Hiç çocuk olamadan kudret eliyle yoğrulanlar ise zaten hilafet yolunda büyük mesafeyi direkt kat etmişlerdir. Bu da isimlerin tümünün talimiyle oluşur. Öylece hilafet yoluna koyulmak gerçekleşir.
Buna şehrin içten fetih hali de diyebiliriz. Bunda hiçbir tehlike mevzubahis değildir. Çünkü direkt nuri katman olan melekût âlemiyle irtibat sağlanarak hedefe ulaşılmaya çalışılmıştır.
Tüm peygamberler ve onların büyük varisleri o yoldan ermişlerdir. Aşk yolundan da yol alanlar olmuştur. Her insanın öz meşrebi onu başka bir mecrada dolaştırır.
Onun için bizler kimseyi küçümsemeden veya kimse hakkında suizan da bulunmadan işin hakikatine doğru uzanan ilme dokunalım. Öylece kendimize dokunalım.
Burada “hiç çocuk olamadan kudret eliyle yoğrulanlar” derken kastettiğim, klasik aşk devrelerini, o inişli çıkışlı hâlleri yaşamadan doğrudan marifet kapısına alınan ruhlardır.
Bunlar, isimlerin talimini kalem kalem okuyarak değil, bizzat Esmâ’nın içinden yoğrularak öğrenirler. Onlarda aşkın deli dalgası değil, hikmetin ağır akışı görünür.
Aşk, bu yolculukta bir araç iken, onlar için doğrudan hilafet makamına hazırlayan bir “kudret terbiyesi” işler. Yani önce çocuk olup yanıp kavrulmaz; doğrudan, “emanet”in ağırlığını taşıyacak bir kıvamla yoğrulurlar.
“İsimlerin tümünün talimi” dediğimde, sadece dilde çekilen zikirleri kastetmiyorum. Kişinin hayatındaki her hâlin, her imtihanın, her lütfun ve her mahrumiyetin, farklı bir esmanın dersi olarak önüne konulmasını kastediyorum.
Bazen Rezzâk ismini açlıkla, bazen Şâfî ismini hastalıkla, bazen Vedûd ismini yalnızlıkla, bazen Sabûr ismini bitmeyen gecelerle öğretir Rabbim. Bütün bu talimlerin sonunda kul, “Ben tek bir ismimle değil, bütün esmânın terkibiyle imtihan ediliyorum.” şuuruna erdiğinde, hilafet yoluna koyulmuş demektir.
“Şehrin içten fethi” benzetmesini de bu yüzden kullanıyorum. Dışardan fetih, kaleye saldırmak gibidir; içten fetih ise, kalenin içindeki kapıların bir bir açılmasıdır.
Aşk, çoğu zaman dışarıdan bastıran bir dalga gibi gelir; ama melekûtla kurulan nuri irtibat, içeriden açılan bir kapıdır.
Kul, içten fethe mazhar olduğunda, kendi nefs şehrinin sokaklarında, sağdan soldan gelen vesveseler değil; Rahman’ın esintileri dolaşmaya başlar. İşte bu içten fetih, tehlikesi az, bereketi bol olan yoldur.
Melekût âlemiyle irtibat dediğim, göze görünmeyen, kulağa işitilmeyen ama kalbe apaçık olan o nuri akıştır. Bedenim dünyada işine devam ederken, gönlüm melekût penceresinden bakmaya başlar.
O zaman eşyanın sadece kabuğunu değil, içindeki hikmeti de seyrederim. Bu hâl, beni dünyadan koparmaz; aksine dünyayı daha yerli yerine koydurur. Melekût’la bağlantısı olan kul, ne taşar ne donar; ne aşkta boğulur ne de sevgisizliğe kurban olur.
Tüm peygamberlerin ve büyük varislerin bu yoldan ermeleri boşuna değildir. Onlar aşkı inkâr etmediler; ama aşkı nihai makam kılmadılar. Hepsinin ortak paydası, Rabbleriyle olan muhabbetu’llâh hâlinin, aşk fırtınasını aşmış, haşyetle yoğrulmuş, huzurla sabitlenmiş oluşudur.
Biliyoruz ki hilafet, sadece sevmekle değil; sevdiğinin hükmünü hayatına geçirmekle mümkündür. Hilafet yoluna koyulan kul, “Ben seviyorum.” demekle yetinmez; “Ben sevdiğimin hükmünü yaşamak istiyorum.” der.
“Her insanın öz meşrebi, onu başka bir mecrada dolaştırır.” derken, kimsenin yolunu tek kalıba sokmuyorum. Kimi aşk ateşiyle uyanır, kimi ilimle, kimi musibetle, kimi nimetin ağırlığıyla…
Önemli olan, hangi meşrepten olursa olsun, o mecranın sonunda Resul’ün yoluna, Kur’an’ın hakikatine bağlanmaktır. Eğer meşrebim beni Resul’den koparıyorsa, orada sıkıntı vardır. Ama beni Resul’e daha çok yaklaştırıyorsa, o meşrep benim için bir rahmet köprüsüdür.
Bu yüzden “kimseyi küçümsemeyelim” diyorum. Aşk yolundan yürüyeni de, ilim yolundan gidenini de, hizmetle pişeni de, yalnızlıkla olgunlaşanı da bir kefeye koyup hüküm vermiyorum.
Benim vazifem, insanların meşreplerini yargılamak değil; kendi meşrebimi hakikate uygun hâle getirmektir. Suizanna kapı açtığım her düşünce, kalbimdeki nura perde olur. Hakikate doğru uzanan ilme dokunmak istiyorsam, önce içimdeki suizannı pak etmek zorundayım.
“İlme dokunalım, öylece kendimize dokunalım.” cümlesi, benim için çok temel bir düsturdur. Ben dışarıya anlattığım her hakikati önce kendi iç dünyama uygularım.
Aşktan, sevgiden, El-Vedûd’dan, melekûttan bahsederken, kalbime sorarım: “Sen bunları sadece konuşuyor musun, yoksa az da olsa tadıyor musun?” Eğer tat yoksa dildeki sözün bereketi azalır.
Onun için önce ilme dokunur, sonra o ilmi canıma dokundurmaya çalışırım. Çünkü bilirim ki kendime dokunmayan hiçbir söz, başkasına da fayda vermez.