Tanımlamalara his ve duygular yüklediğimizde, aslında yükümüzü ağırlaştırmaktayız. Bu yükümüz, kendi hakikatimize perde olmaktadır. Hisler ve duygular elbette yaşanacaktır; ama sadece onlara kapılmadan, cemalullâha giden yolda taviz vermeden yaşamak gerekir. Aksi hâlde, his ve duygulara kendimizi kaptırırsak, hürriyetimize kilit vurmuş oluruz. Ey insan, unutma ki gönlünü perdeleyen şeyler, hakikate giden yolu da karartır.
“Rabbim! Yükümü hafiflet ve eşyanın hakikatini bana göster.” diyerek dualarımıza dua katalım. Gerçek hürriyet, tüm kayıtlara kayıtsız bakabildiğimizde gerçekleşir. Bu kayıtsızlık ve şartsızlık, haksızlık karşısında susmak değil; haksızlığa karşı Hakk’ın sesi olup gürlemekle mümkün olur. Aksi hâlde bu hâl, haksızlık karşısında pasifleşmek, tepkisizleşmek olur ki bu yanlıştır. Buradaki ince çizgiyi fark edemeyenler, “Dövene elsiz, sövene dilsiz ol” sözünü pasiflik olarak anlamışlardır. Oysa bu sözün hakikati, nefsini araya katmadan Hakk’ı üstün tutma iradesidir.
Bu yüzden kendimizi, kendimizden açığa çıkanı ve her müşahede ettiğimiz görüneni, görünmeyeni, düşünceleri ve gizli halleri tanımlamadan, kayıt altına almadan ve yargılamadan bakabildiğimizde; hürriyetimize ve hakikatimize doğru yol alırız. Bunu da tanımlamadan, sahiplenmeden, benimsemeden yol alırsak, önümüzde geniş bir saha açılacaktır. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 4). İşte bu şuurla bakabilen, her şeyde ilahî tecelliyi görür.
Kayıt altına aldıklarımız bize daima sıkıntı verir. Çünkü bu şekilde kayıt altına aldığımız şey, sıkıntıyı kendi üzerimize çekmek ve kendi şuur dünyamızı çerçeve içerisine koymak demektir. Çerçeve içerisinde olanın hürriyeti yoktur. Gerçekten, her tanımlama bir kayıttır. Hatırladığımız, fark edebildiğimiz ve şuurlu olduğumuz kadar, gerçek olan hürriyetimize ulaşırız. “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” (Nahl, 93). Kendi kaydını kaldıran, Hakk’ın yoluna erer.
Misal olarak desek ki: “Ben yoğunum.” O zaman, “ben” ve “yoğun” ifadesiyle, beşerî algımızla bir çerçeve çizmiş ve kendimize bir yük yüklemiş oluruz. Yani kendi zihinsel çerçevemize aldığımızda özgürlüklerimize kilit vururuz. Hâlbuki gerçek özgürlük, tanımlamaları bırakabildiğimizde gerçekleşecek; yani hakikat ortaya çıkacak ve böylece Hak yerini bulacaktır. Ey nefis, “ben” demeyi bırak ki, “O”nun varlığı ortaya çıksın.
Elbette bu kolay gözükmeyebilir. Ama “kolay gözükmeyebilir” dediğimizde bile aslında kendimizi sınırlamış oluruz. Çünkü nefesimize otuz, kırk, elli sene boyunca duvarlar örmüşüz ve böylece hakikatimizi, beş duyumuzun ardında örtmüşüz. Tanımlamalardan sıyrılarak, bizde mevcut olan ilim, irade ve kudreti kullanabildiğimiz kadar dönüşebiliriz. Ancak burada da “nefsimi tezkiye ettim” dediğimizde, yine aynı hatayı yapma ihtimali vardır.
Çünkü “nefsimi dönüştürüyorum” derken bile yine bir kayıt oluştururuz. Bunu kayıtsız düşündüğümüzde, kendimizi sadece müşahede ederek ve yavaş yavaş alıştırarak, hürriyetimizi vermeye başlayabiliriz. Her şeyin bir zamanı vardır. “Çabuk olsun” dersek, bu tecelliyatın altından kalkamayız. Çünkü bünyemizin dönüşüme alışması gerekir. Yüzme bilmeyen birini denize atarsan boğulur, misali… Yaparken hür bir şekilde, beklentisiz bir sevgiyle, yani tabiî olarak bu dönüşümün gerçekleşmesi lazımdır.
Bu da kendimizi tanımaya başladığımızda ortaya çıkacaktır. Dönüşümün gayesi; kendimizde örtülü olanları, kesreti yani çokluk bakışını bırakıp, yaratılmıştan yaratana, Hakk’a yönelen bakışı kazanmaktır. Bu bakış, bizi hakikî hürriyetimize ulaştırır. “Her şey helâk olacaktır, yalnızca O’nun zâtı bâkî kalacaktır.” (Kasas, 88). Ey insan, fânide oyalanma; Bâkî’ye yönel ki gerçek hürriyeti bulasın.