55) SANAL BENLİK YOK EDİLİR Mİ?

İnsan bir sanal benlik sahibi olarak var edilmiştir. Sanal benlik, kişinin kendi varlığını algılayabilmesi için verilmiş bir emanet varlıktır. Bu benlik aslında bir perde gibidir. Kur’an’da: “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık.” buyrularak bu benliğin hakikatine işaret edilmiştir.

Bu benlik asla yok olmayacaktır. İnsan kendi varlığını seyredebilsin diye bu benlik ona verilmiştir. Ölümle veya manevî yolculuklarla silinmez. Hadiste: “Kendini bilen Rabbini bilir.” buyrularak bu benliğin hakikate açılan bir kapı olduğu açıklanır.

Miraç halini dahi yaşasa gene de var olacaktır. Peygamberlerin en yüce tecrübesi olan miraçta bile benlik bütünüyle yok olmaz, seyreden bir varlığın bulunması istenir. Çünkü Allah insanı muhatap kılmak için yaratmıştır. Kur’an’da: “Kuluna vahyetmek istediğini vahyetti.” buyrulmuştur.

Çünkü seyreden birinin var olması dilenmiştir. Allah, kendisini temaşa edecek bir varlık murad etmiştir. Hadiste: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim; bunun için mahlûku yarattım.” buyurularak bu hikmet açıklanmıştır.

Sanal benlik üzerinde ise, gerçek benlik sahibi vardır. Sanal benlik insanın perdesi iken, hakikî benlik Allah’ın zâtıyla bağlantılıdır. Kur’an’da: “Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır.” buyrularak bu üst hakikat bildirilmiştir.

Bunun hakikatına eremeyen kişi der ki, üstümdeki bir Allah… Ve yukarı bakar. İnsan hakikati kavrayamazsa, Allah’ı mekânla sınırlandırır. Oysa Kur’an’da: “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” buyrularak Allah’ın mekânla kayıtlı olmadığı bildirilmiştir.
Özümüzde var olan her esma tohumu aslında Allah’a açılan bir penceredir. Allah’ın isimleri insanda tohum gibi mevcuttur. Bu pencereler açıldığında insanın hakikati tecelli eder. Hadiste: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer.” buyrulmuştur.

O pencereler kapalıysa Allah nuru veya ilmi veya iradesi veya diğer isimlerle işaret ettiğimiz manalar veya sıfatlar insandan gözükmez. İsimlerin kapalı kalması, insanın manevî körlüğüdür. Kur’an’da: “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler.” buyrulmuştur.

Dolayısıyla insanda istek veya irade veya diğer esmaların manaları gözükmez ve hiçbir şey yapamaz durumda kalır. Esmaların kapalı kalması, iradenin işlemez hale gelmesine sebep olur. Kur’an’da: “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefis için inanmak yoktur.” buyrularak buna işaret edilmiştir.
Tüm manalar onda var ama mana tohumları kapalı kaldığı için düşüncesinden bir şey geçmez veya geçse de kuvveden fiile çıkaramaz. İnsan özünde bütün isimlerin yansımasını taşır, fakat onları açığa çıkarmazsa potansiyel olarak kalır. Hadiste: “Amel olmadan ilim fayda vermez.” buyrularak bu hakikat hatırlatılmıştır.

Yani bir şey dileyemez veya oluşturamaz. İradeyi çalıştırmayan kişi dileyemez hale gelir. Kur’an’da: “Onların çoğu bilmezler.” ayeti buna işaret eder.

Bir şeyin dileğin oluşması için isimlerin yeşermesi şarttır. İsimler açığa çıktığında irade çalışır. Bu Allah’ın insana bahşettiği fıtrî sırdır. Kur’an’da: “Allah dilediğini hidayete erdirir.” buyrulmuştur.

Allah her insanı İslam fıtratı üzere yarattığı için isimleri harekete geçirme kuvvesi her insana emanet olarak verilmiştir. Hadiste: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar.” buyrulmuştur. Esmaları harekete geçirme kuvvesi işte bu fıtratın özünde vardır.

Asıl emanet bu emanettir. Kur’an’da: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” ayeti bu sırra işaret eder.

Ama insanların çoğu zalim ve cahil oldukları için, yani nefsine zulmedip bedensel dürtülerin emrine kendisini amade ettiği için, hem özündeki kuvvelerden habersiz yani cahil olduğu için üstelik sürekli ifrat ve tefritte bocaladıkları için, bu emaneti kullanamıyorlar. İnsanın çoğu, emaneti fıtrata uygun şekilde kullanamaz. Kur’an’da: “Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.” bu ayet tam olarak bu hâli anlatır.

Özündeki esmalar ile işaret edilen manaları harekete geçirme kuvvesi olan İlim, irade ve kudret sıfatları her insanda vardır ve ölüme kadar sürecektir. İnsan bu üç temel kuvve ile sorumludur. Kur’an’da: “Allah size işitme, görme ve kalpler verdi; şükredesiniz diye.” buyrulmuştur.

Harekete geçirdiğimiz kuvveler kadar ölüm ötesi yaşamımız şenlenecektir. Ahirette insanın derecesi dünyada açığa çıkardığı isimlerin ölçüsünde olacaktır. Hadiste: “İnsan öldüğünde ameli kesilir, üç şey müstesna: sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve dua eden hayırlı evlat.” buyrulmuştur. Bunlar da ilim, irade ve kudretin dünyada işletilmesinin bir yansımasıdır.

İşte “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” ayeti bu bağlamda buna da işaret eder. İnsanın dilemesi, Allah’ın dilemesiyle senkronize olduğunda gerçekleşir. Kur’an’da bu hakikat açıkça bildirilmiştir: “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”

Yani kapını sana emanet olarak verilen İlim, irade ve kudret sıfatları ile aç. Bu üç kuvve insanın özündeki anahtarlardır. İnsanın kapısını açması, bu emaneti işletmesiyle olur.

Allah dilemesiyle kendi dilemeni senkronize et. Kulun duası ve iradesi Allah’ın dilemesiyle örtüştüğünde hakikat açığa çıkar. Hadiste: “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım.” buyrularak bu senkron anlatılmıştır.

Dile Allah’tan ne dilersen, senin olacaktır. Eğer dilek Allah’ın rızasına uygunsa gerçekleşir. Kur’an’da: “Bana dua edin, size icabet edeyim.” buyrulmuştur.

Olay kısaca budur. Özetle diyelim ki; sanal benlik perdedir, hakiki benlik ise Allah’a açılan penceredir. Emaneti işleyen hakikate erer, emaneti örten nefsine zulmeder.

Yorum yapın