123) VARLIĞIN ASLI VE İNSANIN YOLCULUĞU

Peki, olayın aslı ne? Ne bu olay? Allah ne ister biz gariban insanlardan? Niye bizi var etti? Bizi attı bu dünyaya? Sonra güçlü ezer güçsüzü. Bir deprem yıkar tüm hayalleri. Bir rüzgâr yok eder tüm semereyi. Bir hastalık yıkar tüm bedeni. Ne istiyor bizden? Ne istiyor ne? Diye hayallere dalarız.

İşte insanın kadim sorusu budur. Âyetlerde Rabbimiz “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56) buyurur. Yani maksat sadece ibadet değil; ibadetle beraber Rabbini tanımak, O’na yönelmek, O’nu zikretmek ve hakikatini bulmaktır.

Yazayım belki tam anlaşılmaz, ama üzerinde az düşünelim. Verilmek istenilen anlam inşallah açılır… Şimdi “HU ADIYLA İŞARET EDİLEN ZAT” Huu huu deriz ya, işte HU işaret zamiridir. Türkçe’de O deriz. Bu işaret zamiriyle bir şeye işaret ederiz. Allah’ın mutlak zatını asla tanımlayamayacağımız için, ona işaretle ancak HU deriz. Hu derken “mutlak zat”a işaret ederiz. “HU” zikri, mutlak zatın bilinemezliğine bir işarettir. Mana erleri demiştir ki: “HU demek, ‘Benim Rabbim var, ama O’nu hiçbir şeye benzetemem’ demektir.”

İşte mutlak zat gizli hazine idi. Bir ve tek olduğu için onun dışında veya içinde ikinci bir vücut sahibi olmadığı için, tüm her şeyi ilminde idi. İlim onun en büyük sıfatıdır. İlmi şöyle tabir edebiliriz; düşünürüz bir şeyler, düşüncemiz ilmimiz kadar olur. İlmimiz öğrendiklerimiz kadar. Öğrendiğimizin dışında bir şey düşünemeyiz. Şimdi, Allah’ın ilmi sonsuz, o zaman onun düşüncesi de sonsuz.

Peki, siz düşüncenizde bir manzara düşünseniz, ne yaparsınız? Alırsınız malzemeleri ve tabloyu çizersiniz. Peki, tabloyu çizdiniz, hep siz bakarsanız. Bu güzel tabloyu birine göstermek istemez misiniz? Hemen resmini çeker arkadaşınızla paylaşırsınız. Veya Facebook’tan paylaşırsınız, arkadaşlarınız da beğendiğinde hoşunuza gider. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim ve mahlûkatı yarattım.” kudsî hadisi bu hakikati ifade eder. Yaratılış, bilinmek muradının bir tecellisidir.

Şimdi, Allah gizli hazinesinden bir nefes yani sonsuz ilminden bir “an”ı tabloya dökmek istedi. Tüm varlığı ilminde ilminden var etti ve kendi seyir etti. Sonra istedi ki biri seyir etsin. Nasıl olacak bu iş? Onun içinde veya dışında başka biri yok ki seyir etsin. O rabbimiz sonsuz güç sahibi, çözüm olarak sanal benlikler var ediyor. Gerçekte mutlak vücudu yok ama kendisine yüklediği kuvvelerle sanki bir varlıkmış gibi kendisini bildi. Buna da insan dendi. İnsan Allah adıyla işaret ettiğimiz zata ayna oldu. Halife oldu ama “O” olmadı.

Olayı bilmeyen bazıları, insana hâşâ Allah veya rahman derler. Veya ondan parça derler, hayır insan ona ayna veya onun halifesidir. Onun adıyla fiiller işleyip, onun adına onun yaratmış olduğu âlemleri seyir eder. İnsan, Allah’ın halifesidir; O’ndan değil, O’nunla kaimdir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) ayeti bu sırra işarettir.

Şimdi, insan dediğimizde sadece bu dokunduğumuz ve gördüğümüz et kemik beden anlaşılmasın. İnsan dediğimiz şey bu et kemik bedende var olan insanı kâmile ayna olan şuurdur. Ben dediğimiz hayali bir merkezdir.

İşte şuurumuz et kemik bedende gözünü açtığı için, kendisini et kemik beden sanmış ve et kemik bedenin istekleri peşinde ömür çürütmüştür. Böyle olanlara Kur’an’da Allah der ki; “Onların kalpleri vardır anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdadırlar.” (A’râf, 179). Hakikati unutan insan, bedenini kendisi sanır; ruhunu tanımayan, nefsinin esiri olur.

Olayı anlamak için olayı biraz daha açalım. Bizde var olan bilinç gözünü et kemik bedende açtığı için, bu bedenin zevkiyle zevklenir. Bu bedenin içinde yaşadığı toplumun rengiyle renklenir oldu. Toplumların geneli et kemik bedenin hassalarıyla yaşadığı için, toplumun genel rengi nefsi emmâreye göre renklenir.

Bir de bunun için kolektif akıl devrede olur. Çeşit yemekler, çeşit çeşit tatlılar, çeşit çeşit giyecekler, modalar, tantanalar derken tümüyle beş duyuyla boyanmış bir halk topluluğu oluşur. Bu boyanmışlığın ötesini sunanlar ise, toplum tarafından hep dışlanmışlardır. Ya deli demişlerdir, ya cinlenmiş demişlerdir veya sihirbaz demişlerdir. Gerçeği söyleyenler hep garip görülmüştür. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “İslam garip başladı, sonunda başladığı gibi garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!”

Toplumun kolektif aklı bedensel olduğu için öze doğru yolculuğu çok az kişi başarmıştır. İşte toplumu uyarmak için Allah’ın gönderdiği tüm peygamberler illa direnç ile karşılaşmışlardır. Birçoğu şehit edilmiştir. İşkence edilen olmuş hatta hatta Hz. Zekeriya aleyhisselam, zalimlerden saklanmak için ağaç kavuğuna girer, zalimler onu testere ile keserler, ay bile demez.

Bazı peygamberlere tek kişi bile inanmamıştır. İnsanlar içinde oldukları anlık zevkleri esas zevkleri sanarak, esas zevk olan özüne yolculuğu elinin tersiyle itmiştir. Dünya lezzetleri gölge gibidir; esas lezzet Allah’la beraberliktedir. Peygamberler, bu gerçeği haykırdıkları için zulme uğramışlardır.

Her bir peygamber demiştir ki; bende sizin gibi bir kulum. İşte her birimiz aynı potansiyelle geldik dünyaya. Bu potansiyeli açığa çıkardığımız kadar öze yaklaşırız. İnsanı geliştiren ve ilk günkü safiyetine ulaştıracak en büyük çalışma zikirdir. Zikir insanın ruhunu galeyana getirir. Tefekkür doğmaya başlar. Tefekkür ile beraber şükür etme kuvvesi doğar. Ve mutluluklar kişiye doğru akmaya başlar.

İşte tüm bu anlatımlarımız, nefsimizi tanıyıp Rabbimizle ünsiyet elde etmek içindir. Rabbimizle ünsiyet elde ettiğimiz kadar da, Rabbimiz ve Rabbul âlemin olan Allah muhabbeti ile dolarız. Zikir, tefekkür ve şükür bir araya geldiğinde kalp uyanır. Kalbi uyanan kul, Rabbine ünsiyet kazanır; Rabbine ünsiyet kazanan da “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” (Mâide, 54) müjdesine erer.

Ey nefsim! Sen, HU’nun işaret ettiği mutlak zatın aynasısın. Kendini beden sanma, heveslerinle oyalanma. Zikirle özünü hatırla, tefekkürle yolunu aydınlat, şükürle halini güzelleştir. Dünya bir gölge, hakikat ise Rabbinle ünsiyet. O ünsiyeti bul ki, hem dünyanın yükü hafiflesin hem de ahiretin nurlansın.

Yorum yapın