433) ZİNA NUR KAPISININ KAPANMASINA VESİLEDİR

Konuya şu ayetlerle başlıyalım; “Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.” (Mü’minûn, 5–6) Bu ayetler, zahirde zina yasağı ve helal çizgisini, bâtında ise kalbin nuri kapısını koruma emrini taşır. Bu iki ayeti hayatının merkezine koyduğunda, iffetin sadece “yasaklar listesi” değil, ruhu koruyan ilahi bir zırh olduğunu daha iyi hissedersin.

Peki, zina neden haram? Oyaski zina edenler çevresine gayet iyi davranır ve mutlu olabiliyor, o zaman mahrum olduğu konu ne? Madem kişi iyi, güler yüzlü, çevresine de zarar vermiyor gibi duruyor, o hâlde neden haram?” Olaya sadece dünyevî mutluluk üzerinden hüküm verirsek, haramlık anlaşılmıyor.

Hâlbuki zinaya haram denmesinin asıl sebebi, insanın iç dünyasındaki nuri kapıların kapanması ve nari kanalların aktif olmasıdır. Dışarıdan “mutlu” görünen insan, içte melekût bağını kaybettiğini bilmeden yaşar.

Ayette bildirilen hallerin dışında, oluşacak beraberliklerde, maddi beden; manevi boyuttaki bağlantılarını kaybediyor. Nikâh, maddî beden ile manevi boyut arasında bir “helal hat” açar. Ayetle izin verilmeyen birliktelikte beden, melekûtla kurduğu o ince bağı zedeler. Bu nedenle Kur’an, “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ, 32 meâlen) buyururken, sadece fiili değil, o fiile giden tüm yolu kesmemiz gerektiğini fısıldar.

Öylece insandaki nari yani şeyani kanal aktif olmaya başlar. Nari kanal, nefsin ateşli tarafıdır. Şehveti merkeze alan her yanlış ilişki, narî hattı güçlendirir. Zina ile birlikte beden, melekûtî nazardan uzaklaşıp nari frekansa bağlanır. “Şeytan zinayı süslü gösterir.” denmesinin hikmeti de buradadır: Ateş, bir an ısıtır ama ardından ruhun derinliklerini kurutur.

Bu insanın derununa yerleştirilmiş bir sistemdir. İnsanın iç yazılımı böyle kurulmuştur. Fıtrat, helal ilişkiyle nura açılır, haram ilişkiyle nara açılır. Bu, sonradan icat edilmiş bir yasa değil, yaratılışımıza (fıtratımıza) yazılmış ilahî bir programdır. Bu yüzden zinanın hükmü, sadece “toplum bozulmasın” diye konmuş değildir; derunumuzun işleyiş sırrına göredir.

İstersen korunursun ve manaya yani melekûta açık olursun veya zina denilen nikâhsız ilişki ile kendini melekûta kapatır, öylece şeytaniyete açarsın.

İrade burada devreye girer. “İstersen korunursun” cümlesi, insanın seçimine işarettir. Kul, helal daireyi seçerse melekût kapısı açık kalır, haram daireyi seçerse o kapıyı kendi eliyle kapatır. “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar.” (Nisâ, 13 meâlen) buyruğu, tam da bu tercih kapısına işaret eder.

Ve sonucuna da katlanırsın. Burada kader, ceza gibi kavramlardan önce, sorumluluk hakikati duruyor. İnsan, seçtiği yolun neticesine katlanır. Zina ateşine giren, dünyevî tadın arkasından gelen iç daralmasının, ruhî kurumanın ve melekût bağının kesilişinin bedelini de sırtlanmış olur. Dünyada fark etmese bile, ahirette bu kesintinin hesabıyla yüzleşir.

Evet, iyi insan olabilir, ondan dem vurmadık. Zina eden insanın “tamamen kötü” olduğunu söylemiyoruz. Bu kişi, dış ilişkilerinde iyidir, güler yüzlüdür, yardımseverdir. Ama mesele, “iyi insan mı, kötü insan mı?” meselesinden daha derindedir. Mesele, nura mı açık, nara mı açık olduğu meselesidir. İyilik hâlini, iç dünyadaki nur–nar dengesinden bağımsız düşünmemeliyiz.

Buradaki olay, insanın içsel dünyasıyla alakalıdır. Sorunun merkezine tekrar dönüyoruz: Zina neden haram? Çünkü asıl vurgu, insanın iç âleminde, görünmeyen hatlarda, nur ve nar katmanındaki kırılmadadır. İbadetler, zikirler, helal–haram hassasiyeti hep bu iç dünyayı onarmak içindir. Zina da bu düzeni bozan en güçlü darbelerden biridir.

İnsanın derununda iki katman mevcuttur. Bu iki katman, senin dilinle nari ve nuri katmandır. Bir taraf ateşe, nefsin hevâsına, geçici zevke açılır. Diğer taraf rahmete, melekûta, nura açılır. Fıtrat bu iki katman üzerine kuruludur. İnsan ya ateşi büyütür ya nuru. Birini büyütürken diğerini zayıflatır.

Nari katman ve nuri katman. Nari katman, cinni ve şeytanî etkileşimlere açık olan frekansı; nuri katman ise melekûtî akışa açık olan frekansı temsil eder. Zina, bu iki katmandan nari olanın düğmesini açar, nuri olana perde çeker. Böylece insanın ruh radarı, melekût dalga boyunu alamaz hâle gelir.

Zina edenlerde nuri katmanın kapısı yüzüne kapatılıyor. Bu cümle çok kritik: Zina eden kişi, nuri katmandan gelen ince ikramlara, ilhamlara, kalbî letafete kendini kapatır. Bu, “Allah onu hiç sevmez.” manasında değil; “O, kendi eliyle nura açılan kapıyı kilitler.” manasındadır. Tevbe ile, helal nikâhla, inziva ve istiğfarla bu kapı yeniden açılabilir; ama zinanın ilk tesiri, bu kapının yüzüne kapanmasıdır.

Ama nari katmanın kapısı ve dünyevi zevkin kapısı açık olabiliyor. Zinada, dünyevî haz kapısı sonuna kadar açılır. Hatta kişi, bu haz sebebiyle kendini “çok iyi” bile hissedebilir. Nari kapıdan gelen zevk, ilk anda insana cazip görünür. Fakat bu zevk, ruhu beslemez, nefsi büyütür. Tıpkı tuzlu su içmek gibi; içerken ferahlatıyor sanırsın ama içtikçe susuzluğun artar.

Kişi dünyevi zevk içinde de olabilir. Evet, zina eden kişi kahkahalar atabilir, tatile gidebilir, arkadaş çevresinde aranılan biri olabilir. Dünyalık standartlara göre “keyifli ve mutlu” bile görünebilir. Bu hâl, zinanın haram olmayışını değil, nari kapının “dünyevî zevkle teselli edişini” gösterir. Ruh açken nefsi doyurmak, aç bir çocuğun eline şeker verip, onu bir süre oyalamaya benzer.

Beşeri münasebetleri de iyi olabilir. Beşerî ilişkiler, yani insan–insan arasındaki sosyal uyum, ahlâkın sadece bir yüzüdür. Kişi güler yüzlü, paylaşımcı, sohbet ehli olabilir. Ama melekûtla bağı kopmuşsa, o güzel beşerî hâller ruhunda hiçbir derinlik üretmez. O yüzden “iyi geçiniyorlar, demek ki sorun yok” demek, hakikati kaçırmaktır.

Ama melekûtun kapısı kendisine kapanır. Melekût kapısının kapanması, insanın iç derinliğini kaybetmesi demektir. Kur’an, “Onlar dünyayı seviyorlar, ağır bir gün(ün hesabını) arkaya bırakıyorlar.” (İnsan, 27 meâlen) buyururken, tam da bu hâle işaret eder. Zina ile melekût kapısını kapatan kişi, dünyasına gömülür, ahiret bağını zayıflatır ve fark etmeden kendi iç göğünü karartır.

Melekûtun tadını bilmediği için de, kendisine kapanan kapının farkında bile değildir. İşte en büyük mahrumiyet burada: İnsan melekûtun tadını bilmezse, kaybettiği şeyin adını bile koyamaz. Zina eden kişi, “Ben gayet iyiyim, mutluyum.” dediğinde, aslında hiç içmediği bir suyun lezzetini bilmeyen kimse gibidir. Neyi kaybettiğini bilmediği için, mahrumiyetini de hissedemez. Asıl hüsran, bu farkındalık körlüğüdür.

Önce şunu bilmeliyiz: Zina yasağı, sadece toplumsal düzeni korumak için konmuş bir yasak değildir. Zina, içimizdeki nuri kapıyı kapatan, nari kapıyı açan bir ilahî uyarı alanıdır. Bu yüzden “Zinaya yaklaşmayalım. Çünkü o, fuhşun ta kendisi ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ, 32 meâlen) ayetini, sadece “yapma” yasağı gibi değil, “nura giden yolu kapatma” ikazı gibi okumalıyız.

Zinaya düşen insanların dıştan güler yüzlü, sosyal, yardımsever görünebildiğini unutmamalıyız. Dış gülüşün, iç nura delil olmadığını bilmeliyiz. Melekût kapısının kapanmasının, hemen ağlama krizleriyle değil, uzun vadede iç daralma, ruhî kuruma ve hakikatten uzaklaşma ile tezahür edebileceğini hatırımızda tutmalıyız.

Fıtratımızda nari ve nuri iki katmanın bulunduğunu bilmeliyiz. Nikâhın, nuri kapıyı açık tutan bir rahmet köprüsü olduğunu, nikâhsız birlikteliğin ise bu kapıyı zedelediğini unutmamalıyız. Helal ilişkiyi hafife almamalı, nikâhı sadece kültürel bir gelenek gibi değil, melekûtla bağlantıyı koruyan bir ilahî bağ olarak görmeliyiz.

Zina tövbesinin kapısının açık olduğunu da unutmamalıyız. “Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’a tövbe edelim ki kurtuluşa erelim.” (Nûr, 31 meâlen) ayetinin, özellikle iffet alanında yaralanan kalplere de seslendiğini düşünmeliyiz. Tövbe, istiğfar, helal daireye dönüş ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği dua ve ibadetlerle nuri kapının yeniden açılabileceğini bilmeliyiz.

“Zina eden zinâ ettiği anda mümin olarak zinâ etmez.” (Buhârî, Mezâlim 30 meâlen) hadis-i şerifini, imanın kalpten tamamen silinmesi olarak değil, o anda imanın nurunun örtülmesi olarak anlamalıyız. Zinayı hafife almamalı, ama zinaya düşmüş kimseleri de ümitsizliğe atmamaya dikkat etmeliyiz. Hem kendi nefsimizi korumaya çalışmalı, hem de tövbe kapısını hatırlatmayı ihmal etmemeliyiz.

Son olarak şunu unutmamalıyız: Hakikî mutluluk, nuri katmanın açılmasıyla gelir. Nefsin anlık zevkiyle değil, kalbin melekûtla buluşmasıyla huzur bulabiliriz. Zina gibi fiiller, nuri kapıyı kapatan sislerdir. Biz, imanla, namazla, helal birliktelikle, iffet ve edep ile bu sisleri dağıtmaya gayret etmeliyiz. Böyle yaptığımızda, hem dünyada iç huzuru tadabilir, hem de ahirette Rabbimizin rızasına talip olanlardan olabiliriz.