A’ma olan müflis diyor ki; ateist dürüsttür, Müslüman ise üçkâğıtçıdır… Bu söz, çağın büyük yanılgılarından birini özetler. Dürüstlüğü “imandan”, imanı da “görünür ibadetten” sanan gözler, özün derinliğine inmediği için hakikatin merkezinden uzaklaşır. Müflis (zarar eden) burada sadece malını değil, imanının nurunu da kaybedendir.
Buradaki “a’ma” (kör) kelimesi, sadece gözün değil, kalbin körlüğünü işaret eder. Müflis (zarar eden) ise, ahiret sermayesini dünyalıkla değiştiren kimsedir. Ateistin dürüstlüğü, kalbî bir hakikatten değil, kendi benliğine sadakatten doğar. Müslümanın üçkâğıdı ise, nefsin hilesidir; dini araç hâline getirmenin sonucudur.
Sorun şu: Ateist, Allah’ın ne olduğunu bilmez ve çevreden edindiği birkaç bilgi kırıntısıyla aşkın güç olan herhangi bir ilaha/tanrıya inanmaz; nefsini ilah/tanrı olarak görüp, her şeyi kendinden bilerek öylece çevreye açılır.
Ateist, kendi aklını ilahlaştırır; “ben düşünüyorum, öyleyse varım” derken aslında “ben varım, öyleyse her şey benim” demektedir. Oysa bu düşünce, benlik putunun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bilmez ki, nefsiyle yaşadığı her an, Allah’ın kudretinin bir tecellîsidir.
Ateist, “mutlak var” fikrini reddeder ama “ben”i mutlaklaştırır. O, Allah’ı reddederken, kendi nefsini Allah’ın yerine koyar. Nefs, gizli bir tanrıdır; ona ibadet eden, “benim gücüm yeter” diyen kişidir.
Ama nefsini, gayri ihtiyarı kuşatan Rabbine de bilinç dışı bir şekilde ve mutlak olarak teslim bir halde yaşar. Her ne kadar dil ile yaratıcısını inkâr etse de…
Bu noktada paradoks başlar. Çünkü inkâr eden bile Allah’ın kudreti içindedir. Her nefes, her nabız atışı, her düşünce; “kün” (ol) emrinin devamıdır. Ateist “yok” dese de, “var” olarak yaşamaya devam eder. Bu da onun farkında olmadan teslimiyet hâlidir.
Farkında olmasa da her ateist, Allah’ın “emr”inde yaşamaktadır. Nefes alışından kalp atışına kadar her hâli, Rabbin kudretindedir. Bu teslimiyet, aklın inkâr ettiği ama ruhun teslim olduğu bir hâlidir.
Müslüman diye kendini gören ise, genel olarak kendisini mutlak bir vücud sahibi ama az güçlü; lâkin kendisinden çok daha güçlü bir dışsal aşkın güce de inanır. Bu hâl, yarım tevhid hâlidir. Kendisini ayrı, Allah’ı ise uzakta gören bir inanç; aslında tevhidin ruhunu zedeleyen ince bir şirktir. Çünkü “Lâ ilâhe illallah” diyenin diliyle değil, kalbiyle de “ben yokum, yalnız O var” demesi gerekir. Bu tarif, modern insanın inanç hastalığıdır. Allah’ı dışta, kendisini içte sanır. Oysa “Lâ ilâhe illallah” sırrı, dışta bir tanrıyı değil, içteki benliği yok etmeyi gerektirir.
Bu güç sahibine de Allah ismini verir. Oysaki daha işin başında “Lâ ilâhe illallah” dediğinde, Allah’ın zâti sıfatlarını idrak edememiş ve kendisine de az güçlü de olsa bir mutlak vücut vererek yola koyulmuştu.
“Lâ” (yoktur) kelimesi, tüm sahte varlık iddialarını silmek içindir. Fakat “illallah” (ancak Allah) demeden önce “ben varım” diyen, o “Lâ”yı tam söylememiştir. Bu yüzden nice dindar, farkında olmadan kendi nefsine tapar.
Tevhid, “ben”i ortadan kaldırmadıkça tamamlanmaz. “Lâ” derken benliği, “illallah” derken sadece Hakk’ı bırakmak gerekir. Aksi hâlde şirk, iman kisvesine bürünür.
Öylece Allah’ın rahmet ve azametinin kendisinde oluşturduğu rububiyet nakşını unutur ve sonradan hayalinde kurguladığı ilahı/tanrısı için der ki: “Onun rahmeti çok, onun amele zaten ihtiyacı yok, nasıl olsa beni bir gün affeder.”
Bu, rahmeti yanlış anlamak felaketidir. Allah’ın rahmeti, tembelliğe değil, gayrete iner. Kur’an’da “Allah’ın rahmeti, ihsan sahiplerine yakındır.” buyrulur. Yani çalışan, arayan, tövbe eden, kul olduğunu bilen içindir.
Bu, rahmeti bahane eden nefsin sözüdür. Hakiki rahmet, günahı hafife almakla değil, tövbe edip Allah’a yönelmekle elde edilir. Çünkü Allah’ın rahmeti, gayretle yürüyene yaklaşır.
İşte Allah’ın rahmetinin ne olduğunu bilmeden, hayalinde kurguladığı ilahına/tanrısına dayanıp kendisi nefsinin hevasına uyarak yapmadığı düzenbazlık kalmaz. Oysaki Allah; ayette demişti ki, o sizi aldatan sizi Allah ile aldatmasın…
Çünkü içsel şirk, ahlâkî yozlaşmayı doğurur. Kendisini “imanlı” sanan ama kalbinde “hesapsızlık” duygusuna sahip olan kişi, amelde kaybeder. Kişi, kendi nefsini Allah’ın affediciliğiyle kandırdığında, ahlakî yozlaşma başlar. Allah’a güven değil, kendine mazeret uydurur.
Oysaki daha işin başındayken “Lâ ilâhe illallah” dediğini, kendi çabası, ameli ve yönelimi olmadan kendisini affedecek birinin asla var olmadığını, kendisinin hiçbir zaman asli bir vücud sahibi olamayacağı ve her zaman Allah’a muhtaç olduğunu bir anlasa…
İşte tevhidin öz noktası budur: Muhtaç olduğunu bilmek.Zira “fakirliğini bilmek zenginliktir” denmiştir. Allah’a muhtaçlığını hisseden, kendi varlığını yok bilendir; o zaman “Lâ ilâhe illallah” sırrı kalpte yer eder.
Gerçek iman, acziyetini bilmekle başlar. Kişi, hiçbir gücü olmadığını idrak ettiğinde, işte o zaman Allah’ın kudreti tecellî eder. Fakr (yoksulluk), Hakk’a yakınlığın anahtarıdır.
İşte o zaman, ateistten daha fazla zanni olarak, zihinle ve nefisle beslenen ve hayali bir tasavvur olan ilahlık/tanrılık düşüncesinin düşmanı olur.
Gerçek iman sahibi, ateisti düşman değil; nefsini ilah edinmeyi düşman bilir. Çünkü şirk, ateizmden daha sinsi bir perdeyle gelir: dindar nefsin kibri.
Bu hâl, insanı kendi zanlarından arındırır. Artık dışsal bir tanrı değil, içteki nefis putu yıkılır. Şirkten kurtuluş, bu putu fark etmekle başlar.
Zira artık yegâne ilah, yegâne melik ve yegâne rab olan Allah’ı tanımaya adım atmıştır. “Melik” hükmeden, “Rab” terbiye eden, “İlah” ise var eden demektir. Bu üç isim birleştiğinde, kulun kalbi tam teslimiyete erer.
Öylece ulûhiyet, rububiyet ve melikiyet sahibi olan Allah’ı anlamaya başlar ve sadece kendi öz emeğine ulaşacağını idrak eder. Allah, insana kendi emeğini gösterir; çünkü “insana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39). Emeği hakikatle buluşan, artık kendi “ene”sini değil, “O”nu görür. İşte ayet, bu noktayı açıklamaktadır. Kişi kendi öz gayretiyle Allah’ın lütfuna erer.
Buna da ancak rabbani bir güçle varacağını fark ederek Allah’a teslim olur. Teslimiyet, aklın tükendiği noktada değil; nefsin sustuğu noktada başlar. Kişi Rabbânî kuvvetle yürüdüğünde, artık kendi gücüyle değil, Allah’ın kudretiyle yaşar. Rabbanî güç, kulun kendi gücünü bırakıp Allah’ın kudretine dayanmasıdır.
Öylece şirkten hâlâs olur. Şirkten kurtuluş, yalnızca Allah’ı “bir” bilmek; kendini de “mutlak olarak ona muhtaç” bilmektir. Çünkü varlık iddiası, şirk tohumudur. “Lâ” ile silinir, “illallah” ile ebedileşir. Bu idrak, marifet kapısının eşiğidir.
Ateist, Allah’ı inkâr ederken farkında olmadan O’nun emriyle yaşar; mü’min ise bazen O’nu kabul ettiğini söylerken nefsinin hükmüyle yaşar. Hakikat, ikisinin de ötesindedir: Allah’ı ne inkâr ne de zanla bilmek; ancak O’nunla bilinmektir.Hakikat, her iki hâlin de ötesindedir.
Gerçek iman, “ben inanıyorum”demek değil; “benim emrim yaşantımda yok, sadece Onun emri var” diyebilmektir. Ve öylece bir yaşam sergilemektir. Bu, ruhun secdesidir. Bu idrak, kulun bütün varlığını Rahman’a teslim etmesidir. “Ben”in kalpteki kökü sökülmedikçe şirk toprağı yeşermeye devam eder. Nefsi ilah görmek, Allah’ı uzakta sanmaktır.
“Allah’a yönelen kimseyi O kendine yaklaştırır.” (Bakara, 186) “Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.” (Talak, 3) “Allah şirk koşulmasını bağışlamaz; ondan aşağısını dilediğine bağışlar.” (Nisa, 48) “Lâ ilâhe illallah” zikri, nefsin ilahlığını reddetmektir; “illallah” ise, her şeydeki güç ve kudreti Allah’ın kudreti karşısında yok bilmektir.