İMAN, EL ALMA VE MANEVÎ TERBİYE TESLİMİYETİN HAKİKATİ

Eskiden ben de öyle düşünürdüm. Tarikata, yani el almaya gerek yok; zaten iman ehlisin, tamam derdim. İman etmiş olmak yeterlidir, insan Rabbine inanmışsa yolunu bulmuştur diye zannederdim. Bu düşünceyle uzun bir süre yürüdüm. Fakat zamanla anladım ki iman, yolun kapısını açar; fakat yolun içinde derinleşmek için ayrı bir terbiye ve meşk gerekir.

Daha sonra 2019 yılında bu mesele benim için açıldı. İç dünyamda bazı perdeler kalkmaya başladı. İnsan yalnızca inanmakla kalmıyor; o imanın içinde yürümeyi, onu yaşamayı ve kalpte kökleştirmeyi de öğrenmek zorunda. İşte o zaman anladım ki daha derinlerde meşk etmek için bir el, yani bir terbiye ve irşad bağı gerekiyor.

Buna en açık örnek sahabelerdir. Sahabeler iman ettiler ama bununla kalmadılar; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in elinden tutarak biat ettiler. Kur’an’da Fetih Suresi’nde bu hakikat şöyle ifade edilir:

“Şüphesiz sana biat edenler aslında Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih Suresi, 48/10)

Elbette bunun istisnaları da vardır. Mesela Veysel Karani, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in döneminde yaşadığı halde onunla zahiren görüşmedi. El almadan Üveysî (manevî bağ ile yetişen) oldu. Fakat buna rağmen sahabenin derecesine ulaşamadı. Çünkü sahabeler hem imanla hem de doğrudan terbiyeyle yetiştiler. Bu sebeple onların makamı başkadır.

İşte bu hakikatler benim için yavaş yavaş açılınca, kalbimde başka bir arayış başladı. Artık mesele sadece inanmak değildi; o imanı derinleştirmek, kalpte kemale doğru yürümekti. Bunun için güvenilir bir el, sağlam bir yol aradım. Çünkü yol çoktur ama hakiki rehber azdır.

Nihayet Rabbim nasip etti. Arayanın önüne bir kapı açılır. İnsan gerçekten hakikati isterse Allah onu sahipsiz bırakmaz. Kalp samimiyetle yöneldiğinde Rahman’ın rahmeti mutlaka bir yol gösterir. Benim için de öyle oldu; aradığım o eli Rabbim nasip etti. Çünkü kul yürümek isterse yol açılır; kapıyı açan ise daima Allah’tır.

Evet, tarikatta Nakşîyim. Bu yol kalbi zikirle diriltmeyi, sessizlik içinde Allah’ı hatırlamayı ve insanın iç âleminde Rabbine yönelmesini öğreten bir terbiyedir. Bu yolda insanın amacı makam değil, kalbin temizlenmesi ve hakikate yaklaşmasıdır.

Şeyh Müşerref (kuddise sirruh) hazretlerinin halifesi olan Şeyh Muhammed Nurî (kuddise sirruh) tarafından bize halifelik verildi. Bu da bir makamdan ziyade bir sorumluluktur. Çünkü halifelik demek, insanlara hükmetmek değil; onlara hizmet etmek, yolu muhafaza etmek ve emaneti korumaktır. Manevî yolun özü de zaten budur: Kul kendini büyütmez, bilakis küçültür; makam aramaz, hizmet arar; şöhret istemez, hakikati ister.

Tasavvuf yolunda asıl maksat makamlar değil, teslimiyettir. Bunun en derin mertebelerinden biri de “terk-i terk” denilen haldir. Bu hâl bir noktaya ulaşmak değildir; bilakis her şeyi bırakmaktır. İnsanın kendi iddiasından, kendi iradesinden, hatta kendi varlık hissinden bile vazgeçmesi ve kendini bütünüyle ilahî akıntıya bırakmasıdır.

İşte mutlak akıntı dediğimiz şey, mutlak teslimiyettir. Kul kendi yönünü bırakır, yönünü bütünüyle Allah’ın vechine çevirir. Kalp artık dünyaya, nefse ve geçici şeylere dönük değildir. İnsan masivadan, yani Allah’tan başka her şeyden içten içe kurtulmaya başlar.

İşte kulluğun hakikati de o anda başlar. Çünkü kul o vakit kendi iradesini büyütmez; Allah’ın iradesine teslim olur. Tasavvuf yolunda yürüyen kişi elbette birçok hâl yaşayabilir. Bazen huzur hisseder, bazen genişlik, bazen daralma, bazen sevinç, bazen de ağırlık. Fakat yolun edebi bu hâllere takılmamaktır.

Çünkü hâller gelip geçicidir. Asıl olan, mutlak teslimiyet sedasından ayrılmamaktır. Kalbin yönü sürekli Allah’ın vechi olmalıdır. İnsan yönünü sürekli oraya çevirdiğinde kulluğun özü yavaş yavaş kalpte açılır.

İlim yolunda da benzer bir hakikat vardır. Risale-i Nur eserlerinin içinde bulunan ilim büyük ölçüde kelam ilmidir; yani akıl ve izah yoluyla iman hakikatlerini anlatan bir ilimdir. Bu elbette kıymetlidir ve gereklidir.

Fakat yol burada bitmez. Esas olan kelam ilmiyle birlikte selam ilmine ulaşmaktır. Kelam konuşur, anlatır ve izah eder; selam ise kalpte doğan huzur ve teslimiyettir. İnsan hakikate yaklaştıkça söz azalır, selam çoğalır.

Bu yüzden kelamsız olmaz; fakat esas olan kelam ile selamı birlemektir. Akıl ile kalbin, söz ile huzurun, ilim ile teslimiyetin birleştiği yerde hakikat kendini gösterir. Orada kul konuşmaktan çok susar; anlatmaktan çok yaşar; bilmekten çok teslim olur. Çünkü hakikatin en derin kapısı, mutlak teslimiyetle açılır.