99) VAHİY VE İLHAM FARKI

Vahiy, Allah Teâlâ’nın yalnızca Nebiyullah ve Rasulullah olan kullarına indirdiği ilahî kelamdır. Her rasul aynı zamanda nebi iken, her nebi rasul değildir. Bu ayrım, İslam düşüncesinde önemli bir hakikati ortaya koyar. Rasul, tebliğle görevlendirilmiş elçidir; nebi ise Allah’ın vahyine muhatap olup, tebliğ sorumluluğu olmayan seçkin kuludur.

İslam alimleri bu konuda derinlemesine tefekkür etmişlerdir. İbn Hazm, Kurtubî ve Ehl-i Sünnet’in büyüklerinden Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî gibi mümtaz alimlere göre nebî-resul ayrımı hakikate işaret eder. Onlara göre, Âsiye ve Hz. Meryem gibi kadınların “nebi” vasfıyla anılması mümkündür. Çünkü nebilikte topluma imamlık ve tebliğ görevi yoktur; Allah’ın özel vahyine muhatap olmak esastır. Nitekim Kur’an’da Hz. Musa’nın annesine, “Onu emzir; korktuğunda da onu suya bırak, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.” (Kasas, 28/7) şeklinde vahiy gönderilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Meryem’in, âlemlerin kadınlarından üstün kılındığı beyan edilmiştir (Âl-i İmrân, 3/42).

Bu örneklerden anlıyoruz ki, Allah’ın vahyi yalnız erkeklere değil, kullarından dilediğine, nebilik makamında olan kadınlara da ulaşmıştır. Ancak resullük makamı farklıdır; Rasul yalnız erkeklerden seçilmiş, topluma imamlıkla, tebliğle, şeriatla ve hükümle mükellef kılınmıştır. Kadınların özel halleri bu yükümlülüğe uygun olmadığından, kadınlardan rasul olmamıştır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ise Hatmü’n-Nebiyyîn, yani peygamberlerin sonuncusudur. Nübüvvet onunla mühürlenmiş, dolayısıyla risalet de son bulmuştur. Artık hiçbir insana yeni bir vahiy inmeyecek, hiçbir kimse peygamberlik göreviyle vazifelendirilmeyecektir. Bu hakikat Kur’an’da, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; fakat Allah’ın Rasulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab, 33/40) ayetiyle sabittir.

Bununla birlikte Allah Teâlâ, peygamberlerine vahiy gönderirken, ümmetin diğer fertlerine de ilham ile hitap eder. Vahiy ile ilham arasındaki fark çok büyüktür: Vahiy kesin hakikattir, ona iman etmemek küfürdür. İlham ise kalplere doğan nurdur; ona inanmamak kişiyi kafir etmez, ancak onu küçümsemek de gönül daralmasına yol açar. İmam Rabbânî Hazretleri, “Vahiy kat’idir, ilham zan ifade eder.” diyerek bu ayrımı açıklamıştır.

İlham, salih kullara ve Allah’a yakın olanlara bir ikramdır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Ümmetimden Muhaddesûn vardır; eğer onlardan biri varsa, Ömer’dir.” (Buhârî, Menâkıb 6) buyurarak Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) ilhama mazhar olduğunu beyan etmiştir.

Burada sadece insanlar değil, hayvanlar da Rabbani ilham ile yönlendirilirler. Kur’an’da, “Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları kovanlardan kendine evler edin.” (Nahl, 16/68) buyurulur. Yani bal arısı dahi ilahî yönlendirme ile görevini kusursuzca yerine getirir. İşte bu da Allah’ın hem insanlara vahiy ve ilham yoluyla, hem hayvanlara içgüdüsel bir yönlendirme yoluyla hidayet ettiğini gösterir.

İnsan bu ayrımı bilmezse, ilhamı vahiy gibi görerek yanlışa düşebilir veya vahyi sıradan bir ilham gibi görerek küfre gidebilir. Oysa tevhid yolcusu için vahiy mutlak ölçüdür; ilham ise ancak vahyin terazisiyle tartıldığında kıymet kazanır. Zira “Allah, melekleri ve ruhu emriyle kullarından dilediğine indirir: ‘Benden başka ilah yoktur, bana karşı gelmekten sakının.’” (Nahl, 16/2). “Biz peygamber göndermedikçe azap edici olmadık.” (İsrâ, 17/15).

O halde bilelim ki, Allah vahyiyle peygamberlerini hidayet önderi kılmış, ilhamıyla ise kullarına yol göstermiştir. Vahyi reddeden küfre düşer; ilhamı küçümseyen ise kendi nasibinden mahrum olur. En büyük saadet, Allah’ın vahyine tam teslim olup, ilhamı da vahyin terazisiyle anlamaktır.

Her insana ilham gelir. Şeytan insana vesvese verdiği için, gelen ilhamların kaliteleri düşer. Onun için görevini yaparken kusur oluşur. Her insana Rabbinden bir yöneliş, bir ilham gelir. Ancak şeytanın sürekli vesvese verişi, bu ilhamların berraklığını perdeleyebilir. İlhamın kalitesinin düşmesi de, insanın yaptığı amellerde kusurlar doğurur. Bu yüzden kul, her duyduğu içsel sesi vahiy zannetmemeli; onu Kur’an ve sünnet terazisinde tartmalıdır. Çünkü Hak’tan gelenle nefsin hayali veya şeytanın telkini birbirine karışabilir.

İnsana şeytan musallat olduğu için, Allah peygamberlerleri korunaklı yapıp insanı ilgilendiren tüm ahkamını vahiy ile indirir. İnsan, şeytanın saptırmalarına açıktır. Ancak peygamberler masum kılınmış, yani ismet sıfatıyla korunmuşlardır. Bu yüzden insanlığa gerekli tüm hükümler, korunmuş kalplere inen vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an-ı Kerim bu hikmetle muhafaza edilmiştir.

Hayvanlara şeytan vesvese vermediği için, yaşamlarını ve üzere yaratıldıkları kaderi icra etmek için kalplerine atılan ilhamlara vahiy denilmiştir. Hayvanlarda şeytanın vesvesesi yoktur. Onlar fıtrat üzere, yaratıldıkları gayeyi kusursuzca yerine getirirler. Bal arısının bal yapması veya göçmen kuşların yollarını şaşırmadan bulmaları buna örnektir. Kur’an’da “Rabbin bal arısına vahyetti…” (Nahl, 16/68) bu gerçeği işaret eder.

İşte bu kalbe gelen ilhamlar insanlarda sadece peygamberler için olanına vahiy denir. Çünkü korunaklıdır. İnsanda kalbe gelen duygu ve yönelimlere ilham denir; ancak peygamberlere gelen vahiydir. Vahiyde asla şeytanın müdahalesi yoktur; koruma altındadır. Ama peygamberler dışındaki insanlar korunaklı olmadığı için, aldıklarına vahiy değil ilham denilmiştir. Velilerin, âlimlerin veya sıradan insanların aldığı sezgi ve ilhamlar, şeytanın gölgesine açık olduğu için vahiy adını alamaz.

Bazı insanlar, kendilerine gelen ilhamlara vahiy demişlerdir. Onlar yanılıyorlar. Ve kendilerine inanan insanları da kandırıyorlar. Kendi ilhamını vahiy zanneden kişi hem kendisini hem de başkalarını aldatır. Bu durum, sahte peygamberlik iddialarının da temelidir.

Çünkü kalplerine gelen ilhamlara şeytan burnunu sokar. Şeytan, en ince duygulara dahi müdahale edebilir. Bir iz düşümü, bir karışıklık koyar ve insanı Hak yolundan saptırır.

Bir yerde ufak bir izdüşümünü sokar, bunlara inanan kişileri de, o iz düşüm ile, nimete erenlerin yolunun uzağına atar. Hakikate karışan küçük bir yanlış, zamanla insanı bütünüyle sapmaya sürükler. Bu sebeple ilhamlar, mutlak ölçü olarak değil, Kur’an ve sünnet ışığında değerlendirilmelidir.

İşte onun için, sadece peygamberlere iman etmek, imanın şartları arasında yer almışken, herhangi bir veliye iman etmek, imanın şartları arasında yer almaz. Veliler sevilir, sayılır; ancak onlara iman şart değildir. İman, sadece Allah’ın peygamberlerine aittir. Çünkü vahiy yalnız onlara nazil olur.

Burada şu ayete de konunun anlaşılması için göz atalım: “Ben havarilere, ‘Bana ve Resulüme iman edin’ diye vahyetmiştim. Onlar da ‘İman ettik, şahit ol ki biz Müslümanlarız’ dediler.” (Mâide, 5/111)

Hz. İsa aleyhisselam kelimetullahtı. Hz. İsa (aleyhisselam), Allah’ın “Kelimesi” idi. Yani “kün/ol” emriyle mucizevi şekilde babasız dünyaya gelmişti. Hz. İsa aleyhisselam Allahın kelimesi olduğundan bazı sözleri direk Allah söylüyormuş gibi idi. Allah’ın izniyle onun dilinden çıkan bazı kelamlar, doğrudan ilahi hitap hükmündeydi. Yani Ağaçtan seslendiği gibi ondan da sesleniyordu. Bu Allahın indinde çok kolaydır. Nitekim Allah, Hz. Musa’ya ağaçtan seslenmişti. Hz. İsa’ya da aynı kudretle sözler ilham etti.

Hz. İsa aleyhisselam Allahın kulu ve rasulu idi. O hiçbir şekilde ilah değildi. Allah’ın kulu ve resulü idi. Havariler yani onun yakın arkadaşları ona iman etmişlerdi. Havariler, Hz. İsa’ya (aleyhisselam) bağlı samimi müminlerdi. Yani Havariler, Hz. İsa aleyhisselamın Allah’ın kulu, Resulu ve kelimesi olduğuna iman etmişlerdi. Onlar bu üç hakikati kalplerinde tasdik ettiler. Hz. İsa’nın her söylediğinin Allah tarafından vahiy olduğunu biliyorlardı. Onun diliyle hakikati Allah’ın konuşturduğunu bildiler.

İşte Hz. İsa aleyhisselam, Allah’ın kelimesi olarak Havarilere hitap ettiğinde, Havariler o anda kendilerine Allah kelimesi olarak konuştuğunu anlıyorlardı. Onlar Hz. İsa’nın dilinden işittiklerini Allah kelamı gibi telakki ettiler. İşte bu ayet ile havarilere yapılan hitabın, havarilerin direk Allah’tan kendilerine vahiy olduğunu bildiler. Bu, vahyin bir yansıması olarak anlaşılmıştır. Ve dediler ya Rabbi, bizler sana ve senin rasulun olan Hz. İsa’ya iman ettik ve Müslümanlardan olduk.

Onlar teslimiyetle imanlarını ilan ettiler. Her peygamberin zamanındaki insanlar, kendi peygamberlerine iman ettiklerinde, Müslüman oluyorlardı. Müslümanlık, bütün peygamberlerin ortak tebliği olan teslimiyet dinidir.

Ama günümüzdeki Hristiyanlar Hz isa aleyhi s selamın Allahın kulu ve rasulu olduğu hakikatını örtmüşler, sadece kelimesi olduğunu dillendirip onun üzerinden de haşa oğlu veya onun simülasyonu olduğunu söyleyerek sapıtmışlardır. İncil tahrif edilince, Hz. İsa’ya (aleyhisselam) uluhiyet isnat edildi. Oysa bu, en büyük şirk oldu.

Allah’ın ayetini eğip bükmeden izah etmeye çalıştık. Hakikatını ise Allah bilir. Biz hakikati sadece delillerle anlamaya çalışırız, en doğrusunu Allah bilir. Hakikati görmek için kalbin mühürlü olamaması gerekir. Kalp mühürlü ise, en açık hakikat bile görülmez. Kalb mühürlü olunca, kibre bürünür ve hakikati görmez olur. Kibir, kalbin en büyük perdesidir.

Biz bu olayı böylece izah ettik ki, güya hala vahiy iniyor deyip insanları kandıranlara karşı insanlar uyanıp kendisini tümüyle teslim etmesin diye. Çünkü günümüzde “bana vahiy geliyor” diyenler, insanları istismar etmektedir.

Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz ile nübüvvet kapanmış dolayısıyla risalette kapanmış ve vahiy bitmiştir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hatmü’n-nebiyindir. Ondan sonra ne peygamber gelir ne vahiy iner.

Ama ilham her an devam etmektedir. Allah, kullarının kalbine ilham vermeye devam eder. Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimize teslim olup Allaha doğru yol tutan kurtuldu. Gerisi patinaj yapmaya devam edecektir. Gerçek kurtuluş, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) tabi olmaktadır. Onun yolundan sapan ise boş yere çırpınır.

Vahiy ile ilham arasındaki farkı bilmek, imanımızın korunması için elzemdir. Vahiy korunmuş, ilham ise imtihanlıdır. Hakikati ayırt edebilmek için Kur’an ve sünnet ölçüsünden ayrılmamak gerekir. Şeytan ilhamlara sızabilir ama Allah’ın vahyine asla dokunamaz. Zira rabbimiz; “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) buyurmuştur. Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizde “Şüphesiz ki benden sonra peygamber yoktur, fakat rüya sadıkadır ve müminin ilhamıdır.” (Tirmizî, Rüya 2) şeklinde ferman eylemiştir.

Yorum yapın