107) YOL İŞARETLERİNE TAKILMA, HEDEFİNE VAR

Manevî halleri bilmek ve sonrasında “işte bu o demekmiş” diye tanımlamak mı önemli, yoksa bilmeden yaşamak mı daha eftaldir?

Bu, seyr-u sülûk yolunun en hassas düğüm noktalarından biridir. Çünkü yolcunun yönünü belirleyen asıl niyetidir. Halleri tanımlamak kişiye bilinç verebilir, ama onlara bağlanmak tehlike doğurur.

Dikkat edilirse, hak yolunda yürüyenler asla “şu şu makama erdi, bu şuna ulaştı” gibi sözler söylemezler. Zira bu tür yakıştırmalar hedefi unutturur, kişiyi yol üzerinde oyalar. Büyük sûfîler makam ve hâl konuşmaz, hep “Hakk’a vuslat” derler. Çünkü hedefi bırakıp yol işaretine takılan, menzilden geri kalır. Biz de sadece yürüyüş yolundaki yol işaretlerini yazar ve anlatırız. Yani işaretler yol için rehberdir, ama menzil değildir.

Bir misal verelim: Biri Konya’dan İstanbul’a yola çıksa, güzergâhta birçok dinlenme tesisi, birçok işaret levhası görecektir. Bu yolcu, acaba hangi tesiste ne satıldığını, hangi yerde ne ikram edildiğini öğrenmeye mi takılacaktır, yoksa asıl hedefi olan İstanbul’a varmaya mı odaklanacaktır? Tasavvuf yolcusu da böyledir; işaretlere takılmak yerine menzile varmaya odaklanmalıdır.

Eğer yol boyunca mola yerlerine kapılır, her tarafı inceler, ikramlara takılır da İstanbul yolculuğunu unutur ise, yol güzergâhında kaybolup gider. Manevî yolun tehlikesi budur: hâllere takılıp Hakk’ı unutan, yolun başında kalır.

Mana ilmi de işte böyledir; asla güzergâh işaretlerine takılmamak gerekir. Hedef sadece Allah’tır. Kur’ân buyurur: “Şüphesiz ki son varış Rabbinedir.” (Necm, 42). Yolun sonu Allah’tır, işaretler yalnızca vesiledir.

Evet, manevî haller birer işaret gibidir. Bunları bilmek insana fayda sağlayabilir, yönünü teyit edebilir. Ancak tehlike şuradadır: O hallerde kalıp kendine bir pay çıkaran, orada oyalanan kimse hedefi unutur. Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirruh) şöyle der: “Tasavvuf, halleri seyretmek değil, Hakk’ın huzurunda sabit kalmaktır.”

Oysa halleri hiç bilmeden, sadece gönlünü Allah’a bağlayarak yürüyen kimse, safiyet içinde hedefe varabilir. Saf niyet, ilimden de hâlden de üstündür. Çünkü kalbini Allah’a bağlayan, işaretsiz de menzile ulaşır.

Bununla beraber halleri bilip onları sadece şükür, tevazu ve gayret vesilesi kılmak da mümkündür. Asıl olan, hallere değil, halleri verene yönelmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de şöyle buyurur: “Kim Allah için ilim öğrenirse, Allah o kişiyi cennete giden yollardan bir yola iletir.” (Tirmizî, İlim, 2). Buradaki ilim, halleri bilip o hallere değil, halleri verene yönelmektir. Yani buradaki ilim sadece kitap bilgisi değil, yaşanan hallerin sahibini bilmek, yani halleri Allah’a bağlamaktır. Bu, tasavvuf yolunun özüdür: Hâl değişir, Hakk bâkîdir.

Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle ifade edilir, “Şüphesiz ki son varış Rabbinedir.” (Necm, 42). Her yolun sonu Allah’a çıkar; işaretlere takılan yolda kalır, Hakk’a yönelen menzile ulaşır. Bu, kalpte ilimle uyanan her işaretin sahibini Allah’a bağlamak gerektiğini gösterir.

Velhasıl, halleri bilmek mi bilmemek mi daha eftaldir diye sorulduğunda, en efdal olan şudur: Halleri bilsen de bilmesen de, asla onlara takılmamak; hedefi, yani Allah’ı unutmamak. Hedef Allah’tır; yol işaretleri sadece yön buldurur. Halleri bilmek şükür ve gayrete vesile oluyorsa faydalıdır, fakat onları amaç haline getirmek zararlıdır. Çünkü yol işaretiyle oyalanan, menzili unutur.

Halleri hiç bilmeden yürümek safiyeti koruyorsa güzeldir, ancak nihayetinde her hâlde asıl maksat Allah’a yönelmektir. Çünkü yol işaretleri yolcuyu asıl menzile taşımak içindir, mutlak menzil ise yalnızca Allah’tır. Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır. Yani yol çok, işaret çok, menzil tektir: Allah.


Ey gönül! Halleri bilmek de bilmemek de yolcunun işaretidir. Ama asıl maksat işaret değil, menzildir. İşaretlere takılan, menzile varamaz. Hallerden pay çıkarmak yerine, Halleri Verene yönel. Çünkü yolun sonu, “el-Mevlâ”ya çıkar. Yolda oyalanma, menzili unutma. Her işaret, “Allah’a dön!” diyen bir levhadır.

Yorum yapın