ALLAH DİYE BİLSEK

Bi Allah diye bilsek… İşte tüm mesele tam bu… Olayı çözmek için bilim ile ilim farkını fark etmemiz gerekir. Burada ilim ile kuru malumat olan bilimsel veri arasındaki fark işaret edilmiştir. İlim Allah sıfatıdır. Kur’an’da: “O, ilmiyle her şeyi kuşatandır.” (Talak 12). Yani Allah’ın ilminden hariç hiçbir şey yoktur. Allah sonsuz sınırsızdır. “Allah, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” (Mücâdele 7). Sonsuzluk, O’nun zatının gereğidir. Tüm varlıklar, varlığı O’ndan yansıyan ilimden alır. “Ol dedi, oldu.” (Yâsin, 82). Varlıklar, Allah’ın ilim ve kudret tecellisiyle varlık kazanır.

O’ndan yansıyan her ilmi yapıyı inceleme ve değerlendirme iradesi bağışlanan insan, varlıkları ayakta tutan ilmi yapıtı öğrenmek için, kendisine bağışlanan akıl vasıtasıyla ilmi yapıyı adım adım inceler. “Biz insana akıl verdik ki düşünsün.” (Nahl, 78). İnsan, kendisine verilen akılla Allah’ın ilmini okumakla sorumludur. Aklın bu inceleyip ilme ulaşma adımlarına bilim denir. Yani bilim, Allah’ın sonsuz ilminden insana açılan küçük bir penceredir.

İşte biz Allah’a iman ederek varlığımızın ve tüm varlığın O’nun ilmiyle, ilminde ilmi suret olduğuna iman ettiğimizde, her yaptığımız bilimsel çalışmada, ilmi seyre dalacağız. Her bilimsel inceleme aslında ilahi ilmin seyredilmesidir. Seyr ilerledikçe kendi yapımızın dahi ilmi suret olduğunun seyrine dalmaya başlarız. Bu, hadisteki şu hakikate uyar: “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Ve seyr tamamlanınca kendimize gelir ve deriz ki; hayret, her şey gibi ben de O’nun ilmiyle varım. Ve böylece tüm varlığı seyr ederek Allah der. Sonra bakar ki, Allah diyen dahi, O’nun kendi ilminde oluşturduğu varlık; yani diyen gene kendisinden ve kendisiyle zuhûr ettiği hem de kendisiyle ayakta duran ilmi suretidir. Ve derinlerden derinlere dakıp öylece alemlerdeki seyri göz önüne getirerek Allah diyenin de aslında ilahi remzle oluşan bilimden yükselen ilimle olduğunu keşfederek, konuşanın da kendi ilminden bir suret olduğunu fark ettiğinden, üstten bir tezahürle yaratılmışın dahi onun nurundan bir kare olduğunu betimleyerek seyrindeki tahayyüle vararak dile dökülen Allahu ekber sözüne şahitlik ederek, söyleyenin gene de kendi kendi olduğunun farkındalığı ile zati seyr zevk haline erer. Anlar ki zikirde zikreden, zikredilen ve zikrin kendisinin nurundan nuruyla nurdan olan kendi nakşı olduğunu fark ederek, tümünün aslında bir olduğunu keşfeder. İşte vahdeti vücudun temaşası öylece seyredilmiş olur.

Lakin şunu göz ardı etmemeliyiz. Her ne kadar özde böyle olsa da… Tüm seyirler, sanal benlik içinde var olan insan tarafındandır. Bu, insanın varoluş sorumluluğudur: Yoksa sadece açığa çıkan gizli hazine olurdu. Ama seyr eden olmazdı. Yani Allah bilinmek istedi, mahlûkatı yarattı ki, seyr eden olsun. Eğer insan olmasa, “gizli hazine” sadece kendiyle kalırdı.