve anlamaya çalışmadan hüküm vermekten çıkmamış mıdır?
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatından örnek alırsak, bu hakikati daha iyi idrak ederiz. Bir çocukla konuştuğunda, onun boy hizasına kadar eğilir, göz hizasından muhatap alırdı.
Bu sadece bir beden hareketi değil, muhatabın ruhunu dikkate alan bir merhamet ve incelikti. Bir yaşlı hanım soru sorduğunda, onun bakış açısıyla cevap verir; Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) sorduğunda ise başka bir derinlikte cevap buyururdu. İşte bu, her ruh hâline göre sözü yerli yerine koymanın yüce edebidir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir arkadaşına iman esaslarını açıklarken, zâhirde ilmihal bilgisi gibi görünen hakikatleri maneviyat kapısının tokmağı hâline getirirdi.
Aynı zamanda Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) şehrin kapısını teslim ederken, batınî bir derinliğe işaret ederdi. Yani her sahabeye, kendi istidadına ve hâline uygun bir nazar açardı. Bu sebeple sahabenin her biri, aynı Peygamber’den farklı bir ışık almış, farklı bir boyutta kemale yürümüştür.
Ah, işte o nazarla bakmayı öğrensek, yani her sözün arka planındaki ruh hâlini derk edebilsek, bütün ihtilaflar biter, dünya esenlik dolar. Çünkü söz, ruha göre tecelli eder; o tecelliyi yakalayabilmek için muhatabın hâlini anlamak gerekir. Hakikati derk eden kişi ise kimseyi küçümsemez, kimseyi hor görmez; her gönüle onun ölçüsünde hitap eder.
Tasavvufun özü de budur: “Her kalbe, kendi lisanıyla hitap etmek.” Bu sır anlaşıldığında, söz kavga sebebi değil, rahmet vesilesi olur. Rabbimiz buyurur: “İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara, 2/83)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Mümin, ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen kimsedir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400)
O hâlde aziz dostlar, gönlümüzü muhatabın ruhuna açalım, sözümüzü onun hâline göre işleyelim. Çünkü asıl hikmet, sözün kabuktaki sesinde değil, muhatabın gönlünde uyandırdığı nurda gizlidir.