61) NEFSİ ANLAMAK ÜZERE BİR ÖNSÖZ

Nefsin kendisi soyut bir kavramdır. Nefs, üzerinde var edilen bedenin şeklinde kendisini bilir. Nefs, görünmez ama varlığın özü olan bir hakikattir. Beden, onun suret bulmuş hâlidir. “Nefse ve onu şekillendirene andolsun.” (Şems, 91/7) buyrularak nefsin yaratılışına dikkat çekilmiştir.

Benlik de soyut bir kavramdır, o da nefsin üzerinde nefisle bütünleşerek yaşam alanı edinir. Nefis, benlik üzerine konulmuş, algıma ve ihtiyaç türüne göre doyum edinme merkezidir. Nefs, benlik üzerine serilmiş zevk veya azap algılayan ve her bir yaratılmışa verilmiş bir bilinçtir. İnsana şahsiyet katan benlik, nefisle bütünleşir. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4) buyrularak bu bütünlük açıklanmıştır.

İnsan “ben”i bir bilince sahip olup, kendisinde sahiplik hissi var edilerek oluşturulmuştur. Benlik insana emanettir. Fakat bu sahiplik mutlak değil, sınav içindir. İşte sahipliği nefis ortaya çıkarır. “Mal da çocuklar da dünya hayatının süsüdür.” (Kehf, 18/46) buyrularak sahipliğin geçici olduğu bildirilmiştir.

İnsan “ben”i tüm var oluşunu, mutlak “ben”den kendisine bir sanal alan belirtilerek konumlandırılmıştır. İnsana verilen “ben”, Allah’ın mutlak benliğinden yansıyan bir gölgedir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) buyrularak insan benliğinin sınırlılığına işaret edilmiştir.

İnsanın “ben”ini; mutlak kudret sahibi olan Allah, insanla seyrini yarattığı esma bileşimleri şeklinde kendisinde zuhur ettiği seyir alanında, bir sanal benlik yani sahiplenme duygusu vermek suretiyle var eylemiştir. Allah, insanın benliğini kendi isim ve sıfatlarının aynası kılmıştır. “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” (Müslim, Birr, 115) hadisi de bu hakikati işaret eder.

İnsan “ben”i et kemik bedenle somutlaşarak görünür bir hâl almıştır. Sahip olduğu bilincini et kemik beden üzerinden karşı bireylere arz etmektedir. Benliğin görünür kılınması için bedene ihtiyaç vardır. “Biz gerçekten insanı karışık bir nutfeden yarattık.” (İnsân, 76/2) buyrularak ruh ve bedenin birlikteliği anlatılmıştır.

Allah, insan bilincine, sahip olduğu hüviyet üzerinde değiştirme kuvvesini de yerleştirmiştir. İnsana verilen irade, değiştirme ve yönlendirme gücüdür. “Bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah da onlara verdiğini değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) buyrularak bu yetki açıklanmıştır.

Allah, nefsinin kendisini ve nefsinin üzerinde konumladığı bedenin bünyesini, kendisiyle var ettiği tüm kuvvelerinin üzerinde değiştirme yetkisini de vermiştir. İnsan kendi nefsiyle imtihan edilmekte ve ona yön verme gücüyle sorumlu tutulmaktadır. “Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir; onu kirleten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 91/9-10) buyrularak bu sorumluluk belirtilmiştir.

Dolayısıyla insanın iki anı bir birinin dengi olmayacak şekilde bir yaşam alanına sahiptir. İnsan sürekli bir değişim ve dönüşüm halinde ömür sürmektedir. İnsanın her ânı yeni bir yaratılıştır. “O her an bir iştedir.” (Rahmân, 55/29) buyrularak bu sürekli değişim açıklanmıştır.

Düşünsenize, çevresi sanal sınır ile çizilen esmalarla tanıtılan kuvvelerin bileşke şeklinde seyir planında kendilerini bir bireysellik dahilinde bilişleri… İnsanın çevresindeki her şey, Allah’ın isimlerinin birer yaratım tecellisidir. Ve uzandığı mekansızlık alan ise, vechullahtır. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 2/115) buyrularak bu sır açıklanmıştır.

Rahman manası verilmiş kendindeki manaların kompozisyonlarının değiştirme gücü demek, Rahim manası verilmiş üreten demek, Halik manası verilmiş yaratan demek, ve tüm esmalarla işaret edilen kuvveler yani müsemmalar. İnsana verilen güçler, Allah’ın isimlerinden birer tecellidir. “En güzel isimler Allah’ındır; O’na onlarla dua edin.” (A’râf, 7/180) buyrularak bu isimlerin tecellisine yönelmemiz istenmiştir.

Ve her birimizde de kısıtlı bir tecelliyle aynen öyle tüm kuvvelerin bileşkeleriyle konumlandırarak oluşturulan bir var ediliş. İnsan, ilahî isimlerin küçük bir yansımasıdır. “Biz insana kendi ruhumuzdan üfledik.” (Hicr, 15/29) buyrularak bu sır açıklanmıştır.

Yani tüm manalar bize verilmiş, ayrıca üzerine de değişim kuvvesi de eklenmiştir. İnsan, bu kuvvelerle yeryüzünde imtihan edilmektedir. “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur.” (Fâtır, 35/39) buyrularak insana verilen sorumluluk bildirilmiştir.

Ama neyi değiştirirsek değiştirelim gene de varlığımız o manaların tümüdür. İnsanın özü, Allah’ın isimlerinin tecellilerinden ibarettir. “O, sizi şekillendirdi ve şeklinizi de güzel yaptı.” (Tegâbun, 64/3) buyrularak bu hakikat belirtilmiştir.

Tıpkı şekerin tatlılığı gibi, şekerin tüm tatlılığı taş gibi gözüken şekerin ta kendisidir. Tatlılığın şekere ayrılmaz bağlılığı gibi, insandaki benlik de Allah’ın tecellisinden ayrılmazdır. “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer, 39/62) buyrularak bu bağlılık açıklanmıştır.

Hû adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet; Allah ismiyle kendisini bize tanıtmıştır. Öylece mutlak nefsin hakikatini de bize sunmuştur. Bu tanıtılan hakikate ise, nefsi külli ayna eylemiştir. Ve denmiştir ki kendisi mutlak “var” olandır. İnsanın nefsini de, nefsi külle tabi eylemiştir. Allah, mutlak benlik sahibidir. İnsana nefis verilmesi bu tanımanın bir yansımasıdır. “O, evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır.” (Hadîd, 57/3) buyrularak Allah’ın mutlak varlığı açıklanmıştır.

Aslında nefsi küll denmesi bile tanımlama babında nakıs bir tanımlama olup, olayı bize izah için bu kavramlara ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü başka türlü tanımının yapılması muhaldir. Allah’ın mutlak nefsini anlamak için sembolik kavramlara ihtiyaç vardır. “Allah’ın ilmi dışında hiçbir şey kuşatamazsınız.” (Bakara, 2/255) buyrularak idrakimizin sınırı belirtilmiştir.

Allah mutlak benlik sahibi olarak nefsini bilip bize tanıtmıştır. Allah’ın benliği mutlak benlik olup, nefsi de nefsi küllü kendisine ayna ederek bize bildirilmiştir. Bu bilgi, Allah’ın kendini tanıtmasının bir parçasıdır. “Allah kendisini size tanıtır ki siz de iman edesiniz.” (Âl-i İmrân, 3/164) buyrularak bu nimet açıklanmıştır.

Allah insanı kendisine yeryüzünde halife olarak yarattığı için, insana da bir nefis vermiş ve öylece insanı kendisiyle muhatap eylemiştir. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) buyrularak bu görev açıklanmıştır.

İnsanın nefsi ve insanın benliği yaratılmıştır. Yaratılmadan önce ise, asla ve asla yok idi. İnsan nefsi yaratılmıştır, ezelî değildir. “İnsan üzerinden öyle bir zaman geçti ki o an, anılmaya değer bir şey değildi.” (İnsân, 76/1) buyrularak insanın yokluktan varlığa çıkarıldığı hatırlatılmıştır.

Nefs, varlık şuuruna sahip olan demektir. Nefse benlik de denmiştir. Ama ben kelimesi nefsi tanımlamada biraz kısır kalır. Zira nefis, varlığı bilen yönümüzdür. Benlik ise bireysellik şuurudur ve bu şuurun dışa yansımasıdır. “Biz ona iki yolu gösterdik.” (Beled, 90/10) buyrularak nefsin tercih edebilme yönü anlatılmıştır.

Çünkü nefs oluşan birimin özünü ihtiva eder. Ben ise somutlaşan nefse verilen isimdir. Nefis, özü; ben ise dışa taşan yansımasıdır. Bu da insanın sınavının merkezini oluşturur.

İnsandaki nefis; Hû adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet; Allah ismiyle işaret edilen öz nefsini seyrettiğinde, bu muazzam mana etkileşimini istedi ki seyir edilsin. Allah, nefsi yaratıp seyrettirmiştir. “Allah, her nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 2/286) buyrularak nefisle sınavın hikmeti açıklanmıştır.

Allah yanı sıra başka bir mutlak nefis olamadığı için, yani doğmadığı ve doğurmadığı için, mutlak hüviyet mutlak nefse tabi olan ve onunla hayy ve kayyum olan ve mutlak nefisteki tüm manaları cami kayıtlı bir nefis yaratıp, o nefse “ben”lik şuuru verip, o kayıtlı nefis ile mutlak nefiste var olan oluşumlarının seyrini sağlamıştır. Allah’ın benzeri olmadığı için, insan nefsi sadece kayıtlı bir yansıma olarak var edilmiştir. “O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs, 112/3-4) buyrularak Allah’ın mutlak tekliği açıklanmıştır.

İşte var edilen bu kayıtlı nefisler ise, her an seyir halindedirler. Çok az insan bunun farkında, insanların büyük çoğunluğu ise kör ve sağır olarak bir en’am gibi ölüp gitmektedirler. Nefsi tanıyan kurtulur, farkına varmayan helak olur. “Andolsun ki cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar.” (A’râf, 7/179) buyrularak gaflet hali anlatılmıştır.

Olaya biraz daha yaklaşmak için bir örnek verelim; şeffaf bir cam gibi düşünelim mutlak nefsi. Hû adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, oradan net gözükür. Nefis şeffaf oldukça Allah’ın nuru görünür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) buyrularak bu şeffafiyet hatırlatılmıştır.

Mutlak nefiste ve onunla hayy ve kayyum olan kayıtlı nefsimiz var edildiğinde, fıtrat üzeriydi. İnsan nefsi başlangıçta saf fıtratla yaratılmıştır. “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz, 80; Müslim, Kader, 22) hadisi bu hakikati açıklar.

Ama sanal benliğe bürünen kayıtlı nefs, anneden doğup dünyada gözünü açtıktan sonra, çevredeki insanlardan ve cinlerden aldığı yöneltilmiş evhamlarla, vesveselerle, bedenden aldığı zevk ve tatminin derecesine göre, şeffaf olan camını renklendirmeye başlar. Nefis çevresinden etkilenir, vesveselerle kirlenir. “Şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi.” (Enfâl, 8/48) buyrularak bu kirleniş anlatılmıştır.

Bu renklendirme sonucu artık, bakışını mutlak hüviyete çevirip mutlak nefisin bakışıyla seyir yerine, renkli camından seyir etmeye başlar. Böylece insan, hakikati göremeyip perdelenir. “Hayır! Onların işledikleri kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 83/14) buyrularak kalbin paslanışı anlatılmıştır.

Dolayısıyla değişik görüşlere tabi sayısız sanal benlikler oluşur. Dolayısıyla şeffaf olan nefis kirden görünmez olur. Hakikatin üzeri, kirli nefislerle örtülür. “Allah dilediğinin kalbini İslam’a açar.” (En’âm, 6/125) buyrularak şeffaf kalbin Allah’ın lütfu ile açıldığı açıklanmıştır.

Ya sonra; sonrası malum. Nefsi şeffaf yapana kadar yedi basamak mevcuttur. Nefsin yedi mertebesi vardır: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, mardıyye, kâmile. “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, O senden razı, sen de O’ndan razı olarak.” (Fecr, 89/27-28) buyrularak bu mertebenin son noktası belirtilmiştir.

Aslında kendi elimizle kirlettiğimiz camı, gene de birçok çalışma yaparak temizlemeye çalışırız. Nefis tezkiyesi, insanın kendi sorumluluğudur. “Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9) buyrularak bu çaba teşvik edilmiştir.
Ayet der ya; Allah zulüm etmez. Ayet her şey Allah’tan dedikten sonra şöyle der… İyilik Allah’tan kötülük nefistendir der… İnsana kötülük dokunan, aslında kendi nefsinin kiridir. “Sana gelen her iyilik Allah’tandır; sana gelen her kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) buyrularak bu hakikat açıklanmıştır.

Nefisten dediğimizde aslında Allah’tan, ama biz nefsimizi çok kalın kalın boyalar ile boyadığımız için, sanal sınırla hududlanan nefsimiz, Allah’tan gelen güzellikleri engeller ve bize kötülük gibi yansır. Hakikatte Allah’tan kötülük gelmez, nefis kirleriyle güzellikleri perdeler. “Allah insanlara zulmetmez; insanlar kendi kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) buyrularak gerçek sebep açıklanmıştır.
Halbuki gelen sadece iyilikti, ama kapımız kapalı olduğu için, kirlettiğimiz camdan bizi mutlu eden şeyler benliğimizde somutlaşmadan, taşın üzerine yağan yağmur gibi kayar gider. İyilik, kalbi açık olana fayda verir; kalbi kapalı olana işlemez. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar.” (A’râf, 7/179) buyrularak kalbin kapanması anlatılmıştır.

Nefis, insana verilmiş ilahî bir emanettir. Onun şeffaf kalması, fıtrat üzere yaşamaktır. Kirlenmesi ise çevre, vesvese ve hevâ ile olur. “Nefsini arındıran kurtuluşa erer.” (Şems, 91/9) ayeti bu yolculuğun anahtarını verir.

Benlik, nefis üzerinden açığa çıkan bilinçtir. Eğer bu benlik, mutlak benlik olan Allah’a yönelirse, insan kendi hakikatini bulur. Hz. Peygamber Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad eden kimsedir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 2) bu hadis de nefis terbiyesinin en büyük mücadele olduğunu bildirir.

Sonuçta, nefis yolculuğu insana kendi hakikatini tanıtmak için vardır. Onu şeffaflaştırabilen, yani fıtratını temiz tutabilen kul, Allah’ın nurunu apaçık seyredecektir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) ayeti de işte bu seyri haber verir.

Yorum yapın