160) VARLIĞIN RENKLERİNDE BİR OLANI GÖRMEK

Varlığı “tek”leme, yaratıcıyı “tek”le ve secdeye var. Rab (terbiye eden, yetiştiren) ve kul (abd; bağlı olan), insan ve Allah; bunları teklemek olamaz. Kul kuldur, Rab Rab’dir, insan insandır, Allah Allah’tır. Bunları teklemek veya birlemek olayı İslam itikadında (inanç sisteminde) yoktur. Bunları tekleyen, İslam itikadını terk etmiştir.

Sınırı bilmek tevhidin edebidir; haddini aşan hakikatten düşer. Kulluk; mahlûku (yaratılanı) Hâlık’tan (Yaratıcı’dan) ayırıp, secdede yalnız Allah’a yönelmektir; tevhid, yaratılanı yaratıcı’ya “eşlemek” değil, O’ndan ayrı ve O’na muhtaç bilmektir. Ayetin meali şöyledir: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11)

Olay şu; Allah, kendinden kendine nazar (ilâhî bakış) eder. Kendi zâtının (özünün) ışıldayan nuruna bakar. Bu nurun içeriği sonsuz ve sınırsız mânâ içeriğine sahiptir. Buna zâtî ilim de denilir. Ama ilim ve bu nur aslında ayrı ayrı olup birbirinin sunumunu hazırlar. Zâtî ilimle Allah, kendi zâtının farkındalığında olup kendi nurunu zâtî ilimle seyir etmektedir.

İdrakin sınırı, tarifin hudududur. Ayetin meali şöyledir: “Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.” (En’âm 6/103) Bu anlatımlar, mecaz ve işarettir; Allah’ın ilmi ve nuru bizim kavramlarımızla kuşatılamaz; biz, sınırımız ölçüsünde işaret ederiz.

Şunu belirtelim; bu yazdığımız ifadeler ve kavramlar gene bizim bakışla baktığımızdan kısıtlı anlamlar olarak anlaşılabilir. Bilelim ki, HU (mutlak varlığa işaret eden ad) adıyla işaret edilen Mutlak Zât, tüm bu kavramlardan da münezzehtir. Nur veya ilim diye bahsettiğimiz hususlar, gündelik planda kullandığımız “nur” veya “ilim” değildir.

Kelimeler aya tutulan parmak gibidir; hakikat ise ay zatihi kendisi gibidir. Parmağa bakan ayı kaçırır. Ayetin meali: “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer 39/67) Zira O’nu anlatan her kelime dardır; maksat, kalbi tevhide ve edeple marifete yöneltmektir.

Bu kısa bilgiden sonra bilelim ki, Allah zâtıyla ve öz hüviyetiyle nuruna nazar eder. Bu nurdan bir tutam alır; yoğunluğunu düşürüp ona Nur-i Muhammedi (Hz. Muhammed’e nispet edilen ilk nurlu tecellî) der. Övülmüş olan bu nur; Allah’ın mutlak zâtıyla kendinden kendine nazar ederken, Nur-i Muhammedi denilen bu bir tutam nur gibi sayısız tutam nur huzmelerini de yaratmış olabilir. Biz bilemeyiz. Buna mutlak gayb (asla bilinmeyen görünmeyen alan) denilir.

Nur, idrake merdivendir; zât, merdivene sığmaz. “Nur-i Muhammedi” ifadesi, hakikati anlamaya bir işarettir; Zât’a parça isnadı değildir. Şu ayeti kerimede, tecelli eden hakkın nuruna işaret vardır: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35) Varlık fanidir, Zât bâkîdir. Nur yaratılmış bir tecellîdir; yok olsa da Allah’ın zâtında eksilme düşünülemez. Ayetin meali şöyledir: “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.” (Hadîd 57/3)

Şimdi durup bakın; Allah’ın zâtıyla kaim olan bir tutam nur ve ondan yaratılan bizler; hem yaratılmışlar, cin, melek, felek, hayvan velhasıl her varlık, bu bir tutam nurdan var olmuştur. Şimdi tekrar düşünün: Bu bir tutam nur, Allah’ın zâtı mıdır veya Allah’ın parçası mıdır? Veya şöyle düşünelim: Bu bir tutam nur yok olsa, Allah’ın zâtı bundan etkilenir mi?

Eğer ki, Allah’ın zâtından olsaydı, bu bir tutam nur yok olsa idi, Zât etkilenirdi. İşte bu bir tutam nurun içeriği ise, doksan dokuz esma (Esmaü’l-Hüsnâ; Allah’ın güzel isimleri) ile işaret edilen kuvvelerdir. Bu bir tutam nurda bu kuvveler mevcuttur. Bu bir tutam nurun içinde olan varlıklarda ise, doksan dokuz esmanın tümü sadece insanda zuhur eder; meleklerde birkaç esma, hayvanlarda birkaç esma, cinlerde isimler ama kısıtlı; insanda ise tüm isimler ve kısıtsızdır.

İnsana bir emanet, esmaların cem’idir. İnsan, esmaların aynasıdır; bu, Zât’ın insanda “parça” olduğu anlamına gelmez. Ayetin meali şöyledir: “En güzel isimler Allah’ındır; O’na o isimlerle dua edin.” (A’râf 7/180) İnsana bir emanet de, halifelik idrakidir. Ayette şöyle ferman edilir: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) Halifelik şerefini, beden zevkine değil, ruhun uyanışına çevirmek gerekir.

İşte tüm bu isimler Allah’ın isimleri olarak bize bildirilmiştir. Nur-i Muhammedi’ye yansıyan tüm kuvveler insanda da var olduğu için ve insana Nur-i Muhammedi’nin ötesinden, “el değmemiş nurdan” bir huzme yansıdığı için, insan bu Nur-i Muhammedi’de Allah’ın halifesi olmuştur. Gözünü et-kemik bedenin zevkleri içinde açtığı için de, et-kemik bedenin zevklerinde tatmin arayıp, et-kemik bedenin varlığının ötesi olan Ruhullah’tan (ilâhî ruh üflemesi) habersiz yaşıyordur.

İşte zikir (Allah’ı anma) ile bizde Nur-i Muhammedi baskın olur ve üflenen ruhun farkındalığı başlar. Bakın işte, işin başından buraya kadar hem detaylı hem de kısa ve öz olarak yazdık. Umarım artık “insanda Allah’ın zâtı vardır” diyenlere prim bırakmazsınız.

Zikir, şirke giden kapıları kapatır. Zikir, tecellîyi arttırır; Zât’ı “insanın içindeki bir parça” gibi düşünmek ise tevhide aykırıdır. Nâr ışık verir ama yakar; nûr hem aydınlatır hem ısındırır. Ayeti kerimelerde şöyle buyurulur: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara 2/257 “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28) Yani nûrî katmana yol, Muhammedi sünnet üzere oluşacak imandan geçer.

Bu ise şu; insanın varlığında nârî (ateşî) ve nûrî (nurdan) katmanın tümü mevcuttur. Bu yaşam koçları, reiki, meditasyon, hipnoz, sihir, büyü vs. tümü nârî katmanın melekeleriyle yapılır. Ötesinde nûrî katman vardır. Nârî katmana herkes ulaşabilirken, nûrî katmana ancak ve ancak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e imanla ulaşılır. İşte bu iman, İslam’a uygun bir itikatla gerçekleşir.

Yoksa asla ve asla nûrî katmana ulaşılamayacaktır. Nârî katmanın “zarafetleri” ise kişiyi genel olarak cinlere oyuncak eder. Çünkü insan et-kemik bedende yaşar; aynı anda nârî hafifliğe ulaşınca, et-kemik bedenin kesafetiyle sınırlı olduğundan, cinler de nârî katmanın asli varlıkları olduğundan, insan zayıf kalıyordur. Ezâzîl denilen, Hz. Âdem (aleyhisselâm) yaratılınca tüm cinlerin büyüğüydü.

İşte o zaman insandaki nârî katmanı gördü. Hem toprak bedenini de gördü. Dedi ki: “O, nârî katmana toprak beden üzerinden ulaşıyor; biz ise zaten direkt nâr’dan (ateşten) var olduk; dolayısıyla biz ondan üstünüz.” Oysaki insanın bünyesine nûrî katman da derç olmuştu. İşte bunu görmedi. Çünkü kişi karşısındakini kendisi kadar bilir. İşte Ezâzîl de insanı kendi penceresinden seyir etti ve mahrum oldu.

Nârî ışık, kibri fısıldar; nûrî ışık, tevazuyu öğretir. Nârî sahadaki oyunlara kapılan, cinlerin vesvesesine açık hâle gelir. Kendini ölçü alan, hakikati eksik görür. Ayeti kerimelerde şöyle buyurur: “Şeytan ve kabilesi sizi, sizin onları göremediğiniz yerden görür.” (A’râf 7/27) “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik; İblîs hariç secde ettiler.” (Bakara 2/34) İnsan, nûrî emanetle üstün kılındı; bunu görmeyen kibirle düştü.

Bilmem izah edebildim mi? “İnsana Allah’ın zâtından var oldu” diyenlerle uzaktan yakından işim olamaz. “Şeriat kabukmuş, kır at sobaya” gibi dengesiz söylemlerle tasavvufun ilişkisi olamaz. Az mantıklı düşünün ve bu söylemler üzerinde tefekkür edin. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz vefat edene kadar şeriat (amel boyutu) dediğimiz amel alanını asla terk etmedi. Hiçbir sahabe de terk etmedi. Şeriatı terk eden zaten baştan kaybetmiştir. Çünkü en ufak bir gevşeme ile bile neleri kaybettiğimizi görmemiz mümkündür.

Kabuksuz öz olmaz; şeriatsız marifet olmaz. Ayetin meali: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan sakının.” (Haşr 59/7) Tasavvuf, şeriatın kalbidir; kalp, bedeninden ayrı yaşayamaz.

Tevatür (çoklu ve kesintisiz rivayet) yoluyla bize kadar gelen ve İslam’ın omurgası olan Ehl-i Sünnet ulemâsı da ameli asla terk etmedi. Tâli yollara sapan sular ise kuruyup gitti. Hak yoldan taviz verenlere ise kızarım. İlahi ipe topluca sarılan kurtulur. Ana yol, sahih nakil ve amel ile yürür; tali yollar, suyu tüketir. Rabbimiz şöyle ferman eder; “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân 3/103)

Vecih değil vecihler deriz. Burası önemli bir konudur. Bilinmesi gerekir. Her yaratılan varlık ayrı bir renktir. Birçok renk ve her biri Hakk’a açılan ayrı penceredir. Görünürde birçok vecih, ama arka planda tümünü yöneten bir ruh vardır. Beraber uçan kuş sürülerine bakın, birçok kuş ama tek ruh. Buradaki tümel ruh, sürünün faili muhtarıdır. Aynı bunun gibi, tüm varlığın da bir ruhu vardır. Neyin nerede olacağına karar verir.

Her varlık ayrı bir vecihtir; ama hepsinin arkasında faili muhtar olan Allah vardır. Çoklukta birlik, birlik içinde çokluk görmeyen hakikati ıskalar.” Ayette: “Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ın; nereye dönerseniz Allah’ın veçhi oradadır.” (Bakara 2/115) İşte bu ayetteki işaret edilen vecih, gördüklerimiz değildir. Gördüklerimiz ise, onun cemalinden sergilediği nakşın göze görünen sınai tecellileridir.

İnsan ise, faili muhtarın hükmü dâhilinde irade sahibidir. İstediğini Allah ona yaratır. Burada direkt aklımıza kader geliyor. Bizim için hayırsız bir şey istiyorsak ve biz o fiilin sonucunu bilmiyorsak, Allah ise o fiilin bizim için oluşturacağı sonucu da biliyorsa, işte bu yüzden istediklerimizin bir kısmının bizim için gerçekleşmediğini fark ederiz.

Onun için de Rabbimizle olan irtibatı daim edelim ve dualarımız sonucu bizim için oluşmayan bir duanın, O’nun rahmetiyle daha hayırlı bir karşılık ile sonuçlandığını temaşa edelim. Dua illa kabul olur. Ya aynısı, ya daha hayırlısı veya karşılığını ahirete bırakır. İşte bunu böyle bilmek, insana huzur verir.

Dua her halükârda kabul olur; bazen aynen, bazen daha hayırlısıyla, bazen ahirete saklanarak. Ayette: “Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur; hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şerli olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216) Duanın kabulünün şekline değil, Rahman’ın hikmetine güven. İşte o zaman mutlu olursun.

İşte diyor ya, biz insanın kaderini boynuna bağladık. Fail-i muhtar olan Allah kulları için istediği şeyi mutlak iradesiyle oluşturur. Fail-i muhtar; istediğini yapmakta serbest olan, re’yinde müstakil olan ve istediğini yapmakta serbest olandır. Kendi iradesiyle faaliyette bulunan, istediğini yapan Allah’tır. Bu özel bir bakış alanı içerir. Üzerinde tefekkür ile hakikati hissedilir.

Fail-i muhtar, istediğini yapmakta serbest olandır. Ayette: “Allah dilediğini yapar.” (Hac 22/18) Allah’ın fail-i muhtar oluşunu idrak eden, kulluğunun hududunu bilir.

Az tefekkür edersek zaten Allah’ın veçhi, her bakış alanından bizimle konuşur. Gözümüz konuşan faili muhtarı değil, yani karşıda vecih değil vecihler gördüğü için Allah ile konuşmayı da sanki Allah gelecek, karşısında duracak ve onunla konuşacak gibi zanneder. İşte eşyanın hakikati hakkında ilmi olmayanlar ve hakikatinin oluşumundan habersiz olanlar, “Allah bizimle konuşmalı” dediler. Veya “Bize mucize gelse de doğru olduğunu kanıtlasak” dediler.

Allah’ın sanatı her şeyden yansır, ama gaflet gözleri bunun farkındalığını örter. Ayette: “Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Bize Allah’tan başka bir delil getir’ dediler.” (Kasas 28/48) O, her an konuşur; ama kul işitmeye hazır değilse mucize bekler.

Allah’ın yaratım nakşı, bir tutam nur üzerinde konumlanan, yani esma birleşimlerinden yaratılan her varlıktan yansıyor. Her şey esma bileşimiyle kaim olduğundan, nereye bakarsan Allah’ın sanatını görüyorsun. İnsanda, hayvanda, bitkide ve tüm varlıkta. Bizler ise direkt Allah’ı arıyoruz. Oysa bir tek ağaçta bile onlarca esma var; fail-i muhtar, istediğini yapmakta serbest olan Yüce Allah’tır.

Esma her varlıkta farklı bileşimlerle görünür; bu bileşimler Allah’ın yaratım dokumasıdır” Ayette: “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice ayetler vardır, görmüyor musunuz?” (Zâriyât 51/20-21) Her varlık bir esma aynasıdır; aynayı gör, sahibini inkâr etme.

Re’yinde müstakil olan ve istediğini yapmakta serbest olan Cenâb-ı Hak’tır. Kendi iradesiyle faaliyette bulunan, istediğini yapan Allah, fail-i muhtardır tanımlaması bize çok şey anlatıyor. İstediğini yapmakta serbest olan dediğimizde, bir bakıma da insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak, kendisine verilen ilim, irade ve kudretle beraber tüm esmalara mahzar olarak re’yinde müstakil olan ve doksan dokuz esmadan hamurlanan ve kendisine Ruhullah’tan üflenilen insandır.

Allah’ın hükmü dâhilinde, istediğini yapmakta serbest olan bir varlıktır. Cenâb-ı Hak, hak ettiğimiz kadar da hakkımızı bize veriyordur. Dünya yaşantısı boyunca da insana fıtrat üzerine yaşaması için mühlet veriyordur.

İnsan, esmaların mazharı olarak irade sahibidir ama iradesi Allah’ın hükmü içindedir.” Ayette: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) Halife, yetkiyi kendinden değil, emanet olarak bilendir. Kulluğu reddedip ilahlık iddia eden, tevhid yolundan sapar.” Ayette: “Rabbin yalnızca kendisine kulluk etmenizi emretti.” (İsrâ 17/23) Kurbiyet, kullukla olur; secdesiz yakınlık hayaldir.

Tüm sübûtî sıfatlarla insana verilen ilim, irade ve kudret ile fiiller işleyerek istediği her şeyi inşaya hazırlayan ve sonuçlarını da yaşatan Yüce Rabbimizdir. Âl-i İmrân suresi 2. ayette “Allah ki kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O Hayy (diri) ve Kayyum’dur (kâinatı ayakta tutandır)” denilerek tüm yönelişlerin kendisine dönülmesini istemektedir. Bu da Rabbimizin bizimle konuşmasıdır. Öylece yegâne ilahın sadece kendisi olduğu hakikatiyle bizi tanıştırıyor.

Hayy ve Kayyum olan Allah, bütün fiillerin tek failidir.” Ayette: “Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum’dur.” (Âl-i İmrân 3/2) O Hayy’dır, sen fânisin; O Kayyum’dur, sen kaimsin. Tasavvuf veya hakikat adı altında şeriatı hafife almak, küfürle sonuçlanır. Ayette: “Allah’ın sınırlarını aşmayın.” (Bakara 2/229) Şeriatsız vahdet olmaz; helal-haram çizgisi imanın emniyet ipidir.

İşte Rabb ile kulu, Hak ile halkı, Allah ile insanı ayırırsan ikiliğe ve şirke girersin diyen ve gerçekten de bu fikirleriyle İslam fıtratına uygun itikadın dışına çıkan yollardan uzak olalım. İşte bilmeyen öğrenir; biliyorum deyip kendisini mühürleyenlere de ne söylenir? Allah, ilahlığını kimseye vermez. Sen kulluğunu bileceksin ve Allah’a secde edeceksin. Bilelim ki kul olmayana, kurbiyet yoktur.

Kendini mürşid ilan edip milletin düşünsel psikolojisini bozan birçok kişi vardır. Telkinler yapıla yapıla içsel düzenleri bozulur. Öylece panteist bir görüşü tasavvuf adı altında idraklere kazırlar. Artık varlığı tek görmeye başlarlar. Bu teklik bakışları sonucunda helal-haram çizgisini terk ederler. “Helal-haram çizgisi kabukmuş” dedirtip uzaklaştırırlar. İşte bu nokta, şeytanların insanlara sağdan yaklaşıp İslam itikadından uzaklaştırmasıyla sonuçlanır. Bunun sonu ise vahdet ile değil, küfürle sonuçlanır. Zira artık kendisini ilahlaştırmış, İslam’ın çizgisinin dışına atmıştır.

Tevhidin edebi: Mahlûku Hâlık’la “birlemek” değil, kulluğu yalnız Allah’a tahsis etmektir; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11) Erenler: “Sınırı bil, secdede yalnız O’na yönel” der. Nur tecellîdir; Zât müteâlidir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35) Nur-i Muhammedi, idrake merdivendir; Zât’ı “parça” saymaya kapı açma.

Nûrî katmana yol, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e iman ve sünnet iledir: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara 2/257) Nârî alanda oyalanma, vesveseye zemin hazırlama. Şeriat, tasavvufun kabuğu değil, can evidir: “Peygamber size ne verdiyse onu alın.” (Haşr 59/7) Zikirle kalbi dirilt, amel ile doğrula; kelâmı iddiaya, iddiayı imtihana uğratma.

Cemal yolculuğunda edep: Kelime işarettir; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer 39/67) Parmağa değil, gösterdiği aya bak; edeble ve secdeyle yürü. Her varlık bir vecihtir, görülen her bir vecihte Allah’ın esmasının tecellisi görünür.

Fail-i muhtar Allah’tır; insan ise halifedir. İradesi Allah’ın hükmü içinde işler. Dua mutlaka kabul olur; bazen aynen, bazen daha hayırlısıyla, bazen ahirete bırakılarak. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)

Şeriatı hafife alıp tasavvuf adı altında panteizme kayan yollar, İslam’ın çizgisinden uzaklaştırır.

Rehberimiz şudur: Vecihleri gör ama tek faili unutma; kulluğunu bil, secdeye var; helal-haram çizgisine sarıl, tasavvufu şeriatsız düşünme.

Yorum yapın