Namazda bazen kul secdede uzun uzun kalmak ister. Bazen rükûdan hemen doğrulmak istemez, bazen de tesbihatı üçle sınırlayamaz; çünkü gönlü o anda biraz daha kalmak, biraz daha söylemek, biraz daha Hakk’ın huzurunda erimek ister. Nice insan bu hâli önce yanlış zanneder, kendine kızar, acaba sınırı mı aşıyorum diye düşünür. Hâlbuki secdede uzamak isteyen her hâl bir taşkınlık değildir. Bilakis çoğu zaman bu, kalbin ibadete açılması, ruhun sükûna ermesi ve kulun Rabbine yaklaşma arzusunun güçlenmesidir.
Secde, kulun Rabbine en yakın olduğu makamdır. Nitekim Resûlullah sallellehu aleyhi ve sellem efendimiz, “Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl secde hâlidir. O hâlde duayı çoğaltın” buyurmuştur. (Sahih Muslim, Salât, 215) Bu hadîs bize secdenin yalnızca şeklen tamamlanan bir rükün olmadığını, aynı zamanda dua, niyaz, yakarış ve yakınlık makamı olduğunu göstermektedir. Demek ki secdede biraz daha kalmak, duayı biraz daha uzatmak, tesbihatı biraz daha derinleştirmek, eğer edep içinde ise korkulacak bir hâl değil; bilakis kıymeti bilinmesi gereken bir yakınlık ihtimalidir.
Peygamber efendimiz sallellehu aleyhi ve sellem, secdeyi uzattığına dair rivayetler de bu hakikati desteklemektedir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallellehu aleyhi ve sellem efendimiz bir secdeyi o kadar uzatmıştır ki, onu görenler başını artık kaldırmayacağını zannetmiştir. Bu husus, Nesâî’de ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer alan rivayetlerde geçmektedir. (Sünen en-Nesâî, Tatbîk, 82; Müsned, Ahmed b. Hanbel) Yine Hz. Âişe validemiz anlatır ki, bir gece Resûlullah’ı yatağında bulamayınca eliyle aramış, onu secdede bulmuştur. (Sahih Muslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 222) Bu rivayetler bize secdenin, kulun kendi benliğinden sıyrılıp Rabbinin huzurunda sustuğu, derinleştiği ve içten içe konuştuğu bir makam olduğunu öğretir.
Bu sebeple rükûda “Sübhâne Rabbiyel Azîm”, secdede “Sübhâne Rabbiyel A‘lâ” tesbihatını üçten fazla söylemek de özünde yanlış değildir. Üç defa söylemek bilinen sünnet ölçüsüdür; fakat huşû arttığında, kalp manaya indikçe, bu tesbihat beş defa, yedi defa, on bir defaya kadar ve hatta ihtiyaç nispetinde daha fazla da söylenebilir. Burada asıl mesele sayı değildir. Asıl mesele, sözün kalbe inip inmediğidir. Eğer tesbihat yalnız dilde dönüyor, gönle inmiyorsa azı da çoktur. Fakat her bir söyleyiş kalpte yankı buluyor, insan söylediğini adeta seyrederek söylüyorsa, o zaman çoğu da azdır. Çünkü ibadetin ruhu çoklukta değil, huzurdadır.
Farz namazlarda bu meselenin ayrı bir inceliği vardır. Kişi namazını tek başına kılıyorsa, farz da olsa, kıraatini, rükûunu ve secdesini huşû nispetinde uzatabilir. Fâtiha’yı ayet ayet sindirerek okuyabilir, tesbihatını dikkatle ve tefekkürle çoğaltabilir, secdede duasını uzatabilir. Fakat kişi imam olup cemaate namaz kıldırıyorsa, o zaman kendi hâlinden önce cemaatin hâlini gözetmesi gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz sallellehu aleyhi ve sellem efendimiz “Sizden biri insanlara imam olduğunda hafif tutsun. Çünkü onların içinde zayıf, yaşlı ve işi olan vardır” buyurmuştur. (Sahih al-Bukhari, Ezân, 62; Sahih Muslim, Salât, 183) Bu ölçü gösteriyor ki ibadette derinlik bireysel hâlde genişleyebilir; fakat cemaatte merhamet, kolaylık ve denge öne çıkar.
Seccadede tefekkür ederken, tesbihat yaparken yahut secde hâlinde bazen tatlı bir gevşeme, bedende yumuşama, hafif bir uykuya benzer hâl de olabilir. İnsan bunu ilk anda gaflet zannedebilir. Kendine kızabilir, niye böyle oldum diyebilir. Oysa her gevşeme gaflet değildir. Bazen beden gevşer; çünkü ruh daha baskın bir hâle geçmiştir. Kalp derinleşirken bedenin direnci azalabilir. İç âlem ağır bastığında, beden biraz yumuşayabilir. Bu hâl, her zaman bir eksiklik işareti değil, bazen iç huzurun bedene yansımasıdır.
Fakat burada çok büyük bir edep daha vardır: Kul, yaşadığı manevî hâllerle övünmemelidir. Secdede huzur buldu diye, tesbihatta farklı hâller yaşadı diye, gönlü derinleşti diye bunu kendine üstünlük payesi yaparsa, maneviyatın kapıları daralır. Çünkü Hak yolunda ihsan edilen her tat, kulun mülkü değil, Rabb’in lütfudur. Lütuf ise sahiplenilmez; hamd ile karşılanır. Manevî hâllerin korunması, onları anlatıp büyütmekle değil; onları tevazu içinde taşımakla olur. İnsan ne yaşarsa yaşasın, “Bu da Rabbimin ihsanıdır” deyip geçebilmelidir. Nefsine pay çıkarmaya başladığı anda, nur geri çekilir, tat azalır, kapı örtülür.
Netice olarak namazda secdeyi uzatmak istemek, rükûda biraz daha kalmayı arzu etmek, tesbihatı çoğaltmak, secdede başını kaldırmak istememek, hatta bazen seccadede iç huzurdan gelen bir gevşeme yaşamak; bunların hiçbiri başlı başına kötü hâller değildir. Aksine, gösterişten uzak, sünnet ölçüsüne bağlı ve edep içinde olduğu müddetçe bunlar rahmetin ve kalbî yakınlığın işaretleri olabilir. Kulun vazifesi bu hâlleri büyütmek değil, onları güzelce taşımaktır. Övünmeden, hüküm vermeden, sadece hamd ederek ve daha çok incelerek yürümektir.
Çünkü secde, insanın yere indiği yer değil; hakikatte Rabbine en çok yaklaştığı yerdir. Orada baş toprağa iner; fakat kalp semaya açılır. Orada beden küçülür; fakat ruh genişler. Orada insan susar; fakat hakikat konuşur. Bu yüzden secdede uzayan her samimî hâl, eğer Allah içinse, kul için bir kayıp değil, büyük bir kazançtır.