ZUHUR DEĞİL, YARATILMIŞ BİR AYNADIR İNSAN

Hiç kimse Allah’ın zuhûr mahalli değildir. Çünkü Allah, yarattığı hiçbir şey ile sınırlanmaz, hiçbir varlıkla kuşatılamaz ve hiçbir mahlûkun mahiyetine indirgenemez. O, bütün varlığı kudretiyle yaratmış, ilmiyle kuşatmış, hikmetiyle her birine yerli yerince bir kıvam vermiştir. Her şey O’nun yaratmasıyladır; her şey O’nun dilemesiyle vücut bulmuştur. Fakat hiçbir şey O’nun bizzat kendisi değildir, hiçbir varlık O’nu tüketici bir şekilde gösteremez.

Allah, her varlığı kendi sıfat ve esmâsı doğrultusunda yaratım tecellisi içinde var etmiştir. Her birine ayrı bir istidat, ayrı bir kabiliyet, ayrı bir oluş biçimi vermiştir. Böylece her varlık, kendisine verilen ölçü nispetinde ilahî kudretin, ilmin, hikmetin ve sanatın bir işareti, bir delili, bir aynası kılınmıştır. Ancak bu aynalık, varlığın kendi zatından gelen bir ululuk değil; Allah’ın ona verdiği yaratılmış bir özellik, verilmiş bir nispet, bağışlanmış bir işarettir.

Bu sebeple her varlığın aynalığı da kendine hastır. Dağ başka türlü ayna olur, deniz başka türlü, ağaç başka türlü, kuş başka türlü. Taşın sessizliği, suyun akışı, ateşin yakışı, toprağın bağrında sakladığı bereket; hepsi ayrı bir yaratım sırrına işaret eder. Hiçbiri diğerinin yerini tutmaz. Hiçbiri bütünü tek başına göstermez. Her biri kendi kabı kadar, kendi nasibi kadar, kendi yaratılış kıvamı kadar işaret taşır.

İnsan ise bütün bu aynalarda görünen mânâlara aşina kılınmıştır. O, sadece kendisini değil, kendisi dışındaki varlık düzenini de okuyabilecek bir istidatla yaratılmıştır. Eşyayı tanıma, isimlendirme, ilişki kurma, hüküm çıkarma, tercihte bulunma, yönelme ve sapma imkânı verilmiştir. Bu yönüyle insan, yaratılmışlar arasında hususi bir mevkiye yerleştirilmiştir. Çünkü onda, diğer varlıklarda dağınık halde görünen birçok mânâyı toplayabilecek bir idrak ve şuur imkânı vardır.

Bu sebeple insana yeryüzünde tasarruf yetkisi verilmiş, halife kılınmıştır. Lakin bu halifelik, başıboş bir sahiplik değil; emanetle yükümlü bir temsil sorumluluğudur. İnsan kendi adına değil, Allah’ın koyduğu ölçü adına yürümekle mükelleftir. Tasarrufu da keyfine göre değil, hak ve adalet ölçüsüne göre olmalıdır. Seyrini Allah namına izhar etmesi bundandır. Yapacağını Allah namıyla üstlenmesi de bu yüzdendir. Çünkü insanın fiili, kendi cüz’î iradesiyle ortaya çıksa da hesaba çekileceği yer ilahî adaletin huzurudur.

Bu yüzden insan, yaptığı her işten sorumludur. İyiliği de kötülüğü de tercih edebilir. Merhameti de zulmü de seçebilir. İnşa da edebilir, ifsat da. İşte bu seçme imkânı sebebiyle mükâfatı da mücazatı da hak eder. Cennet yahut cehennem, sadece son durak değil; dünyada taşınan niyetin, yönelişin, teslimiyetin ve isyanın ebedî karşılığıdır. İnsan, kendisine verilen emaneti hakkıyla taşırsa yakınlık bulur; onu hevasına teslim ederse mahrumiyet yaşar.

Öyleyse bizler Allah’ın zuhûr mahalli değiliz; Allah’ın yaratım planı dâhilinde var edilmiş kullarız. Varlığımız, O’nun ilminin dışında değildir; fakat O’nun zatının bir parçası da değildir. Biz, O’nun mutlaklığını taşıyan değil; O’nun yaratışına delil olan mahlûklarız. Bizde görünen güzellik, bize ait bir asalet değil; Rahman’ın lütfuyla verilmiş bir tecelli eseridir. Bizde bulunan her imkân emanettir, her kabiliyet sınavdır, her yöneliş bir şahitliktir.

Ve bizler, sonsuzlukta açılan güller gibiyiz. Her birimiz ayrı bir renkte, ayrı bir rayihada, ayrı bir hikmette açarız. Kiminin açışı sevinçle, kimininki acıyla; kimininki sabırla, kimininki tefekkürle olur. Fakat hangi halde açarsak açalım, kökümüz toprağın derinliğinde, kaderimiz ilahî takdirin içindedir. Gül nasıl kendi kokusunu kendinden üretmiyor, kendisine verileni yayıyorsa; insan da hakikatte kendinden bir şey ortaya koymaz, kendisine verilen nasibi yaşar. Asıl güzellik veren Allah’tır, asıl şekil veren Allah’tır, asıl dirilten ve solduran Allah’tır.

Bize düşen, kendimizi ilahlaştırmadan; aynalığımızı da abartmadan; kulluğumuzu bilerek yaşamaktır. Ne kendimizi yok saymak, ne haddimizi aşmak… Ne varlığı kutsamak, ne emaneti küçümsemek… Doğru duruş; yaratılmış olduğunu bilip, yaratana yönelmektir. Hakikat de burada saklıdır: Kul kuldur, Rab Rabdir. Aradaki nispet ise rahmet, ilim, kudret ve hikmetle kurulmuş bir kulluk sırrıdır.