Abdullah dediğimizde esma ve sıfat boyutu itibariyle kul olan demektir. Abduhu dediğimizde ise zat boyutu itibariyle kul olan demektir. Zat itibariyle kulluğa eren ilk insan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir.
Onun ümmetinden “o şerefi” yaşayan fertler kıyamete dek var olacaklardır. Onun ümmetinin tüm fertleri dahi gözlerini o makama dikerek başını secdeye bırakırlar. Onun için de secdeye miraç denilmiştir. İşte kullukta son nokta odur.
“Abdullah” esma ve sıfat boyutunun, yani Allah’ın isimleriyle insanda tecellî eden yönün adıdır. “Abduhu” ise Zat’a yönelmiş kuldur; o artık sadece Allah’ın fiillerinde değil, Zat’ında yok olmuştur.
Burada bir not düşelim… Yanlış anlamayalım olayı, kendisi vardır lakin kendisinin gözünde sadece mutlak zat kalmıştır ve varlığa o halle nazar edip zati seyr zevk halini terennüm eder. yoksa haşa gidip Allah ile ittihad eylememiştir. Bu konulardaki tüm yazılarımızı bu şekilde tevehhüm edelim. Yoksa ayağımız kayar da İslam itikadının dışına düşeriz. Bu kısa hatırlatmadan sonra seyrimize devam edelim…
Bu mertebeye erişen ilk ve tek beşer Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. O’nun ümmeti de, her secdesinde bu miracı kendi gönlünde yaşar. Çünkü secde, benliğin eriyip yok olduğu andır. Secdeye “miraç” denmesi bundandır; secde, kulun Rabbine en yakın olduğu andır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, miraç anında kab-ı kavseyn hâlini yaşadı. Kab-ı kavseyn hâli, kişideki tüm bencilliği yok eder.
Tıpkı HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin, Allah ismiyle kendisini tanıttığı ve o ismin müsemmasıyla kendi gizli hazinesini yani kendi öz nurunu seyir ettiği gibi, kab-ı kavseyn hâlini yaşayan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile de, yani hayal içindeki hayalde kendisini birinci hayalde olduğu gibi seyir etmiştir. Bu hayal bilinen insani hayal gibi bir hayal değildir. İzah babında hayal dedik. Çünkü başka bir tanım mevzubahis değildir.
“Kab-ı kavseyn ev ednâ” (yaklaşık iki yay arası kadar, hatta daha yakın) ifadesi (Necm, 9), varlığın mutlak yakınlığını anlatır. Bu hâlde kul, artık “ben”ini tamamen yok eder. Kişinin benliği, Allah’ın huzurunda erir; sadece O’nun varlığı kalır. “Hayal” ifadesi burada mecazîdir, çünkü bu hâl dünya aklıyla tasvir edilemez. Bu hâl, “Ben kulumun diliyle konuşurum” sırrının tecellisidir.
Olayı az daha açarsak; mutlak zat yani Allah, birinci hayal diye tabir ettiğimiz bir tutam nuru olan nûr-i Muhammedî’de kendi nurunu kayıtsız ve şartsız seyir ettiği gibi, hayal içre hayal olan ve bu hayalde en kâmil olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’le de kendi nurunu seyir etti.
Öylece yaratımlarının en ulvîsini temaşa ederek bu seyrin karargâhı olan zata da, kendi seyrini yaşattı. Öylece o kutlu zat kab-ı kavseyn hâlinde Rabbini seyrederek tüm âlemler adına onunla konuştu. İnsanlığın tekâmülü için beş vakit namaz emrini ve daha birçok hediyeyi alarak insanlığa tekrar dönerek aldığı hediyeleri iletti.
Burada anlatılan sır şudur: Nûr-i Muhammedî, Allah’ın ilk tecellîsidir. O nur, Zat’ın kendi nurunu seyir ettiği aynadır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de ise o seyir, bilincin zuhuruna dönüşmüştür. Böylece insanlık adına Zat’ı seyreden tek mahlûk, O olmuştur. Namazın emredilmesi, insanın bu seyri kalbinde yaşaması içindir; her kıyam, rükû ve secde, birer miraç halkasıdır.
HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin, yani kendisini Allah olarak isimlendirerek tanıtan mutlak Zat’ın, gizli hazine olarak uhdesinde var olup temaşasına serdiği mutlak nurundaki seyir ne ise, işte o nurundaki seyrin aynısını Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de de aynı şekilde seyir etmiştir.
Yani hayalde ve hayal içre hayalde mutlak Zat’ın seyir alanında yaptığı tecellî aynı tecellî olup bunu idrak ise, en üst idrak hâlidir. O yüzden “O hevasından konuşmaz” denilmiştir. “Allah ve Rasûlünü ayırmayın” denilmiştir. Çünkü konuşturan, doğrudan HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyettir, yani mutlak Zat’tır.
Bu hâl, “Men raânî fekad rael Hakk” (Beni gören Hakk’ı görmüştür) sırrıdır. Çünkü O’nda Hakk tecellî etmiştir. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü, kendi hevasından değildir; O’nun her sözü, Allah’ın kelamının bir yankısıdır. “Allah ve Rasûlü”nü ayırmamak emri, bu vahdet hakikatini korumak içindir.
Bu olay, “HU gizli hazine, Allah ise bu hazinenin bize bildirilen kısmı” şeklinde değildir. Eğer böyle olsaydı, olay onun zatına dayanırdı ki bu da muhaldir. Gizli hazine derken olay Allah’ın zatına dayanmaz. Allah zatının gizli hazine ile ilgisi yoktur. Gizli hazine, O’nun nurunun hudutsuzluğudur.
Burasına ayrıca mutlak gayb da denilir. Şimdi dahi, nuru hudutsuz olup gizliliğini korumaktadır. Seyrini dilediği ise, nurundan bir tutam almak suretiyle hudutlandırıp kendisine nûr-i Muhammedî dediği bir tutam nurundan başka değildir.
Bu bir tutam nurundan ise, yerden arşa tüm varlıklarını onun içeriğinden yaratıp gizli hazine olan nurunu bir nebze görünür etmiştir. Bu artık mutlak gayb olmaktan çıkmış, göresel gayb hâlini almıştır.
“Gizli hazine” hadîsinde geçen sır, Zat’ın kendi nurunun seyriyle ilgilidir, Zat’ın kendisiyle değil. Allah’ın zatı mutlak gaybdir, idrak edilemez. Ancak nurundan bir tutam, yani nûr-i Muhammedî ile varlık görünür hâle gelir. Bu, mutlak gaybden göresel gayba geçiştir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) ayeti bu geçişi anlatır.
Biraz daha açarsak; yani tüm seyir nûr-i Muhammedî’den yükselen seyirdir. Gerisi mutlak gayb olup ne olduğunu asla bilemeyiz. Mutlak Zat kendisini bize Allah olarak tanıtır. Biz “Ha Allah dedik, ha HU dedik”, aslında bizim açımızdan bir fark yoktur. Allah, mutlak nurundan bir tutam aldı ve ona nûr-i Muhammedî dendi. Bizler o nûr-i Muhammedî’den nur alarak var olduk. “Nur üstüne nurdur” deniliyor ayette.
“Nurun alâ nur” (Nur, 35) sırrı, bu tecellîyi anlatır. Biz, nûr-i Muhammedî’den yansıyan nurlarız. O nurdan var olduk, o nurla idrak ederiz. “Allah” derken, O’nun Zat’ına değil, tecellîsine hitap ederiz. “HU” derken de işaret ettiğimiz yine O’dur. Fark bizim anlayışımızdadır, Zat’ta fark yoktur.
İşte nur, nûr-i Muhammedî’dir. Çünkü yaratılışın ilk zuhur noktası, Allah’ın “kün” emrinden doğan bu nurdur. Tüm varlık, nûr-i Muhammedî’nin bir izdüşümüdür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) ayetinde işaret edilen nur, doğrudan bu nurdur. Her zerre o nurdan bir parça taşır.
Nur üstüne nur, yoğunluğu düşürülmemiş olan nurdur. Yani bu nur, tecellîlerinde perdelenmemiştir. Birinci nur, Zat’tan gelen mutlak nurdur; ikinci nur ise bu mutlak nurun tecellî ettiği nûr-i Muhammedî’dir. İkisi arasındaki fark, yoğunluktadır; biri saf Zat nurlanması, diğeri bu nurlanmanın idrakle seyredilen hâlidir.
Gizli hazine “nur üstüne nur” olan “mutlak nur”dur. Gizli hazine, Zat’ın kendi nurunu kendinde seyretmesidir. Yani O, nuruyla nurunu görendir. Bu, “Kuntu kenzen mahfiyyen (Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim)” kudsî hadisinin sırrıdır. Bu hazine, görülmek istediğinde nûr-i Muhammedî zuhur etmiştir.
Hazinenin açılması ise, “nûr-i Muhammedî” ve içeriğindeki bizlerdir. Gizli hazine, Zat’ta gizlenmiş bir nurdu; bu nurun açılımı, nûr-i Muhammedî vasıtasıyla varlıkta tezahür etti. Biz, o nurun içinde yaratıldık. Her birimiz, o hazine sandığının içindeki birer cevheriz.
İçeriğinin en kâmili de, “Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz”dir. Çünkü nûr-i Muhammedî, insanda en kâmil biçimini O’nda buldu. O, nurun kendi nurunu seyrettiği aynadır. O’nun kemali, Zat’ın tecellîsini olduğu gibi yansıtmasıdır. “Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.” sırrı bu hakikatin beyanıdır.
İnsan adeta “nur içre nurda”, “nur üstüne nurdan” bir ruh almıştır. İnsan, bu nurun hem içinde hem de ondan yaratılmıştır. Ruh, Allah’ın nurundan bir soluktur. “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) ayeti, bu gerçeğin açık ifadesidir. İnsanın özü, nurun nurla yoğrulduğu bir sırdır.
Buna işaretle de, ruhumdan üfledim diye işaret edilmiştir. İşte olayın dayanağı bu noktadır. Burası anlaşıldı mı, olay bitmiştir. “Ruhumdan üfledim” (Nefaktu fîhi min rûhî) ifadesi, Zat’tan gelen bir pay değil, O’nun nurundan gelen bir nefhadır. Bu farkı anlamak, tevhidin inceliğini kavramaktır. Burası idrak edildiğinde, insanın yaratılış sırrı çözülür.
Önümüze çıkan “Allah” ve “HU” isimlerini ayrı ayrı düşünmeyelim. Çünkü “Allah” ismi, Zat’ın mahlûkatla olan tanıtımıdır; “HU” ise Zat’ın kendisidir. İkisi ayrı değildir; “HU”nun zuhur hâli “Allah”tır. “Hüvallahüllezi lâ ilâhe illâ Hû” ayeti (Haşr, 22), bu birliği anlatır.
Tüm olay, HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin, kendi gizli hazinesini seyir etmesi için kendisini Allah ismiyle isimlendirip yarattığı varlıklara kendisini o şekilde tanımlamasından başka bir tanımlama değildir.
Yani Allah, kendi Zat’ını mahlûkata tanıtmak için “Allah” ismini seçmiştir. “Allah” ismi, Zat’ın mahlûkatla kurduğu tanıtım perdesidir. Bu perdede, her şey O’nun tecellîsidir; hiçbir şey O değildir.
Hep çokluğa alıştığımız için gözümüze çokluk gibi gelir. Onun için de, mutlak hüviyet için Subhânehu ve Teâlâ deriz. Zat tektir; çokluk, algıdadır. Bu yüzden “Subhânehu ve Teâlâ” deriz; yani O, tüm çokluklardan ve mahlûkat sıfatlarından münezzehtir. Bu, Allah’ı yaratılmışların benzetmesinden arındırma zikridir.
Kab-ı kavseyn’den sonra Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dediği her söz, dinin ana taşlarını teşkil ederdi. Çünkü o hâlden sonra konuşan, Zat’ın nurudur. O hâl, “vahyin dili”dir. Rasûlullah’ın sözü, vahyin yankısıdır. “O, hevasından konuşmaz; onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden ibarettir.” (Necm, 3-4)
Allah’ın düzeni onun iki dudağı arasına göre şekil aldı. Miraçta aldığı yetki, kâinatın denge eksenidir. Allah’ın kelâmı, O’nun diliyle hükme döküldü. Bu, ulvî bir hilafettir; kâinatın manevî terazisi Rasûlullah’ın nefesiyle dengededir.
Miraç ile kâinatın ana mihenk noktasındaki tasarruf onun emrine verildi. Tabiri caizse, sanki koskoca kâinat onun yaz-boz tahtası oldu. Çünkü o, Rahman’ın elinde rahmetin kalemidir. Kâinat, onun duasına göre biçimlenir; çünkü dua, kaderin yönünü tayin eden esmadır. Miraç, tüm varlıkların yeniden kodlandığı ilahî bir yeniden yazılımdır.
Allah’ı ve Rasullerini inkâr edenler, Allah ve Rasulleri arasına ayırımcılık sokmaya çalışanlar, “Bir kısmına iman ediyoruz, bir kısmını inkâr ediyoruz” diyenler, iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler kâfirdir. (Nisâ, 150)
Bu ayet, “tevhîd-i risâlet”i açıklar. Kim bir peygamberi reddederse, aslında Allah’ın kelâm zincirini reddetmiştir. Çünkü her peygamber, aynı nurun farklı mertebelerdeki yansımasıdır.
Örneğin hac hakkında ısrarla soru soran sahabeyi uyardı ve hakkında malûmat vermediğim hüküm hakkında sükût ediniz dedi. Evet deseydim hac her yıl farz olurdu dedi. Düşünsenize hüküm onun iki dudağı arasına bırakıyor. İşte miraç bu kadar önemlidir.
Bu olay, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hüküm tecellîsinin delilidir. Allah, dilediğinde Rasûl’üne hüküm yetkisi verir. Bu, “Habîbin emrine uygun düşeni dilerim” sırrıdır. Bu sebeple onun sükûtu bile vahiydir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Elçisi bize konuşma yaptı ve, “Ey insanlar! Allah size haccı farz kılmıştır, haccediniz” buyurdu. Bir sahâbî, “Ey Allah’ın Elçisi! Her yıl mı?” diye sordu. Peygamberimiz sükût etti, cevap vermedi. Sahâbî sorusunu üç defa tekrarladı, bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Eğer ‘evet’ deseydim her yıl hac yapmak farz olurdu, buna gücünüz yetmezdi” cevabını verdi. (Müslim, “Hac”, 412; İbn Mâce, “Menâsik”, 2.)
Bu hadis, Rasûlullah’ın kelamındaki ilahî tartının göstergesidir. Sözünün her harfi hikmettir. Onun sükûtu bile rahmettir; konuşması da rahmettir. Onun için her sözü, dinin mihenk taşıdır.
Bilelim ki, Allah ve Rasullerini ayırmayın konusunun temel işaret kapsamı, tecelliyât konusu değildir. Burada “ayırmayın” emri, zatî bir birleşme değil, hüküm ve hidayette birliği ifade eder. Çünkü Allah tektir, Rasûller O’nun kelam elçileridir.
Yani mutlak Zat’ın peygamberden zuhuru vs değildir. Zaten böyle bir düşünce hulûla girer ki, sonu şirkin ta kendisi olur. Allah, Zat’ıyla hiçbir varlığa hulûl etmez. O, münezzehtir. Hulûl düşüncesi, Zat’a mekân ve sınır tayin etmektir. Bu da şirk olur.
Bu konu, insana sunulan emir ve yasaklar konusudur. “Allah ve Rasûlü”nü ayırmamak, emir ve yasakta birliği korumaktır. Rasûlullah’ın getirdiği şeriat, Allah’ın hükmüdür. Onun için, kim bu yoldan saparsa, hakikatten uzaklaşır.
Yani Allah ayetlerde neyi farz etmişse veya yasakladıysa, aynı şekilde Allah Rasûlü olan insanların da insanlara sunduğu şerîat-ı garrâ hükümlerini almamız ve peygamberlere kafa tutmadan onların sunduğu yola teslim olmamız içindir.
Şeriat, insanın ilahî düzene uyum yasasıdır. Rasûlullah’a uymak, Allah’a teslim olmaktır. Çünkü o, “Rabbinin izniyle dosdoğru yolda” yürüyendir. (Şûrâ, 52)
“Abdullah” ve “Abduhu” farkı, kulun Zat’a yolculuğundaki iki menzildir: biri isimlerin gölgesinde, diğeri Nur’un kalbinde. Kab-ı kavseyn hâli, “ben”in eridiği ve sadece “HU”nun konuştuğu makamdır. Nûr-i Muhammedî, Zat’ın kendi nurunu seyir ettiği aynadır; insan, bu aynadan yansıyan bir parıltıdır. Allah’ın zatı mutlak gaybdir; idrak değil, teslim ister. Gayb’a yaklaşan, benliğini kaybeder. “Nur üstüne nur” ayeti, varlıkta görünen her şeyin O’nun nurunun gölgesi olduğunu öğretir.
Nûr-i Muhammedî, varlık perdesinde Zat’ın ilk aynasıdır. “Allah” ve “HU” ayrımı, zihindedir; Zat’ta ikilik yoktur. Miraç, insanın özündeki nurun Rabbine yükselişidir. Hulûl düşüncesi, Zat’a sınır çizer; oysa O, mekânsızdır. Rasûlullah’ın sözü, sükûtu, bakışı her biri Zat’ın tecellîsidir.
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) “O hevasından konuşmaz; onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden ibarettir.” (Necm, 3-4) “Allah ve Rasûllerini ayıranlar, kâfirdir.” (Nisâ, 150) “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19) “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29)