366) VARLIĞIN OLUŞUMU

Varlık özden bize kadar katman katmandır. Nüzul özden kabuğa doğru olur. Rücu ise kabuktan öze doğru olur.

Varlığı düşünürken, her şeyi tek planda değil, katman katman görmek gerekir. Özden kabuğa doğru bir nüzul vardır; yani hakikatten zahire inen bir iniş… Sonra kabuktan öze doğru bir rücû vardır; yani zahirden tekrar hakikate dönüş…

Biz şu an kabukta yaşıyoruz, ama içimizde özün sesi var. Bütün yolculuk, bu kabuğu kırmadan, kabuğu inkâr etmeden, kabuktan öze doğru yürüyebilmektir. Rabbim “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır.” (Mülk, 67/3) buyururken, varlığın bu katmanlı yapısına işaret eder.

Tüm varlığın en derunî boyutu sudur. Bu su ayrı sudur, bildiğimiz su değildir. Bu su, tüm varlıkların ondan yaratıldığı ana cevher olan sudur.

Bütün varlığın en derin boyutunda bir su hakikati vardır. Bu su, musluktan akan su değildir; bardaktaki, denizdeki, yağmurdaki su da değildir. Bu, “her şeyin ondan yaratıldığı” ana cevherin sembolüdür. Kur’an’da “Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) buyrulurken, bu su hakikatinin hem zahirdeki yansımasına hem de batındaki özüne işaret vardır.

Arşın su üzerinde oluşunu haber veren ayet de (Hûd, 11/7), o derin katmanda bir su hakikati olduğunu fısıldar. Biz buna kendi dilimizle “öz su” diyoruz; varlığın ana hamuru, ilahî rahmetin akış hâlidir bu.

Şu an içtiğimiz su, o suyun toprak boyutuna uyarlandığı ve varlığını kendi öz cevheri olan, ismi azamı ise Hayy olan esmâdan alan toprak boyutunun yaşam azığıdır.

Şu an içtiğimiz su, o derunî suyun toprak boyutuna uyarlanmış hâlidir. Yani biz, bardaktaki suyu içerken, aslında o ana cevherin dünya perdesindeki kıvamını içiyoruz. Bu su, varlığını “Hayy” isminden alır. Hayat, Hayy isminden akar. Su da bu ismin toprak boyutundaki taşıyıcısıdır.

Bu yüzden “Allah, suyu her şeyin hayatının kaynağı kıldı.” hakikati, hem ilmî hem de manevî olarak içimize işler. Kalbim bunu düşünerek su içerken, sadece susuzluğumu gidermem; içimdeki varlık şuurunu da yenilerim. “Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) ayeti, içtiğimiz her yudumda yeniden hatırlanması gereken bir şahitliktir.

Bir üst boyutu nurî boyut, yani melekî boyuttur. Bu boyutun içeriği, varlığın temel taşı olan on sekiz bin âlem olarak tasvir edilen âlemdir.

Su hakikatinin bir üst katmanı, nurî boyut, yani melekî boyuttur. Meleklerin, nurdan varlıkların, latif kuvvelerin alanı… Bu boyut, “on sekiz bin âlem” diye tasvir ettiğimiz bütün görünmez sahaları içine alır. Burada, zaman ve mekân bizim algıladığımız gibi işlemez.

Bu boyut, varlığın temel taşı hükmündedir; çünkü emirler, ilahî programlar, kaderî yazılımlar bu sahada tecelli eder. Kur’an melekleri “kanatları ikişer, üçer, dörder olan elçiler” olarak anlatır (Fâtır, 35/1); bu, onların çok boyutlu hizmetine işaret eder. Biz, ibadetlerimizle ve takvâmızla bu nurî boyuta bağlanır, meleki akıştan nasip alırız.

Bir üstü narî boyut, yani şeytâniyetin de kullandığı boyuttur. İşte bu boyut, bizim öteye, yani on sekiz bin âleme geçip seyre geçmemizi engelleyen çittir.

Nurî boyutun üzerinde bir narî boyut vardır ki, ateşle, hararetle, hırsla, kibirle, nefsin taşkınlığıyla alakalıdır. Şeytâniyet bu boyutu kullanır.

İşte bu narî boyut, bizim öteye, yani o nurî âlemlere geçişimizi kesen bir çit gibidir. Çit, bahçenin etrafındaki engel gibidir; bizim içimizde de narî tabaka, kalbi meleki seyre açılmaktan alıkoyan bir perde olarak durur. “Şeytan, onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (En’âm, 6/43) ayeti, bu narî çitin içten içe nasıl örüldüğünü anlatır.

Sınav olarak önümüze serilen tüm oluşlar ve sınavımızın geçişi için önümüze konulan gerekli şeyleri gözümüze sıkıcı, sınavı kaybetmek için gerekli şeyleri sevgili gösteren ve aslında geçilmesi çok kolay olan ama şaşırtıcı olan tabaka bu narî boyut tabakasıdır.

Hayatta sınavımız için önümüze konulan gerekli şeyler bazen nefsimize sıkıcı görünür; sabır, helal, iffet, adalet, sadakat… Narî tabaka bunları göze çirkin, zor ve ağır gösterir.

Sınavı kaybettiren şeyleri ise -haramı, günahı, tembelliği, bencilliği- sevgili gösterir. Oysa hakikatte bu tabakayı geçmek, zannettiğimiz kadar zor değildir; ama aldatıcıdır. Narî boyut, “aslında çok kolay olanı zor, zararlı olanı tatlı gösteren şaşırtıcı tabaka”dır. Rabbim “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği emreder.” (Bakara, 2/268) buyururken, bu narî katmanın oyununu gözler önüne serer.

Çünkü insan nefsi, gözünü et kemik beden ve narî katmanın sıcaklığı içinde açmıştır. Kendisini aklı ile bu katmanlardan arındırması muhaldır. Onun için de narîden kurtulmak için iman ve teslimiyet şarttır. Zira aklı ile narî katmanı geçen olmamıştır.

İnsan nefsi, gözünü açtığında kendini et-kemik bedenin ve narî katmanın sıcaklığı içinde bulur. Şehvet, öfke, hırs, acelecilik, hevâ… Bunlar nefse tatlı gelir. Sadece akılla bu katmanlardan sıyrılmak neredeyse imkânsızdır; akıl tek başına narı söndüremez.

Onun için narîden kurtulmak için iman ve teslimiyet şarttır. İman, narı söndüren yağmur; teslimiyet, ateşi dengeleyen teslim oluş hâlidir.

Aklı rehber, imanı direk, teslimiyeti sığınak yapmadan bu tabaka geçilemez. “Kim Rabbine mü’min olarak kavuşmak isterse, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110) ayeti, akıl-iman-teslimiyet dengesinin kapısını gösterir.

İşte narî katmanın oluşturduğu hararet ve sıcaklığından dolayı birçok cin ve insan, bu tabakada asılı kalmıştır. Bu tabakada asılı kalan kişi ise, bunun ahirette zahiren tecelli edeceği cehennem katmanı içinde kayıtlı kalır.

Narî katmanın harareti ve sıcaklığı, nice cin ve insanı bu tabakada asılı bırakmıştır. Nefsî arzuların ateşi içinde yaşayıp, hiç söndürmeye çalışmayanlar, bu katmanda takılı kalırlar. Bu hâlin ahiretteki zahir tecellisi de cehennemdir.

Dünyada iç âleminde narî tabakaya kendini hapseden, ahirette o narın açık hâli olan cehennem içinde kayıtlı kalır. “Çünkü ateş, günahkârın derinliklerine kadar işleyen, kalplere tırmanan bir ateştir.” (Hümeze, 104/6-7) ayeti, bu narî hâlin kalbe yerleşmiş yansımasını anlatır.

Bu tabakaya kendini adayan insan ve cinler, melekî boyuta yolculuk edenlerin baş düşmanıdır.

Narî tabakaya gönüllü olarak kendini adayan insan ve cinler, melekî boyuta yol alanların baş düşmanıdır. Çünkü melekî boyuta yürümek, narî alanın hâkimiyetini zayıflatır.

Onlar ise bu hâkimiyeti kaybetmek istemezler. Bu yüzden vesvese, ifsat, fitne, fuhuş, öfke, ayrılık, düşmanlık üzerinden saldırırlar. Kur’an, “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır; siz de onu düşman edinin.” (Fâtır, 35/6) diyerek, bu narî odaklı düşmanlığın farkında olmamız gerektiğini söyler.

Bir üstü toprak boyut, yani zahiren bilinen ve bizim de içinde olduğumuz boyuttur. İşte günaha dalındığında, narî boyut faal olur.

Biz şu an toprak boyutta yaşıyoruz; gözle gördüğümüz, elle tuttuğumuz, zahiren bildiğimiz alan burası. Toprak boyut, nurî ve narî boyutların kesişim sahası gibidir. Ne zaman günaha dalınsa, narî boyut faal olur; toprak boyuttaki davranışa, ateş boyutundan bir hararet yüklenir.

İlginç olan şudur: Günahın zevki kısa sürer, harareti uzun sürer. Salih amelin zahmeti kısa sürer, nuru uzun sürer. “Kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür; kim zerre miktarı şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 99/7-8) ayeti, toprak boyuttaki her fiilin üst katmanlarda kayda geçtiğini haber verir.

İnsanın insaniyet kimyasının bozulması için, yani insan-ı kâmil olan hakikatimizden bizi engellemek için, bize sürekli vesvese veren cin ve insanların yönlendirdiği implaslar, yani vesvese olarak kişiye ulaşan kişiliğin aura frekansları, insanı melekûtî boyuttan mahrum eder.

İnsanın insaniyet kimyası bozulduğunda, insan-ı kâmil olan hakikatimize giden yol daralır. Cinlerden ve insanlardan gelen vesveseler, içimize atılan “impuls”lar, yani frekanslar, auramıza çarpan kirli dalgalar, meleki bağlarımızı zayıflatır.

Bu vesveseler bazen “Sen de yap, ne olacak ki?” diye gelir; bazen “Herkes böyle yaşıyor.” kılığında çıkar karşımıza. Bu kirli yönlendirmeler, insanı melekûtî boyuttan mahrum bırakır; kalbini, sadece narî ve toprakî düzlemde süründürür. “Şeytan, onlara Allah’ı anmayı unutturdu.” (Mücadele, 58/19) ayeti, bu kopuşun özünü gösterir.

O yüzden de arkadaş ve dostumuzu, haramdan sakınan insanlardan seçmemiz çok önemlidir. Çünkü yanımızda veya hayalimizde olarak yanımızda olanların aura frekansları, istesek de istemesek de bizi etkilemektedir.

Bu yüzden arkadaş ve dostu, haramdan sakınan insanlardan seçmek hayati bir meseledir. Yanımızda olanların, hatta hayalimizde sıkça taşıdığımız insanların aura frekansları, istesek de istemesek de bizi etkiler.

Aynı evde, aynı sofrada, aynı sohbette, aynı ekranda bulunduklarımızın iç dalgaları bize akar. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kişi, dostunun dini üzeredir. O hâlde her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” buyurur (Tirmizî, Zühd, 45). Bu hadis, sadece dış arkadaşlığı değil, içimizde taşıdığımız “hayal arkadaşlığını” da içine alır.

Narî katmanın esiri olan, o boyut itibarıyla faal olup vesvese veren varlıklardan sakınıp gerekli tedbiri almak zorundayız.

Narî katmanın esiri olmuş, bu boyutta faal olup sürekli vesvese yayan varlıklardan -ister cin olsun ister insan- sakınmak zorundayız. Gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi bu frekanslardan korumak için tedbir almak ibadettir.

Zararlı ortamlardan, kirli söylemlerden, fitne meclislerinden uzak durmak; sosyal çevreyi temizlemek; izlediğimizi, dinlediğimizi, okuduğumuzu seçmek, bu tedbirin bir parçasıdır. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6) ayeti, bu korumayı hem içten hem dıştan istemektedir.

İslam dini adı altında bize sunulan sistem ve düzende haram kılınan her olgu, bizi narî katmandan korumak amaçlıdır.

İslâm’ın haram kıldığı her şey, keyfimizi bozmak için değil, bizi narî katmanın esaretinden korumak içindir. Her haram, içimize ateş taşır; her helal, içimize nur saçar.

Haram sınırları, rahmet çemberleridir. “Helal bellidir, haram bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır.” (Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsakat, 107) hadisi, bu sınır bilincini diri tutmayı ister. İslâm’ın sistemi ve düzeni, bizi narî katmanın ateşinden çekip, nurî katmanın serinliğine taşımak içindir.

Her işlenen günah sonucu, o günah hangi organımız ile zuhur etmiş ise, o organımız narî katmana bürünür ve günahı işlemek için hep sabırsızlanır.

Her işlenen günah, hangi organla işlendi ise, o organı narî katmana bürür. Gözle işlenen günah, gözü ateşe alıştırır; dil ile işlenen günah, dili narın hizmetçisi yapar; el ile işlenen günah, ele haramı taşıma hevesi aşılar.

Sonra kişi fark eder ki, o organ, günahı yeniden işlemek için sabırsızlanır. İşte bu, narî katmanın organa giydirdiği elbisedir. Tevbe ve zikirle bu elbise soyulmazsa, organ günaha doğru koşmayı huy edinir. “Şüphesiz günah işleyen, ancak kendi aleyhine günah işlemiş olur.” (Nisâ, 4/111) ayeti, her günahın önce işleyeni yaktığını hatırlatır.

Her farz edilen amel ise, insanı melekî boyut ile irtibatlandırıp narî boyutu devre dışı etmek içindir.

Farz kılınan her amel -namaz, oruç, zekât, hac, kelime-i tevhid- insanı melekî boyuta bağlayan birer hat gibidir. Bu hatlar aktif olduğunda, narî boyut geri çekilir.

Namaz, kalbe nur akıtır; oruç, nefsi terbiye eder; zekât, malın ateşini söndürür; hac, dünya kalıplarını kırar. Bütün farzlar, narî boyutu devre dışı bırakmak, meleki akışa teslim olmak içindir. “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45) ayeti, namazın narî akışı kesen bir nur hattı olduğunu söyler.

Yerinde ve düzenli yapılan esmâ zikri ise, öz cevherimiz ile iletişime geçip, narî katmanın ötesinde insan-ı kâmilin bürünüş hâli olan derun ile irtibatta olup hiçbir varlığın implas, yani vesvesesinden etkilenmemeye dönüktür.

Yerinde ve düzenli yapılan esmâ zikri, bizi öz cevherimizle irtibata geçirir. Bu zikir, narî katmanı aşarak, insan-ı kâmilin derunî hâline bağlanmamızı sağlar.

Zikir, kalbi öyle bir merkeze yerleştirir ki, cinlerden ve insanlardan gelen hiçbir “impuls” ve vesvese, o merkeze nüfuz edemez. Kalpte esmâ nurları hâkim olduğunda, dıştan gelen karanlık frekanslar geri teper. “Bilesiniz ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayeti, bu merkezlenmiş kalbin sırrını dile getirir.

Direkt kişiden Rabbe dönük mekanizmayı harekete geçirip artık bambaşka bir kişiliğe bürünmeyi nasip eder.

Esma zikri ve farz ameller, kişiden Rabbe dönük mekanizmayı harekete geçirir. Artık insan, eski “ben”iyle değil, Rabbine yönelen yeni kişiliğiyle yaşamaya başlar. Kalbî kıble değişir; bakış değişir; öncelikler, korkular, sevinçler değişir.

Eski benliğin narî dürtüleri yavaş yavaş söner; yeni benliğin nurî sezgileri filizlenir. Bu hâl, “Ben Rabbimi Rabb bilerek yaşıyorum.” diyebilmektir.

Bu da kişiye dünya ve ahiret mutluluğunu nasip eder. Bütün bu yolculuğun meyvesi, sadece ahirette değil, dünyada da hissedilir. Narî ateşlerden kurtulup nurî akışa giren kişi, hem dünyada daha huzurlu, daha dengeli, daha sakin olur; hem de ahirette hazırlanan mutluluğa yürür.

“Kim mümin olarak salih amel işlerse, erkek olsun kadın olsun, ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97) ayeti, dünya ve ahireti birlikte kuşatan bu saadetin ilahî teminatıdır.

Varlığı böyle katman katman okuyabildiğim ölçüde, içimdeki varlık bilinci de derinleşir ve sonsuzluğa bakan ruhum, Rabbine daha emin adımlarla yürür.