232) BÜRÜNMENE SAHİP ÇIK EY NEFSİM…

Bürünme, Nuri Muhammedî olarak sunulan nurun bürünüşüdür. Bürünme, ilahi nurun yaratılış âleminde görünür hâle gelmesidir. Nuri Muhammedî, “Ol” emrinin ilk tecellisidir; varlık ondan yansır. “O, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 35)

Yoksa hâşâ Allah’ın bürünüşü değildir. Allah Teâlâ şekilden, biçimden, suretten münezzehtir. Hiçbir şeye bürünmez, zira O, yaratılanın ötesindedir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11)

Allah, SubhaneHU ve Teâlâ’dır. Buradaki HU, tüm yaratılmışlara ve hatta Nuri Muhammedî’ye bile râcidir. “HU” (O), varlığın her zerresinde işiten, gören, idrak eden kudrettir. Nuri Muhammedî dahi O’nun tecellisinden bir yansıma olup, Zât’ına denk değildir.

Yani Allah, mutlak vücut ve benlik sahibi olarak, yaratım alanına koyduğu her bir yaratılmıştan münezzehtir. Allah’ın “Vücud” (varlık) sıfatı ezelîdir; mahlûkatın varlığı ise O’nun “Vücup” sıfatının gölgesidir. Varlıkta görünen her şey O’nun “kudret tecellisi”dir, Zât’ı değildir.

Nuri Muhammedî ise, Allah’ın nurundan alınmış bir tutam nurdur. Hadis-i kudsîde: “Evvelen yarattığım şey, senin nurundur ey Muhammed.” bu hakikatin işaretidir. O nur, yaratılışın çekirdeğidir.

Bu bir tutam nurun yoğunluğu düşürülmüş ve kayıtlanmıştır. Tecelli, mertebelerle sınırlanır; kayıt, idrak içindir. “Her şey bir ölçü ile yaratılmıştır.” (Kamer, 49)

Allah’ın nuru ise, vechinden vechine yansır. “Her nereye dönerseniz, Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” (Bakara, 115) Nur, zatî bir yansımadır; kaynağı değil, tezahürüdür.

Bunun dışında hiçbir tabir yapılamaz. Zira kelam sınırlıdır, O’nun zatı sınırsız. Her tanım, tanımsızlığa ulaşmak içindir.

Çünkü misli, dengi, benzeri yoktur. “Leysse kemislihî şey’” hakikati, Allah’ın her şeyden mutlak ayrılığını beyan eder. O’nun benzeri hayal dahi edilemez.

İşte tekvin ile yaratım alanına giren her bir varlık, varlığını Nuri Muhammedî’den almıştır. Tekvin (yaratma fiili), Nuri Muhammedî’nin aynasında yansımıştır. Varlık, o nurun gölgesinde nefes bulur.

Bu nurun tüm varlıkları var etmesi anlamında bürünüm, sarınım veya başka isimlerle işaret edilebilir. Her kavram, aynı hakikate farklı bir pencereden bakıştır. Bürünüm, nurun suretlenmesidir; sarınım, rahmetin tezahürüdür.

Bu nuru seyreden bazı kişiler, kendinden geçmiş ve bu nuru Allah zannetmişler. Cezbe hâlinde olan arif, bazen perdeyle hakikati karıştırır. Oysa tecelli Allah’tandır, Allah değildir.

Bu nuru seyreden biri, “Cübbemin içinde Allah’tan başkası yok.” demiştir. Bu söz Hallâc-ı Mansûr’a aittir; maksadı hulûl değil, tevhid sırrını dile getirmektir. Fakat sözü zâhir ehline ağır gelmiştir.

Başka başka kişiler, başka başka tabirler kullanmışlardır. Hakikat deryası sonsuzdur; her gönül kendi kabınca alır. Sözler farklı olsa da maksat birdir.

Oysa ki, yanılmışlardır. Zira tecelliyi Zât’la karıştırmak yanılgıdır. Tecelli, aynadır; Zât, aynanın sahibidir.

Ama cezbe hâlinde dediklerinden, inşallah affedilirler. Cezbe, aklın perdesinin kalktığı andır. Niyet temizse, Allah Gafûr’dur, affeder.

Bu nur, Allah olmayıp, Allah’ın nurundan bir tutamıyla yarattığı veya var ettiği veya halk ettiği veya meydana getirdiği yani hangi isimle anarsan an daha önce mutlak nurunda yokken, kudretiyle sınırını belirlediği Nuri Muhammedî, yani övülmüş nurdur. Bu cümle, tevhid sırrının özüdür: Nuri Muhammedî mahlûktur ama en yüce mahlûktur. Zât’a değil, Zât’ın nuruna aittir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Nuri Muhammedî’ye tam aynalık veya tam mekânlık yaptığı için, adı Muhammed (sav) oldu. “Muhammed” ismi, “övülmüş” anlamına gelir; çünkü o, İlahi Nur’un yeryüzündeki tam aynasıdır. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107)

Yaptığımız salavatlar, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz üzerinden kendimize, salavatın içeriğine göre o narin nuru kendimize doğru kanalize etmek içindir. Salavat, o nurla bağlantı kurma fiilidir. Her salavat, Nuri Muhammedî’den bir damlanın kalbe akışıdır. “Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm edin.” (Ahzâb, 56)

Çünkü insanın her sözü mukaddestir. Kelâm, ilahî emanetin insana verilmiş hâlidir. “O, insanı öğretici sözle yarattı.” (Rahmân, 4)

Dolayısıyla şaka bile olsa, olumsuz veya yalan konuşmaması gerekir. “Kişi, bir söz söyler ki Allah’ın gazabını kazanır, farkında olmaz.” (Buhârî, Rikâk 23) Söz, kaderin tohumu gibidir.

Zira kendisi için sonucu hâsıl olur. Her söz bir tohumdur; kalbe ekilir, amelle filizlenir. “İnsana, yalnız kendi kazandığı vardır.” (Necm, 39)

O hâlde ey nefsim… Nefse hitap, uyanışın başlangıcıdır. İçteki karanlığa “dur” demektir.

Sözüne sahip çık ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolunda kaim ol. “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 80) Sözünü korumak, emaneti korumaktır.

Öylece pâk kal. Temizlik, sadece beden değil, kalp temizliğidir. “Allah, tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 222)

Nuri Muhammedî, Allah’ın Zât’ının değil, nurunun ilk aynasıdır. Onu Allah sanmak şirktir; Allah’tan ayrı sanmak da gaflettir.

Bürünme, nurun yaratılmış sûrette görünmesidir; O’nun Zât’ı hiçbir sûretle sınırlanamaz. Salavat, ilahî nura yönelmenin en saf hâlidir; her salavat, bir tecellî kapısı açar. Söz, insanın kudretine açılan en ince yoldur; her kelime, bir kader doğurur. Nefis, sözüyle kirlenir, zikriyle temizlenir.

Allah’ın Zât’ını değil, nurunu tefekkür et; tecellîyi Zât’a karıştırma. Salavatı ihmal etme; çünkü o, ruhun Nuri Muhammedî’ye bağ kurduğu yoldur.

Her sözünden önce düşün: “Bu söz bana rahmet mi getirecek, yoksa perde mi?” Kalbini temiz tut; çünkü nur, ancak pak kalplere yansır. Nefsini uyandır, sözüne sahip çık; çünkü her sözün yankısı âhirette karşılanır.

Ey gönül ehli, Bürünmek, giyinmek değildir; nurla dolmaktır. Nur, Allah’tan gelir; fakat senin kalbinde görünür. O nuru Allah sanma, O’nun hediyesi bil. Ve o hediyeyi, Muhammedî bir edep ile taşı.