332) BANA KUR’AN YETER DİYENE SORDUM?

Bir insanın ağzından çıkan söz, onun gönül terazisinden doğar. “Kur’an bana yeter” sözü ise, sıradan bir iddia değil; varlığı boydan boya sarsacak büyüklükte bir hakikat yüküdür.

Bu söz, ancak gönlü Kur’an ile yoğrulmuş olanın diline yakışır. Çünkü Kur’an, sadece okunacak bir metin değil, kulun bütün halini kuşatacak bir nefes ve teslimiyettir. “Biz Kur’an’ı öğüt alsınlar diye indirdik.” (Zümer 23)

Sadece çıplak bir şekilde “Kur’an bana yeter” diyene sordum ki: “Mesela ekstradan ne yapıyorsunuz veya ne yapmıyorsunuz? Sade ve anlaşılır bir şekilde yazar mısınız? Mesela günde kaç vakit namaz kılıyorsunuz?

Malınızın ihtiyaç dışı olanını dağıtıyor musunuz? Ayetler okununca kalbiniz tir tir titriyor mu? Kalbiniz Allah yanı sıra her şeyden arındı mı ve üzerinizdeki tüm korkular kalktı mı? Yani hadisleri inkâr ederek ekstradan ne oldu, onu öğrenmek istiyorum.”

Sorular, insanın iç âlemine tutulan aynalardır. İddianın büyüklüğü, hal ile ölçülür; söz ile değil. Kur’an’dan bahsediyorsan, önce kalbin titremesini, sonra nefsinin arınmasını, ardından malının infakla bereketlenmesini göstermen gerekir. Çünkü Kur’an yeter diyene, Kur’an’ın istediği insan olmak düşer. “Söz ağızdan çıkar; hâl kalpten doğar. Kalbi boş olanın sözü, havada asılı kalır.” “Allah anıldığında kalpleri ürperir.” (Enfâl 2)

Bu soruları özellikle sordum, çünkü “Kur’an yeter” iddiası aslında ağır bir iddiadır; böyle büyük bir sözü söyleyenin hayatının da o sözün ağırlığını taşıması gerekir.

Kur’an’a yeter diyen birinin Kur’an’ın hayat içindeki en ince emirlerini bile yaşayarak göstermesi gerekir ki söz ile fiil birbirine denk olsun. Zira Kur’an’ı kendine yeter görenin, Kur’an’ın istediği kıvamda bir teslimiyet içinde olması beklenir.

Kur’an’ın hükmü sadece dilde değil, kalpte ve fiilde zuhur eder. Teslimiyet ise kelime ile değil, nefisle verilen bir imtihandır. Kelimeyi söylemek kolaydır; o kelimenin yükünü taşımak zordur.

Hakikat yolunda iddia sahipleri değil, iddiasını yaşayanlar yürür. “Ameller niyetlere göredir.” “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Saff 2)

Dedi ki: “Elhamdülillah beş vakit namazımı kılıyorum.” Maşallah… Ama daha namazın kılınmış şeklinin Cebrail (aleyhisselam) tarafından Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize bizzat tatbik edilerek sunulup insanlığa ilahî vahiy ile yeniden uyumlandırıldığını ve öğretildiğini dahi bilmiyor. Yani kıldığı namazın şeklinin bile sadece Kur’an’dan değil, Kur’an’ın açıklayıcısı olan sünnetten öğrenildiğini fark etmiyor.

Sünnet, vahyin hayata dönüşmüş halidir. Namazın şekli bile Cebrail’in talimiyle öğretilmişken, sünneti yok saymak kişinin kendi ibadetinin bile temelini sarsmasıdır. Hakikat yolunda suret, siret ile kemale erer. “Peygamber size ne verdiyse onu alın.” (Haşr 7)

Zira önceki ümmetlerden gelen namazın kılınış kalıntıları olmasına rağmen, esas olması gereken şekli bozulmuştu. Her ümmette zaten namaz vardı ama zamanla vahiy ile uyumluluğu bozulmuştu.

İşte bu sebeple Cebrail (aleyhisselam) namazı bizzat tatbik ederek yeniden ve en doğru şekliyle Resulullah’a göstermişti. Bu gerçek bilinmeden “Kur’an yeter” demek, namazın bile hangi kaynaktan öğrenildiğini göz ardı etmek demektir.

İbadetin özü vahiydir; şeklinin korunması ise rehber iledir. Rehber olmadığı yerde zihin, nefis tarafından yönlendirilir. Bu yüzden sünnet, ibadetin çıpasıdır; gemiyi batıran fırtına değil, çıpasız kalmaktır. “Kur’an’ı sana, insanlara açıklayasın diye indirdik.” (Nahl 44)

Eğer sen “Kur’an yeter” deyip Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin tüm anlatımını kenara bırakırsan, işte o zaman Kur’an’ı Allah’ın istediği şekilde tüm teferruatıyla bir yaşam tarzı olarak edip sunmalısın. Çünkü Kur’an’ın hükümleri geniştir, derindir, iniş sebepleri vardır, uygulama örnekleri vardır.

Kur’an deryadır; o deryaya rehbersiz açılmak kişinin kendi nefsine kaptırmasıdır. Deryaya açılmak cesaret değil; bilgelik ister. Ve bilgelik sünnetsiz olmaz. “Hiç şüphesiz sen en yüce ahlâk üzeresin.” (Kalem 4)

Kur’an’ın ruhu, Resulullah’ın hayatıyla görünür hâle gelmiştir. Resulullah’ı hayatın dışına koyarsan Kur’an’ın hayata nasıl yansıdığını kaybedersin. Ayrıca ikinci bir Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de gelmeyeceği için bu muhaldir; çünkü Kur’an’ın açıklayıcısı bir tanedir ve o görev tamamlanmıştır.

Kur’an’ın pratiğe dökülmüş hâli olan bir örneklik olmadan “ben sadece Kur’an ile yaşarım” demek, bir haritanın tüm işaretlerini yok edip sadece çizgilerle yön bulmaya çalışmak gibidir. Harita elinde kalır ama yol karanlıkta kalır.

Nur, örnekle görünür; örnek kaybolursa insan kendi gölgesini rehber sanır. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti, Kur’an’ın nurunu hayata yansıtan ayna gibidir. “Aynayı kırarsan ışık sana değil, karanlığa düşer.”

Kendini bilmezlerin gazına gelip “Sadece Kur’an yeter” dersen, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşam alanını inkâr edersen mahrum kalırsın. Çünkü mahrumiyet, inkârın doğal sonucudur. Hakikat kapıları yüzünden kapanmaz ama göz kapalı olunca açık kapının da bir anlamı kalmaz.

Hakikat insandan kaçmaz; insan hakikatten kaçar. Göz kapalı olan, ışığın varlığını reddeder. Oysa ışığın reddi karanlığa övgü değildir; sadece basiretin sönmesidir. “Onların gözleri vardır, görmezler.” (A’râf 179)

Resulullah’ın örnekliğini yok sayan, Kur’an’ın ruhaniyetinden, inceliğinden, derinliğinden ve yaşanabilirliğinden mahrum kalır.

Ve en önemlisi, Kur’an’ın bizzat kendisinin ‘onu açıklaman için sana indirdik’ diye işaret ettiği elçiyi devre dışı bırakmak, Kur’an’ın kendisine bile uygun düşmez. O yüzden mesele sadece bir cümle söylemek değildir; mesele o cümlenin sorumluluğunu ve ağırlığını taşıyabilmektir.

Hakikat söze değil gönle iner. Gönlü hazırlamayan sözün hakikatini taşıyamaz. Bu yüzden sözün ağırlığı, taşıyanın niyeti ve teslimiyetiyle ölçülür. “Size iki emanet bırakıyorum: Kur’an ve sünnet.”

Kur’an’ı anlamanın yolu, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini hayatın merkezine almaktır. Söz iddia ister; iddia hal ister; hal ise teslimiyetle görünür.

İnkâr mahrumiyet doğurur; teslimiyet rahmeti çağırır. Kur’an’ın deryasında rehbersiz yüzülmez; rehber sünnettir. İbadet rehbersiz şekle bürünmez; şekilsiz ibadet ruhsuz kalır. Kur’an’ın ruhu, Resulullah’ın yaşamında tecelli etmiştir; onsuz yol karanlıklaşır.