381) İLAHÎ AŞKIN NEFS MERTEBELERİNDEKİ YERİ

İlahi aşk, nefsi levvamede başlar ve nefsi mülhimede zirve yapar. Nefsi mutmainnede ise, aşktan emare kalmaz. İşte kul âşık olur Rabbine ve yolculuğu başlar. O yolda durmadan emek vererek yükselir.

Ama bu aşk kişiyi bir noktada kilitlemek için olursa, kişiye sadece eziyet olur. Adeta boğar ve nefes veremez olur. Sonuçta cezbe hâli oluşur. Zaten cezbe getirmeyen aşk, aşk değildir.

Eğer kişi “Ben Hakk’a aşığım.” derse ve o kişi cezbeye ulaşmazsa, söyleyen sadece aşkın lafını hobi edinmiş ve öylece laf kalabalığı eylemiştir. Ve ulaştığı bir hedef de olmayacaktır.

İşte aşk, kişiyi amelde yoğunlaştırıp mutmainnenin kapısını açtırmak içindir ve orada aşk kabından dışarı atılmış olur. Ama içsel cezbe hâli hep devam edecektir. İnsanları eğitmesi de o yoldan olacaktır. Çünkü o yoldan talim almıştır.

Ama çocukluk devrini yaşamadan direkt kudret eliyle oluşturulup Rabbinden talim alanlar, cezbeye kapılmadan öncülüğe kavuşmuşlardır. Bunlar insanların en değerlileridir. Bunlar, taşlar arasında ışıldayan yakut misali zemini aydınlatırlar.

Burada nefis mertebelerini bir çizgi gibi değil, içinde dalgalar olan bir deniz gibi görüyorum. Levvame’de ilahi aşk ilk kıvılcımını çakar; insan kendi kusurunu görmeye başlar, “Ben böyle kalamam.” der.

Mülhime’de bu kıvılcım büyür, içe ilhamlar gelir; kalp, Hakk’a doğru çekildiğini hissetmeye başlar. Aşk burada zirve yapar; çünkü insan hem kendini hem Rabbini aynı anda daha derin hisseder.

Mutmainne’ye gelince, o dalgalar durulur; aşkın köpüğü çekilir, geride sakin ama derin bir deniz kalır. Ben, işte bu sebeple diyorum ki: İlahi aşk, yolun başında bir motor, yolun sonunda ise geride bırakılması gereken bir kabuktur.

Aşkın bir noktada kilitleme tehlikesini yaşadığım için biliyorum: İnsanın kalbi bir hissin etrafında dönüp durmaya başlayınca, aynı duyguyu tekrar tekrar üretip kendini boğar.

Bu, dışarıdan bakıldığında çok ulvî, çok yanışlı, çok coşkulu görünebilir; fakat içeriden bakıldığında nefes alamayan bir kalp, karar veremeyen bir akıl, istikrar sağlayamayan bir irade hâlidir. Ben bu hâle “aşkın boğucu tarafı” diyorum.

Zira aşk, mutmainnenin kapısını açıp orada görevini tamamlaması gerekirken, kapının önünde çadır kurduruyorsa, kişiyi kapıdan içeri sokmuyor demektir.

“Cezbe getirmeyen aşk, aşk değildir.” derken, lafın peşine takılıp yürüyen dili değil, gerçekten içi tutuşan kalbi kast ediyorum.

Hakiki aşk, insana bir tür iç sarhoşluğu getirir; duyarsızlaştırmaz ama dünya lezzetlerini küçültür, Hakk’a yönelişi büyütür. Fakat ben burada ince bir ayrım koyuyorum: Cezbe, hedef değil; yan etkidir.

Benim aradığım şey, cezbenin kendisi değil; cezbenin içinden açılan idraktir. Eğer cezbe beni ilme, ahlâka, edebe, ibadete taşımıyorsa, sadece dönüp duruyor, bağırıp çağırıyorsa, orada cezbeyi de sorgularım, kendimi de.

“Ben Hakk’a aşığım.” deyip hiç cezbeye uğramayan, hiç iç yanış yaşamayan, hiç nefsiyle yüzleşmeyen bir hâl de boş bir iddiadır. Çünkü aşk, kişiyi amelde yoğunlaştırır, gaflete yer bırakmaz. Seven, sevdiği uğruna hayat düzenini değiştirir.

Eğer ben, “Allah’ı çok seviyorum, aşığım.” diyor ama hayatımda zerre değişiklik yapmıyorsam, orada aşk değil, hoş bir hayal vardır. İşte bu yüzden “laf kalabalığı” dedim; dilin kalabalıklaştığı yerde, çoğu zaman kalp tenhalaşır.

Aşkın asıl fonksiyonunu şöyle özetliyorum: Aşk, kişiyi amelde yoğunlaştırıp mutmainnenin kapısını açtırmak içindir. Bu kapı açıldığında aşk kabı dışarı atılır; ama kabın içinde taşıdığı içsel cezbenin özü, daha rafine hâlde kalpte yaşamaya devam eder.

Artık adı “cezbe” değildir; adı huşu, haşyet, sekînettir. İnsanları eğitirken de bu kökten beslenir. Çünkü o, yolu aşk ile öğrenmiş, sınırı huzur ile kavramıştır. Bu nedenle, aşk yolundan geçenlerin talebelerine dokunuşu daha deruni olabilir; ama bu, aşkın üzerinde kalmaları gerektiği anlamına gelmez.

Çocukluk devrini yaşamadan kudret eliyle yoğrulanlar dediğim zümreyi, ayrı bir rahmet halkası olarak görüyorum. Onlar, aşkın dalgalı çocukluğunu yaşamadan, doğrudan emanetin ağırlığına hazırlanmış ruhlardır.

Cezbeye kapılmadan öncülüğe kavuşurlar. Onlarda aşkın taşkınlığı değil, muhabbetin sükûneti görünür. İnsanların en değerlileri oluşları da buradan gelir. Çünkü hem yanmadan pişmişlerdir, hem de pişirdiklerini başkasını yakmadan sunmayı bilirler.

Bu yakut benzetmesini boşuna kullanmadım: Taşlar arasında ışıldayan yakut gibi olan bu kullar, kalabalığın içinde kaybolmadan, şöhret peşinde koşmadan zemini aydınlatırlar. Çoğu zaman isimleri bilinmez, yüzleri tanınmaz; ama onların varlığı, bulundukları beldede rahmetin bereketini artırır.

Aşk ehli onları bazen “soğuk” sanır; hâlbuki o soğukluk, aşk ateşinin yanından geçmiş ama muhabbetullahın dengesinde durmayı öğrenmiş olmanın serinliğidir. Ben kendi nefsime bakarken şöyle derim: “Yakut gibi sakin ışıldamayı, kıvılcım gibi parlayıp sönmeye tercih et.”

Sonunda kendime şu dengeyi koyuyorum: İlahi aşk, levvame ve mülhimede bana lazım olan ateştir; mutmainneye geldiğimde ise onu kabından çıkarıp, El-Vedûd’un geniş muhabbetine bırakmam gerekir.

Aşkı tümüyle reddetmiyorum; ama onu yolun başı olarak kabul edip, sonsuzluğu muhabbetullahın haşyetinde arıyorum. Çünkü biliyorum ki ben, aşkın sınırlarında oyalanmak için değil; haşyetin ufuklarında seyir etmek için yaratıldım.