HER MAKAMI AYRI BİLEREK HAREKET EYLE

Birçok ayette Allah kullarına zulmetmez dendiği hâlde, kişinin elinde hiç irade yok deyip, insanların pasif hale getirmek isteyen “sözde hakikat ustalarını” Allah’a havale ederiz. Tek irade var dendi, tamam doğru öyledir. Kulun iradesi de var dendi, tamam doğru bu da öyledir. Evet, ikisi de doğru; sorun iki vechi doğru anlamadadır. Sen, kulda hiçbir irade yok dersen bu vahdete değil, teşkâleye götürür. Gariban kul der ki: “Madem öyle, her işlediğim tümel aklın planı; bana ne çalışmaktan? Gider gezer tozarım, yer içer çiftleşirim ve son dakikayı beklerim. Velhasıl istediğimi yaparım! Nasılsa bir ‘okus pokus’ değneği beni bulur ve kurtarır.”

Ey tümel aklın planını tek plan bilip hem kendini bu planın dışında zannedip ve kendinden açığa çıkan tümel yansımasına kulak tıkayan kişi! Bak hele bak, Hakk’a kulak tıkamaya gücün varmış… İşine gelirse “istediğimi yaparım” dersin ve buna da gücün varmış. İş, manevî çalışmaya gelince “Allah böyle dilemişti de namaz kılamıyorum” diyorsun. Yesinler senin bu dilenmişlik anlayışını! Allah kulunu özene bezene yaratacak, sonra tutup günah işlemek için programlayacak ve sonsuz azaba atacak, öyle mi? Ya git işine… Çok komiksin vallahi.

Azizim, Kur’ân’ın her ayeti başka makamdan hitaptır. Ayetlerin geliş makamlarını bilmeden, Kur’ân’a kafasına göre yorum yapan sapıtır. Dikkat et ki: Zât makamından gelen ayetler sırf “Hu” veya “Allah” der ve ayeti bu iki kelimeye bağlar. Sıfat-esma makamlarından gelen “Biz” der. Ef‘âl makamından gelen ise “ben, sen, o, onlar” der. Ve makamların kesret âlemine yansıması ve insanların ahvalları… Makamları birbirine karıştırma birbirine! Kader de öyle, irade de öyle… Kendi âleminde ve Allah’ın yaratımıyla işlediğin hataları, makamları dayandıkları hakikatleri birbirine karıştırarak Allah’ın boynuna atıp kurtulacağını sanma. Fiiller âleminden bakıp bir ayeti zât makamıyla yorumla ve kurtulduğunu san. Kesret âlemi ile vahdet âlemini biribirine kat ve yüce bir bilince yükseldiğini san… Bu sanman sonun olacaktır ve Allah’a bir zararın veya faydan da hâşâ dokunmayacaktır. Zira o münezzehtir.

Nasıl ki beş duyu boyutunda kâğıt yanıyorsa ama atom boyutunda aynı kâğıdın atomları aynı kalıyorsa; kişi bazında; yani bir tutam nurun içeriğinden var edilen kişi bazından bireysel zât, bireysel sıfat, bireysel esma ve bireysel ef‘âl makamları arası geçişkenlik de durum aynen öyledir. Kişisel planda fiil âlemindeki herhangi bir oluş, kişisel zât makamına herhangi bir zarar veremez. Tıpkı beş duyu boyutunun atom boyutuna zarar veremeyeceği gibi… Yani edindiğin zevk veya çekeceğin elem, senin sanal benliğine hiç tesir etmeyecek ve sen tadımınla kalacaksın.

İrade ve kader meselesi, İslam düşüncesinin en hassas alanlarından biridir. Hakiakt ehli bu meseleyi “makam farkları” üzerinden anlamaya çalışmıştır. Zât, sıfat, esmâ ve ef‘âl mertebeleri birbirinden ayrı, fakat aynı hakikatin farklı tecellileridir. Kul kesret âleminde var edilin öz fiil âleminde, kendisine özgü bir iradeye sahiptir; bu sorumluluğu ortaya çıkarır. Ancak bu irade, Allah’ın küllî iradesi içinde cereyan eder. Kulun iradesi mutlak değil, izafîdir. Burada ince çizgi, “ne kulun iradesini bütünüyle yok saymak” ne de “kulun iradesini mutlaklaştırmaktır.” Zira kul irade eder; ama Allah’ın yaratması olmadan hiçbir şey meydana getiremez. Kulların fiilleri, Allah’ın yaratması ve kulun kesbi ile tamam olur. Bu nedenle ayetlerin hangi makamdan geldiğini bilmek, onları doğru anlamanın şartıdır. Zât makamındaki mutlaklık ile ef‘âl âlemindeki sorumluluk birbirine karıştırıldığında kişi ya cebriyye ya da kaderi inkâr yoluna düşer.

Allah hiçbir kuluna zulmetmez: Zira ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) korunmak için; günahın sorumluluğunu Allah’a yüklememek; kendi nefsini hesaba çekmek ve öylece disiplinli bir yaşama tutunmak gerekir. İrade ve sorumluluk sahibiyiz; Zira ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Kim hidayeti seçerse kendi lehine, kim saparsa kendi aleyhinedir.” (İsrâ, 17/15) Hadisi şerifte ise şöyle buyurur peygamberimiz (sav); “Kıyamet günü kul, ayağı yerinden kımıldamadan önce beş şeyden hesaba çekilecektir: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiğiyle amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1) Evet fiilde kesb kula, lakin yaratma Allah’a aittir. Zira ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 37/96) Yani fiilin yaratılışı Allah’tandır; fakat kul kendi tercihiyle onu kesb eder.

Kesinlikle Her Şey Allah’ın Dilediği ile tecelli eder. Zira mülk onundur. İşte insana kesb etme kuvvetini de Allah irade etmiştir. Yani insan Ayeti kerimede, hâşâ Allah’a rağmen bir şey dileyemez. Lakin dileme tarzını Allah, kulun tercihine bırakacak şekilde bir yaratımla insanı yaratmıştır. Bu konuda da Allah şöyle buyurur; “ Allah sizin istemenizi yaratmadıkça, siz istemenizi ortaya çıkaramazsınız.” (İnsan, 76/30) Yani kulun çabası vardır, fakat sonuç Allah’ın yaratması ve iradesine bağlıdır.

Üzerimize düşen, gayret ile tevekküldür. Hak Teâlâ ayeti kerimede şöyle buyurur; “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) Hadisi şerifte ise şöyle buyurur peygamberimiz (sav); Önce deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et.” (Tirmizî, Kıyâme, 60) yani yapmamız gereken; çalışmayı terk etmeden Allah’a dayanmaktır. İşte hesap bilinci ile donandığımızda, o zaman dünyamız ahrete bereketli bir tarla olur. En küçük iyilik veya kötülüğün bile karşılıksız kalmayacağına inanıp hayatı dikkatle yaşamak, bizim için en büyük feraset olacaktır. (Zilzâl, 99/7-8)