Sanki şu anki tüm fıkıh bilgileri sadece mezhep imamlarının görüşlerinden ibarettir. Peki, neden bizden önce yaşayan âlimlerin görüşlerini de, o âlimin tâbi olduğu mezhebin görüşü olarak kitaplara aldık?
Demek ki, önceki âlimlerin kafa yorup Kur’ân ve hadisten çıkardıkları ilmin üzerine, zamanın şartlarına göre yeni ilimlere ulaşarak bir şeyler katmak, kişiyi dinden çıkarmaz. Bu, hakikatte ümmetin ilim yolculuğunun sürekliliğidir. Çünkü ilim, Allah’ın nurudur; zamanın elbiseleri değişse de, hakikatin özü değişmez.
Yol, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yoludur. O yol, zahirde fıkıh, bâtında marifettir. Dört mezhep imamı, Muhammedî yolun amelî boyutunu uygulayan havastandır. İmam Eş’arî ve İmam Mâturîdî, Muhammedî inancı haykıran büyük zevattandır. Onların yolu, Resûlullah’ın yoludur. Aksini düşünen, kendi nefsinin vehimlerine kapılmış olur.
Nitekim Kur’ân buyurur: “Andolsun ki Allah’ın Resûlünde, sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)
Dört mezhep de Muhammedî yolu takip etti. O kadar cesur isek, dedikodularını yapmak yerine güncel görünen bir sorunu Kur’ân ve hadis ışığında çözüme ulaştıralım. Hakikat ehli bilir ki, dedikodu, nefsin gıdası; ilim ve hikmet ise ruhun gıdasıdır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor: “Size iki şey bırakıyorum; onlara sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Sünnetim.” (Muvatta, Kader, 3)
Ben “Muhammedîyim” dediğimde… “Ben dinimi, Hz. Muhammed’in dizinin dibine oturup ondan öğrenirim” dediğimde, anlayışı dar olan hemen ifrat-tefrite kaçarak der ki: “Sen mezhepleri kabul etmiyor musun?”
Bre adam! Mezhepler Muhammedî değil mi? Ya ne kadar da gözümüzü kapatmışız… Bizden önceki ilim adamları, Kur’ân ve hadisten asla taviz vermediler ve Muhammedî oldular. Onlar, zahirde fıkhı, bâtında takvayı, kalpte ise muhabbeti esas aldılar.
Üstadlar, asla kimseyi yermez ve basit addetmezler. Aksine, bizden önceki ilim ve mâna ehlinin ulaştıkları son nokta ilmin üzerine, kendi anlayışımıza göre yeni kapılar ararlar.
Mevlânâ ne güzel demiştir: “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Bizden önceki ilim ve mâna ehlini yermek yerine, onların bıraktıkları ulvî yolculuğu kaldığı yerden devam ettirmek, en büyük babayiğitliktir. Zira bu yol, nefsi ayaklar altına almakla yürünür; ilim ve hikmet ise ancak teslimiyetin meyvesidir.
Muhammedî olan insan; bizden önce yaşayan ilim ve mâna ehli kişileri eksik ve hatalı görmek yerine, asrımızda oluşan sorunları ve ulaşılan bilim-teknoloji düzeyini göz önüne alarak, onların bıraktığı yerden ileriye götürür. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuştur: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1)
Unutmayalım ki, bid’at ehlini biz dışarıdan tanıyamayız. Ceza asla veremeyiz. Bunlar sırdır; hakikati ancak Allah bilir. Kişi zahirde güzel görünebilir ama kalbi karanlık olabilir; yahut zahirde kusurlu görünür ama kalbi nur doludur.
Hesap günü bütün perdeler kalkacak ve herkes hakikatiyle ortaya çıkacaktır. Rabbimiz buyuruyor: “O gün, gizledikleri de açığa vurdukları da Allah’a arz olunacaktır.” (Nahl, 16/111)