Tevhidin üç temeli vardır. Bunlar; ulûhiyet, rububiyet ve melikiyettir. Allah”ın ulûhiyetini kabul etmemek ateistliktir. Allah”ın melikiyetini kabul etmemek deistliktir. Allah”n rububiyetini kabul etmemek firavunluktur. Üçüsüde kafirliktir. Şimdi bu konu hakkında biraz yazalım…
Ulûhiyet, Allah’ın tek mabud, tek ilah oluşudur. Kur’ân buyurur: “İlâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Bakara, 2/163) “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir.” (İhlâs, 112/1-2)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ derse cennete girer.” (Müslim, Îmân 43)
Ulûhiyeti reddetmek, Allah’ın zatını mabud olarak tanımamaktır ki bu, ateizmdir. Bu ahval, zahirdeki ve gönüldeki tüm putların kırılmaması demektir.
Melikiyet, Allah’ın mülkün ve hükmün mutlak sahibi olmasıdır. Kur’ân’da: “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın…” (Âl-i İmrân, 3/26) “Mülk elinde olan Allah ne yücedir! O, her şeye kadirdir.” (Mülk, 67/1)
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ın hükmünü kabul etmeyen bizden değildir.” (İbn Mâce, Ahkâm 1)
Melikiyeti reddetmek, Allah’ın hükmünü ve şeriatini hayatın dışına itmek, O’nu sadece “yaratan” ama hükmetmeyen bir varlık gibi görmek demektir. Bu, deizmin özüdür.
Rububiyet, Allah’ın her an yaratma, yaşatma, terbiye etme ve idare etme sıfatıdır. Kur’ân buyurur: “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” (Fâtiha, 1/2) “O, her an yaratma hâlindedir.” (Rahmân, 55/29)
Firavun ise bunun zıddına düşerek: “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât, 79/24) demiştir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah sizin Rabbinizdir; O’na ibadet edin. Rabbinize isyan etmeyin.” (Buhârî, Tevhid 50)
Rububiyeti reddetmek, varlığını ve gücünü kendi iradesine bağlamak, ilahlık iddiasının kapısını aralamaktır ki bu, Firavunî bir sapmadır.
Tevhid, Ulûhiyet, Melikiyet ve Rububiyet üçlüsünün bir arada kabul edilmesidir. Birini reddetmek, tevhid binasının temel taşını sökmektir: “O, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin Rabbidir.” (Mü’minûn, 23/84-85) “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yûsuf, 12/40)
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’ demek, en altı ise yoldan eziyeti gidermektir.” (Buhârî, Îmân 3)
Allah’ın Ulûhiyetini reddetmek ateistliktir; Melikiyetini reddetmek deistliktir; Rububiyetini reddetmek Firavunluktur. Her üçü de küfürdür. Tevhid ise bu üç hakikatin tamamını gönülde, dilde ve amelde kabul etmektir. Tevhid, üç ayağı olan bir sehpadır; biri eksik olursa, hepsi devrilir.
Tevhidin ince sınırı ve şirkin gizli perdeleri vardır. Hak yolun kıyısından köşesinden haberdar olanlar, tevhidi bazen yanlış yorumlar. Allah ile bütünleşmeyi, “hakikate ermek” sanırlar. Zihnen tüm varlıkları yok sayar, bunu marifet ve fena zannederler.
Hâlbuki bu, zihin perdesinin ürettiği bir hayaldir. Nefis, bazen böyle sahte bir yokluk hissi ile kişiyi kandırır. İmam-ı Rabbânî Hazretleri der ki: “Fenâ fillâh, zat ile birleşmek değildir. Bu hâl, ancak isim ve sıfatların tecellisinde benliğin yok olmasıdır. Zât, mahlûkla birleşmekten münezzehtir.”
Oysa hiçbir peygamber, “Allah ile özdeş olun” dememiştir. Onlar, kulluğu yalnızca Allah’a tahsis etmeyi, kalbi yalnız O’na yöneltmeyi emretmişlerdir. Zira Hak Teâlâ ezelîdir, yaratılmış ise sonradan var olmuştur; ezel ile had, bir olamaz.
Birleştirmeye çalışmak, hakikati bozmak olur. İşte bu, şeytanın en gizli oyunlarından biridir. Arifler bu tuzağa “şirk-i hafî” derler; zira insan fark etmeden, kendi nefsini ilâhlaştırmaya başlar.
Allah her günahı dilerse affeder; fakat şirki asla affetmez: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, gerçekten büyük bir günah işlemiş olur.” (Nisâ, 4/48)
İşte şeytan, insana “Sen tevhidden haber aldın, artık sen O’ndasın” diye fısıldar. Fakat o hâl, hakikatin değil, nefsin vehmidir. Hakiki tevhid; kulun, varlık sahasında tek bir müstakil gücün Allah olduğunu bilmesi, kendisini yok bilip O’nu sonsuz bilmesidir. Bu, birleşmek değil, hududunu bilip O’na teslim olmaktır.
İmam-ı Rabbânî Hazretleri buyurur: “Tevhid, mahlûku yok bilmek değildir; mahlûku mahlûk bilip Hâlık’a nispet etmektir. Yok bilmek, mahlûku Hâlık ile birlemek olur ki bu, şirkin en gizlisidir.”
Unutma ki, Allah şirkin hiçbir türlüsünü affetmez. O’nu birlemek, O’nunla birleşmek değil; O’nun tekliğini kalp, dil ve hâl ile tasdik etmektir. İşte bu yüzden anlatıyor, yazıyor, uyarıyoruz. Çünkü bu yolun inceliği, denizden ince, kılıçtan keskindir; hakikate yürüyen, önce bu tuzakları bilmelidir.