ALLAH’IN SEVMESİNE UZANAN YOL

Allah neyi sever? Allah neyi sevmez? Allah’ın sevmesi ne demektir? İnsanın Allah’ın halifesi olması ve Allah’ın boyasıyla boyanmasının hakikati nedir? Şimdi bu konu hakkında biraz mürekkep dökelim, biiznillah…

Bu konuyu anlamak için öncelikle birkaç hususa değinmek gerekir. Sonra konuyu, Allah boyasıyla boyanmanın içeriğini ve bunun da dayanağının Allah sevgisine uzandığını, kalem mürekkep akıttıkça yazalım…

Kelime-i şehadette “abduhû ve resûluhû” deriz. Buradaki kulluğu ve resûllüğü “HU”ya, yani mutlak Zât’a bağladığımızda, önümüze bambaşka bir pencere açılacaktır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Miraç anında Kab-ı Kavseyn hâlini yaşadı. Kab-ı Kavseyn, kulluğun en zirve hâlini, yakınlığın en ince çizgisini anlatır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Miraç’ı, kulun nereye kadar yükselebileceğinin, sevginin kulda nereye kadar derinleşebileceğini bize bildirdi.

Kab-ı Kavseyn hâli, kişideki tüm benliği yok eder ve tıpkı “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, Allah ismini kendisine ayna yaptığı ve kendisini onda seyir ettiği gibi, Kab-ı Kavseyn hâlini yaşayan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de de, yani hayal içindeki hayalde de, yani insanda da, kendi hazinesini birinci hayalde, yani nûr-i Muhammedî’de olduğu gibi, seyir etmiştir.

Kab-ı Kavseyn’de benlik silinir; sadece seyr kalır. Tabii seyir eden de gene insan… Yani benlik “neysen mensiyya” silinmez; sadece içsel kuvvelerinin izafîliği perdelenir ve kişiden, sahip olduğu rubûbiyet alanı kadar da seyre dalması mevzu bahis olur.

“HU isim zamiri ile işaret edilen mutlak zât”ın, Allah ismiyle kendi seyrini kendinden kendine diyebileceğimiz bir tarzda sergilemesi ne ise, nûr-i Muhammedî’de de tecelli eden seyir, sadece o sergilemenin; seçtiği bir tutam nurunun üzerinde yaratım şeklinde varlık verdiği zuhûrudur.

Mutlak zâtın, Allah ismiyle kendi seyrini; kendinden kendine diyebileceğimiz bir tarzda sergilemesi ve sonra bu sergileme çerçevesinde yarattıklarına varlık vererek; yaratım sonucu meydana gelen her bir varlığın sahip olduklarının ötesinde, yani kendi öz rubûbiyet alanlarının dışında, yaratım planlarında ve içsel döngülerinde herhangi bir oluşumun meydana gelmesi mevzu bahis olamaz.

Miraç’ta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, hayalin içindeki hayal olarak, “mutlak zât”ın kendisine verdiği aynalıkla Hakk’ı temaşa etti. İşte bu hâl, sevginin “ben”i gizleyip sadece “HU” bıraktığı makamdır.

Şimdi bu konuyu biraz daha genişletelim…

Abdullah dediğimizde kişi, tüm bencilliğini bitirmiş bir eda ile ve “BEN”liğinin farkındalığı ile kulluğunun farkındalığı kastedilir. Abduhû dediğimizde ise zât boyutu itibarıyla “BEN” dahi ortadan kalkmış bir ruh hâli anlaşılır.

Abduhû hâli her an devam ettirilemez. Sadece Miraç hâlinde hissedilebilir. Ama Abdullah hâli, her zaman hissedilmesi gereken insanî ana erdemdir. Zât itibarıyla kulluğa eren ilk insan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun ümmetinden bu şerefi yaşayan fertler, kıyamete dek var olacaklardır.

İşte bu yüzden de ayet der ki: Allah ve Resûlü’nü ayırmayın. Yani seyir bakımından “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in seyir tecellisi, Allah ve Resûlü’nde aynıdır. Ama Allah, yaratım ve değişimde tüm ipleri elinde tutarken; O’nun resûlü, O’nun kulu olarak tıpkı biz gibi ve diğer tüm mahlûkat gibi mutlak olarak O’na muhtaçtır. Bu aynîlik, sadece seyir kısmıyla ilintilidir. Bunun dışında herhangi bir geçerliliği söz konusu değildir.

Zaten mutlak zât, kendisini bize Allah müsemmâsı ile tanıtmış ve insan olarak da Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i en zirve noktaya çıkararak kendisini hilâfet sırrına mazhar eylemiştir. Miraç ile seyrini tamamlamış ve bizlere rehber olmuştur.

Yani Allah; bizim için lazım olan her bir hâleti, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaşam planı ile bizlere bilfiil sunmuştur. Bu sunum çerçevesinde de “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) buyurarak bizlere; Resûl’e itaatinin aslında Allah’a itaat olduğunu, yani Allah’ın insanda yaşanmasını dilediği planın sunumuyla birebir aynı olduğunu bildirmiştir.

O yüzden de vahyin kök kısmını ayetlerle sunmuşken, yaşam alanını Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sunumuyla göstermiştir.

Bu kısa anlatımdan sonra bilelim ki; insan bakımından yapılabilecek seyir, Nûr-i Muhammedî’nin içeriği dâhilinde kalarak sınırlanmıştır.

Yani her ne kadar Nûr-i Muhammedî bakımından seyir aynı seyir olsa da, “Nûr-i Muhammedî kapsamının dışı bakımından” insan gene de mahduttur. Allah için ise ne yaratım bakımından ne de seyir bakımından herhangi bir sınır veya kısıtlama mevzu bahis olamaz. Mülk O’nundur ve dilediğini yapmaktadır. Ve O’na teslimiz.

İnsan, Nûr-i Muhammedî’nin dairesinde dolaşabilen mahdut bir kuldur. Ne kadar derinleşirse derinleşsin, yine de bir sınırı vardır. Oysa Allah için ne sınır var ne de hudut…

Bunu hatırladığımızda, hakikate dair her iddiamızın önüne “Ya Rabbi, mutlak hakikatini ancak Sen bilirsin” kaydını koyarız. Zira sınırı olanın haddini bilmesi, celâl karşısındaki edebidir.

Kesinlikle bilelim ki; insan bakımından yaratım tecellisi, Allah ile aynı değildir. Zira insan, yaratım bakımından Allah’a muhtaç durumdadır. Allah ise yaratımında var eylediği hiçbir mahlûkuna muhtaç değildir; hiç yaratmayabilir de… Şu ayet bu bağı açıkça hatırlatır: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise Ganî’dir, Hamîd’dir” (Fâtır, 35/15).

Konumuz, bizim de içinde yer aldığımız Nûr-i Muhammedî’nin kapsamı olduğundan ve bu içerikten bahsettiğimiz için; bizi ilgilendiren kapsam alanıyla Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bizimle Allah arasında elçi olduğundan âyet der ki: “O, hevâsından konuşmaz.” (Necm, 53/3-4). Bu hüküm gösteriyor ki Resûl’ün dili, Hakk’ın hitabının aynasıdır. Yani Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i konuşturan; direkt “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, yani Zât-ı Mukaddes olan Allah’ın ta kendisidir.

Resûl’ün konuşmasında Hakk’ın konuştuğunu seyrettiğimizde artık, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e karşı sevgimiz de edebimiz de derinleşir. Ondan sâdır olan sözler, artık sadece bir beşerin kelâmı değil; Zât-ı Mukaddes’in rahmet ile kalbine indirdiği cümleler olarak kalbimize işler.

Yani bizim kendimize çeki düzen vermemiz ve bizim için gerekli olan amele bürünmemiz için; bize yapılan emir ve nehiy telkini itibarıyla, önümüze çıkan bu kavramlardan gelen hitapları ayrı ayrı görmeyelim. Yani Sünnetullah ile Sünnet-i Resûl’ü ayrı ayrı görmeyelim. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in büründüğü sünnet, Allah’ın sünnetinin ta kendisidir.

Seyir bakımından baktığımızda ise olay; gördüğümüz veya göremediğimiz tüm mahlûkattaki rengârenk unsurlar, “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in kendi özündeki hazinenin seyir hâllerinden başka değildir. İşte kendisi bu seyri mutlak olarak yaptığı gibi, insanı da bu seyre, kendi yaratımı dâhilinde mahdut olarak ortak eylemiştir.

Bütün yaratım tecellileri, “Gizli bir hazine iken bilinmeyi istedim” sırrının açılımları olarak bizlere sergilenmektedir. Yani HU, kendi hazinesini seyretmekte; bu seyrin perdelerinde ise biz varlıklar gezinmekteyiz. Bizim payımıza düşen; bu seyri fark edip kendimizi o seyrin dışına atmamak, yani Hakk’ın sevdiği çizgide kalmaya gayret etmektir.

Tüm bu anlatımlar; zihnimiz hep çokluk ile bakmaya alıştığı için, gözümüze çokluk gibi gelir. İşte tam da bu noktada; Allah’ın zâtını yarattığı mahlûkuyla bütünleştirmeye zihnimiz kaymasın diye, mutlak hüviyet sahibi olan “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” için… “Subhânehu ve Teâlâ” deriz.

Şimdi de bu kısa bilgilerden sonra, gelelim Allah boyasıyla boyanmanın içeriğini izah etmeye ve oradan Allah sevgisinin ne olduğunu idrak etmeye…

Öncelikle bilelim ki boya meselesi, karakterimizin nereye dayandığı meselesidir. Mâsivânın boyaları nefsânî olup; Allah’ın boyası ise kişinin fıtrat tasviridir. Hangi içsel duruşa büründüğümüzü buradan ölçebiliriz. Zira kul, Allah’ın sevdiği renge boyandıkça sevilir. Zira sevgisi kadar kendisinde seyir odaklanması sergilenir. Dolayısıyla Allah sevgisi demek, kişinin seyre müsait olmasıyla alakalıdır. Allah boyasıyla boyanmak, yani “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in kişiden seyri olarak tasvir edilir…

Kısacası… “HU”nun seyri… “HU”nun Allah ismiyle isimlenip seyir etmesi… Ve “HU”nun yarattığı insan kisvesiyle gizli hazinesini seyri… Ama seyre bir benlik verilerek yaratılmak suretiyle, yani insana varlık verilerek bu ikinci seyir oluştuğu için, bu seyrin zevki ile insan da seyrince zevklenmektedir.

Ya mevzu; “HU”nun insan ismiyle, Allah’a halife olarak bir tutam nurunun içeriğinden bir yaratık yaratıp, onun ile de ondan ve onun gözüyle ve onun sahip olduğu benlikle seyir etmesi… Yani insanın kendi adına seyir etmesi… Ve insana önerilen Allah boyasıyla boyanmak mevzusudur…

Allah’ın boyasıyla boyanmak, aslında insanın; HU’nun kendi sahip olduğu hazinesini insan kisvesi altında seyretmesine “Evet, hazırım Ya Rabbi” demesidir. Halifelik iddiası da budur. Bir tutam nurdan yaratılmış bu insan, sahip olduğu benlikle Hakk’ın seyir aynası olur.

Kişi Allah’ın sevdiği amellere sarıldıkça, “HU”nun kendisinden seyri keskinleşir; kişi nefsânî emellere büründükçe de o seyrin berraklığı bulanıklaşır. İşte Allah’ın kulunu sevmesi, kendisinde oluşan seyrin şiddeti ile ölçülür.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kab-ı Kavseyn anında iki yaydan daha da Allah’a yaklaşarak kendisinde mutlak olarak olunması gereken boyalanma, Allah’ın kudretiyle kendisinden zuhur edince; işte o anda Allah’a en yakın oldu ve mutlak sevgisine kavuşarak Habîbullah unvanını elde etti.

Konuyu bir örnek ile izah edelim… Şimdi bir ressam düşünelim… Diyelim, kendi resmini bir panoya çizdiğinde; kendi şeklini panoya aktardığı oranda başarılı sayılır ve ona göre seyirciden not alır. Yani ressam kendi kopyasını ne kadar çok kendisine benzetse, o kadar çok başarılı olur. Ona göre de puan alır.

Biz de Allah’ın halifesi olarak, O’nun boyasına ne kadar benzeyebilirsek o kadar hakikate yaklaşmış oluruz. Her güzel ahlak, Rabb’imizin ahlakından bir iz taşır. Merhamet ettikçe Rahmân’ın, affettikçe Gafûr’un, adaletle davrandıkça Adl isminin gölgesi gönle görünür. Bu benzerlik arttıkça, “Allah’ın sevdiği bir kul olma” umudu çoğalır. Örneğin: “Allah, adaletli davrananları sever” (Mâide, 5/42) ayeti, bu benzerliğin ölçüsünü gösterir.

Şimdi konumuza dönelim… Allah şunu şunu şunu sever dediğimizde veya Allah şunu şunu şunu sevmez denildiğinde… Yani sen şunu şunu şunu yaparsan, Allah boyasıyla daha çok boyanırsın… Şunu şunu şunu yaparsan, Allah boyasından uzağa düşersin…

Allah’ın sevdiği ve sevmediği şeyleri sayan âyet ve hadisler, aslında boyanın tonu gibidir. “Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever” (Bakara, 2/222), “Allah müttakileri sever” (Âl-i İmrân, 3/76), “Allah kibirlenenleri sevmez” (Nahl, 16/23) gibi âyetler, bana tek tek şunu söyler: “Şu hâl sana boya olur, şu hâl ise rengi bozar.” İşte bu ölçülere göre yaşadıkça, Allah’ın sevgisine yürürüz.

Şimdi ressamın çizdiği resme dönelim… Yarışmadaki ressam, şunu şunu şunu yaparsa resim aslına, yani ressama daha çok benzer; yani daha çok yaklaşır ve öylece seyircinin anıları daha çok canlanır…

Yani Allah’ın sevmesi veya sevmemesi, bizim birini sevip sevmememiz gibi değil… Aşırı benzetseler mesela: “Aaa, ressamın çizdiği kendi resmi adeta ressam olmuş.” denilir.

Seyircinin resme baktığında, hafızasında adeta ressam canlanır. Ama seyirci de biliyor ki resim ressam değildir. Sadece seyri keskinleşir. Ama resmin netliği oranında, ressamın şekline uygun olarak boyasıyla boyanmıştır.

Allah’ın sevmesi; bizim sevgimiz gibi duygusal bir iniş çıkış değil, kulda kendi güzel isimlerinin netleşmesiyle ilgili bir keyfiyettir. Zira biz O’nun sevdiklerini yaptıkça, içimizdeki suret berraklaşır ve O’nun rızasına uygun bir hâl belirir. Tıpkı resmin asla ressam olamaması gibi, kul da asla Allah olamaz; ama Ressam’ı hatırlatan bir tablo hâline gelebilir.

Evet, akla seyirci, ressamın çizdiği öz resmine bakınca ressam geldi. Ama resim, ressam olamaz. Bu çizgi, şirkin kıyısından tutup geri çeker. Halifelik hakikatini yaşamak, “Ben O oldum” demek değil; “Ben O’nun kuluyum” demektir.

Allah’ın bir şeyi sevmesi, yani sen öyle yaparsan Allah’ın boyasıyla boyanırsın. Öylece “HU”nun sendeki seyri de keskinleşir. Bu seyre binaen de zevk alman yükselir. Bu zevk, Hakk’ın kişiden seyri keskinleştikçe artar.

İşte mesele şu… “HU” adıyla işaret edilenin Allah ismiyle kendini seyir etmesi… “HU” adıyla işaret edilenin insan ismiyle kendini seyir etmesi… İnsan Allah boyasıyla boyandıkça, “HU”nun insan ile seyri keskinleşir. Ama insan Allah olmaz.

Boyanın keskinleşmesi, Hakk’ın kişiden seyri netleşmesi demektir. İşte mesele budur. İşte şimdi burada izah ettiğimiz bu konu en temel konudur. Bütün tasavvuf yolculuğu, bu hâlin kişiden oturması için işlev yapan temel ilimdir.

Olaya daha çok vakıf olmamız için, kısaca Nûr-i Muhammedî’yi de kısaca izah edelim ve bu konuyu bitirelim…

Allah sevgisinin ve boyasının en berrak aynası, Nûr-i Muhammedî’dir. O nur anlaşılmadan, halifeliğin, sevgideki dengenin ve Allah’ı sevmesinin inceliklerini tam kavramak mümkün olamaz. Bu yüzden gönlüm, sözü tekrar tekrar o nura götürmek istiyor.

Mutlak Zât, bizim her türlü tanıtımlarımızdan münezzeh olup, kendi özünde, bizim O’nun Zâtını tarif etmemiz için hiçbir tanım bizim için mevzubahis değildir. Lakin mutlak Zât’ın sahip olduğu ve bizde, bizimle yarattığı sıfatlar vardır ki; aynı sıfatların mutlak hâli, mutlak Zât için de mevzubahistir. Lakin mutlak Zât için mevcut olan bu sıfatların, mutlak Zât yönünde tarifleri bizim için gene de muhâldir.

Hayat, ilim, irade, kudret, semî’, basar, kelâm… Bizde tecelli eden bu sıfatların gölgesine bakarak, onların mutlak hâllerinin Zât’a ait olduğunu biliriz. Fakat Zât’taki keyfiyetini anlatmaya kalkışamayız.

O’nun vechinden yansıyan zâtî nuru vardır. Üzerine yayıldığı alana da Lâhutî âlem denir ki, bunun da ne olduğunu bilemeyiz. Tümü gene de mutlak Zât ile olup, içeriği hakkında hiçbir tabir kullanamayız. Zira o, bizim algılarımızın ve yaratılış hamurumuzun ötesinde olup, O’nun hakkında yapacağımız tüm tanımlardan beridir.

Lâhut âlem denilen ve veçhten yansıyan nurun üzerine tutunduğu alan üzerinde mutlak nur, hudutsuz ve tanımsız olarak yaygındır. Lâhut, hudutsuz nurun yayılışını işaret eder. Böyle bir alanı akılla kuşatmaya çalışmak, bir bardağa okyanusu sığdırmaya benzer. O yüzden bu sahada akılla dolaşmayız; ancak teslimiyetle dururuz.

İşte bu yaygın nurdan yoğunluğu düşürülmek suretiyle alınan bir tutam nura Nûr-i Muhammedî denir. Bu bir tutam nurun etrafına çizilen sınıra Arş denir. Bu bir tutam nurun içeriği ile bizim mülâhazalarımızın içeriği ve dışarısı olan tüm yaratılmışlar yaratılmıştır. İşte bu nur, tüm yaratılmışların ana maddesidir. Biz de bu nurdan yaratılmış birer şûleyiz.

Nûr-i Muhammedî, bütün âlemlerin hamurudur. Arş, bu bir tutam nurun sınırı; kâinatlar, bu nurun içindeki desenlerdir. Bu nurdan yaratılmış bir şûle olduğumuzu hatırladıkça artık kendimizi sadece sıradan bir et-kemik beden olarak göremeyiz. İşte “Allah, göklerin ve yerin nurudur” (Nûr, 24/35) ayeti, bu nura işaret eden en büyük remizdir.

Nûr-i Muhammedî’yi çepeçevre saran Allah’ın mutlak nurudur. Ortada Nûr-i Muhammedî… O, yaratılış hamurumuzdur… Mutlak zât, Allah ismiyle kendisini tanıtır. İşte Allah, Nûr-i Muhammedî’yi yaratır ve içinde de insanı yaratır.

Ortada bir tutam nur; etrafında mutlak nur… Hamur Nûr-i Muhammedî, Allah ismiyle bildiğimiz zât ise bütün tanımların üstünde… İnsan bu hamurun içinden yaratıldığında sevilmeye de sevmeye de kabiliyet kesbeder. Allah’ın sevmesi, işte bu hamurun kendine uygun şekil almasıdır.

Veçhten yansıyan mutlak nurun içinde yaratılan Nûr-i Muhammedî ve dışa doğru Arş, mutlak nur, vech, zât… Nûr-i Muhammedî’den ve Nûr-i Muhammedî’nin içinde yarattığı insana ruhundan üfler. “Ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29; Secde, 32/9) ayetinin sırrı, Nûr-i Muhammedî ile birlikte okunur.

Zâtın vechinden gelen nur, Nûr-i Muhammedî’de yoğunlaşır; Arş’ta sınır çizer; insanda ruh nefesi olarak tecelli eder. Böylece sevgi, sadece duygusal bir hâl değil, varlığın bizzat dokusuna işlenmiş bir sır olur.

Bizim özümüz Muhammedî nurdur. Kendisine halife eder. Kendi özellikleri ile boyar. Bu boyayı keskinleştir; “Öylece senden de sonsuzluk seyrimi yaparım” der. İnsan boyandıkça seyri keskinleşir. İşte sevgi, bu keskinliğin şiddetiyle ölçülür.

Özümüzün Muhammedî nurdan olduğunu bilmek hem ağır bir sorumluluk hem büyük bir lütuf… Bu nurla boyandıkça Rabbimin benden yaptığı seyir berraklaşıyor. Biz ihsanla yaşadıkça, adaletle davrandıkça, tevazu ile yürüdükçe; Nûr-i Muhammedî gönlümüzde daha çok parlar.

En son gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Yani zâtî seyir, zevk hâline erer. Ama kendi hüviyetinde… Çünkü asla Allah olmaz. Sınırlı insan yaratıldı. Çünkü nurundan, nuruyla yarattı. Zira O’nun hazinesi hadde hesaba gelmez.

“Ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” manasındaki kudsî hadise mazhar olmak, bu seyrin nihayetidir. (Buhârî, Rikak, 38) Burada bile çizgi bellidir: O, kulunun eliyle tutar; ama kul, asla Allah olmaz. İşte bu ince çizgide yürümek, en büyük aşkın en derin edebidir.

Ne büyük nimet… Âdem şekillerine büründükçe seyircinin gözünde aslının seyri gibi zevk verir. Ama seyirci de biliyor ki aslı değil… İşte kâinattaki en büyük sır budur. Anlayana aşk olsun…

Allah her an nimetini tamam ettiği için de “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” kelâmı ile insan, gücün ve hareketin sadece Allah’tan olduğunu idrak eder. Bu zikir, Cennet hazinelerinden bir hazine olarak haber verilmiştir. (Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Zikr, 17)

İşte yaratım özetimiz… Sevginin de özetidir aslında: Zâttan nur, nurdan Nûr-i Muhammedî, ondan ruh, ruhtan insan… İnsan halife, halife aynadır. Ayna Rabbinin boyasıyla boyanırsa sevilen olur. Aksi hâlde kendi renginde boğulur.