La ilahe illellah zikrini okumak yeterli midir? Yüce Allah Hz. Âdem aleyhisselamı yarattığında Hz. Âdem aleyhisselam başını semaya çevirdi. Semada la ilahe illallah muhammeden rasulullah yazısını gördü. Demek ki biz insanlar, Hz. Âdem aleyhisselamın nesli olarak gözümüzü yaşama ilk açtığımızda bize öğretilen yaşam sırrı yani hakikati ve bizim bilincimize derk edilen ilk hak kelamı da la ilahe illallah muhammeden rasulullah hakikatidir.
İnsanlığın başlangıcı tevhid ve risalet mührüyle açılmıştır. İlk insan Hz. Âdem, gökyüzünde bu yazıyı gördü; bu, varoluşun özüne kazınan hakikattir. Her insan, farkında olsun veya olmasın, bilincinin derininde bu hakikatin yankısını taşır. “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” sözü, hem yaratılışın sırrı hem de hayat yolculuğunun pusulasıdır.
İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım.” Kudsî Hadis-i şerif’i ile şu ayeti kerime “Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22) gereğince insanın hakikatinde la ilahe illallah sırrı gizlenmiştir. Bu sırrı ifşa eden yani dirilten, hakka vasıl olur. Haksızlıktan uzak ve sadık bir kul olur.
Kudsi hadiste işaret edilen “sır”, insanın kalbine gizlenmiş olan ilahi nurdur. Allah, imanı kalbe yazmıştır. Bu yazı, insanın içinde saklı duran “la ilahe illallah” sırrıdır. Kim bu sırrı ortaya çıkarır, zikrini diri kılarsa, Allah’a yaklaşır. O kul hem haksızlıktan uzaklaşır hem de sadakatle Rabbinin huzuruna yürür.
O yüzden bu zikir insanlık şuurunda ilk sıraya yerleştirilmiştir. Bu sırrın insan dokundurduğu bir husus insan için mevzubahis olacaktır. Bu sırrın insanın kalbine attığı en büyük soru ‘bu dünyaya niçin geldik?’ sorusudur. Sonra yaratanımız bizden ne istiyor? Diyerek hayretini dışa yansıtır. Özüne bakınca ise bir kuvvenin yer aldığı görür. Bu kuvvelere verilen isimlerin insan üzerindeki hükmünü araştırıp kendisinde bunları keşfetmenin yollarını arar.
“La ilahe illallah” zikri, insana varoluşun en temel sorusunu sordurur: Ben kimim ve niçin geldim? Bu soruya cevap ararken insan içindeki kuvveleri, yani Allah’ın isimlerinin yansımalarını fark eder. Bu fark ediş, insanı marifet yoluna koyar. Zikir sadece bir tekrar değil, kalpte yankılanan bu soruların cevabını bulma arayışıdır.
İşte bu hususlar insanın sırrının la ilahe illellah ile başlar. Öylece maneviyatını güçlendirmek için yola koyulur. Kalp kirlerinden nasıl arınmak için yollar ararken, kalp kirinin hangi kirler olduğunu anlamaya çalışır. Bunun akıl ile tespitinin mümkün olmadığını anlar. Zira akıl kendisi için zevki sefa olan şeylere hayır demez. Akıl anlık zeka ile kol kola verip tatminin yollarını arar.
Kalbin arınışı zikrin kapısıyla başlar. Fakat akıl, çoğu zaman nefsin istekleriyle ittifak kurar ve kalbi kirlerden temizlemeye yetmez. Akıl zevke hayır diyemez; ancak imanla birleştiğinde hakikatin rehberi olur. Bu yüzden “la ilahe illallah” zikri kalbin arınmasında en güçlü ilaçtır. Çünkü bu zikir, nefsin isteklerini susturur, kalbin Allah’a yönelmesini sağlar.
Ama insanın içinde yani batınında başka bir âlemin olduğunu da akıl inkâr edemez olur. Zira rüya âlemi ile başına gelecek yaşam ile ilişkili birçok hususun kendisiyle buluştuğunu hayretle izler. Bunların dayandığı bir gerçeklik olduğu hakikati içini meşgul eder. Aklın önüne serdiği maddi ve fiziki âlemin ötesinde, kendisini saran bir metafiziğin olduğu hakikatini inkâr edemez olur. Onun için de kendisinin derununda var olan içsel âlemiyle irtibat kurmanın çarelerini de arar.
İnsan bâtınında saklı bir âleme sahiptir. Rüyalar, bu âleme açılan pencere gibidir. Rüyalarda geleceğe dair işaretler, ruhun sırları görünür. Bu tecrübeler akla, maddi dünyanın ötesinde bir hakikat olduğunu kanıtlar. İnsan, bu farkındalıkla iç âlemini keşfetmeye, ruhuyla irtibat kurmaya yönelir. Bu yönelişin en güçlü vasıtası zikirdir.
Ölmüşlerini düşünür. Koca dünyanın ve içindekilerin birkaç yıllık plan için var edilebileceğini aklı kabul edemez olur. Ben de ölüp bu dünyadan çıktığımda başıma bir şeyler gelecek mi diye düşüncelerden de kendisini sıyıramaz olur.
İnsan, ölüm hakikatiyle yüzleştiğinde aklı duraksar. Bu koca âlemin sadece geçici bir oyundan ibaret olamayacağını idrak eder. Ölümden sonrası hakkında sorular kalbi sarsar. İşte bu sorular, insanı hakikate yönlendirir. Zira Kur’an’da Allah buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185). Ölüm, yok oluş değil, bir geçiştir; bu gerçeği bilen kalp zikre daha çok sarılır.
Sonra döner içindeki istek noktasına bakar. Bu istek noktasının bir yere dayandığını keşfeder. İçinde bir sonsuzluk hissini anlar. Bu sonsuzluk hissinin kaynağını aramaya koyulur. Kendisinin bir robot olmadığını ve bir iradeyle donatıldığı hisseder. Bu istekle donatılan noktanın yani nefsinin özelliklerini araştırmaya koyulur.
İnsanın içinde bitmeyen bir sonsuzluk arzusu vardır. Bu arzu, ilahi bir işarettir. Çünkü sonsuzluğu hisseden kalp, aslında sonsuz olan Allah’a yönelmek için yaratılmıştır. Nefsini tanımaya başlayan insan, bu arzunun kaynağını keşfeder. Zikir, işte bu sonsuzluk arzusunu hakikate yönlendiren yoldur.
Bunun da başka başka hislere sahip olduğunu temaşa eder. Zira nefsinin üzerinde bir hükme sahip olduğunu anlar. İstediği hükmü nefsine uygulama kuvvesini kendisinde bulur. Eğer ki kendisini yere yığıp bırakmamışsa, nefsinin arınma kademelerini yani mertebelerini birer birer görür. Görmesi sonucu kademeden kademeye atlar. Kademeler aştıkça takviye eder. Bu takviye ile kemâlat makamlarına ulaşır.
Nefs, farklı mertebelerden geçerek arınır: emmare, levvame, mutmainne ve ötesi… İnsan nefsine hükmettiğinde bu mertebelerden birer birer yükselir. Her mertebe, insana yeni bir takviye ve yeni bir idrak kazandırır. Nefsin tezkiyesi olmadan kemâle ermek mümkün değildir. “La ilahe illallah” zikri, bu yolculukta en büyük destekçidir.
Böylece nefsini tanımaya başlar. Nefsinin uzandığı terbiye mahalline uzanır. Böyle kendisinin mana kuvvelerinin dayandığı merkezi yani rabbini bilmeye başlar. Nefsini tanımak, hakikatte Rabbini tanımanın kapısıdır. Çünkü nefis, insana verilen kuvvelerin merkezidir. Kişi nefsini eğittikçe, bu kuvvelerin kaynağının Rabbinden geldiğini idrak eder. Bu idrak, insanı “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” (Nefsini bilen Rabbini bilir) hakikatine ulaştırır.
Sonra der ki bendeki bu kuvvelerin dayandığı merkezin de bir benliği olmalı diye düşünmeye başlar. Zira birçok kuvve mevcut ve bu kuvveler kendi kendine var olamaz. Bunların bir sahibi olmadır diye mırıldanır.
İnsan derin tefekkürle şunu anlar: içindeki kuvveler başıboş değildir. Her bir kudretin bir sahibi, bir kaynağı vardır. İnsan aklı, bu kuvvelerin kendi kendine var olamayacağını idrak eder ve onları düzenleyen aşkın bir Benliğe yönelir. İşte bu yöneliş, insanın Rabbini bulma çabasının başlangıcıdır.
Zira ben birçok defa dua ederim birilerine. En basitinden sabah mesai arkadaşıma günaydın derim. Burada mesai arkadaşıma bir dua etmiş ve gününün aydınlık olmasını dilemişimdir. Eğer bir şey verilecekse, ancak üçüncü ve aşkın bir benlik sahibi olacak ki arkadaşımın günün aydınlık eylesin.
İnsan farkında olmadan sürekli dua eder. Selam vermek, hayır dilemek, temennide bulunmak aslında bir duadır. Fakat dileklerin gerçekleşmesi için aşkın bir kudrete ihtiyaç vardır. İnsan, bu tecrübelerle fark eder ki, duaları gerçekleştiren asıl merci Allah’tır. Çünkü insanın sözünden çıkan hayır, ancak Allah’ın takdiriyle tecelli eder.
Öylece bu verenin ve sahip olduğu mana kuvvelerinin sahibinin kendisini birçok kuvve ile terbiye ettiğini ve bu terbiye alanına da rab olarak isimlendirildiğini anlamaya başlar.
İşte bu noktada insan, Rabbini kavramaya yaklaşır. Çünkü Rabb, terbiye eden demektir. İnsandaki tüm kuvveleri yöneten, onları dengeye sokan ve terbiye eden Allah’tır. Kul, bunu fark ettiğinde Rabbine olan sevgisi ve teslimiyeti artar. Rabbini tanıyan insan, O’nun terbiye edici isimlerinin altında şekillendiğini hisseder.
Sonra düşünür ki, ben bu benden aşkın olan ve beni kuvveleriyle donatan rabbimi ne kadar seviyorum? Zira o da bir benlik sahibi ise ve bende aşkınsa o zaman, benim onu sevmem lazım. Ama bu sevgi nasıl bir sevgi olmalı diye düşüncelerine devam eder.
Kul, Rabbini tanıdıkça içinde bir sevgi doğar. Ama bu sevgi sıradan bir sevgi değildir. Bu sevgi, yaratıcıyla yaratılan arasındaki en derin bağdır. Kul, Rabbine duyduğu sevginin nasıl olması gerektiğini sorgular: çıkar gözetmeyen, samimi, teslimiyet dolu bir sevgi… Bu sevgi, Allah’ın “Vedûd” (çokça seven ve sevilen) isminin kalpte tecellisidir.
Sonra düşünür ki, bir yaşam alanındayım ve yaşıyorum. Bu yaşam alanındaki tüm düşünce ve hayallerimle perçinleşmiş haldeyim. Madem bir sonsuzluk sevgiyle aşkın güç beni var etti, o zaman benle perçinlenen ahlak ve tavırlarım beninle bütünleşerek sonsuzluğa doğru benle yol alacaktır. Acaba benim rabbim bu ahlakımdan razı mıdır diye düşünce planlarını yaparak, kendimi arındırmalıyım diye yakınır.
İnsan, yaşamının bir tesadüf olmadığını fark eder. İçindeki her duygu, düşünce ve hayal aslında onun sonsuzluk yolculuğuna taşınacak sermayedir. Bu yüzden kul, “acaba Rabbim bu ahlakımdan razı mı?” diye sorgulamaya başlar. Bu sorgu, nefsi levvame makamının özelliğidir; çünkü nefsini sürekli hesaba çeker. Buradan arınmaya giden yol açılır.
Zira anlar ki, nasıl yaşarsa öyle ölür ve madem sonsuzluk yolcusu ve bu hissi ta derunun da hissediyor, o zaman nasıl ölürse bu dünyada, öylece dirilecek başka âlemde diye, düşünce dünyasını çalıştırır.
Kulun idraki derinleşir: hayat bir hazırlıktır. Dünya bir imtihan meydanıdır. Nasıl yaşarsa öyle ölecek, nasıl ölürse öyle dirilecektir. Bu şuur, insana hayatının her anını dikkatle yaşaması gerektiğini öğretir. Çünkü ölüm, bitiş değil; asıl başlangıçtır.
Sonra insanlığın evveline uzanır kendisine kadar uzanan insanlık âlemini dikizlemeye başlar. Kare kare insanlığı inceler. Akıl afakındaki insanları seyrederken içinde bulunduğu dünyayı seyreder. Sonra din olarak kendisine sunulan ilmi inceler ve sorularına yanıtlar arar.
İnsan, kendi varlığını sorgularken insanlık tarihine de bakar. Evvelinden bugüne kadar gelen tüm insanlık tecrübeleri, aslında kendi yolculuğu için bir aynadır. Geçmişteki kavimlerin halleri, peygamberlerin mesajları, toplumların yükseliş ve çöküşleri onun düşünce dünyasını besler. Bu tefekkür, insana hem aklî hem de naklî ilimlerin rehberliğini arama kapısını açar.
Zira aşkın bir güç varsa, bu güç sahi ancak insanlardan bazılarını temsilcisi seçerek insanlara hitapta bulunmalıdır. Bunun için de o temsilci olacak insanlar temiz olmalı ve arınmış olarak yaratım kitabına dokunmalılar diye düşüncelerine devam eder.
İnsan şunu idrak eder: aşkın bir kudret (Allah) vardır ve bu kudret, insanlarla doğrudan iletişim için peygamberlerini seçmiştir. Bu temsilciler, en temiz, en arınmış kullardır. Onlara vahiy verilmiş, kitapla desteklenmişlerdir. İşte bu düşünce insanı vahyin hakikatine götürür: Allah, insanı başıboş bırakmamış, rehberler göndermiştir.
Aşkın gücün sahibiyle irtibat ancak temiz bir ruh haliyle olur diye tefekkürlerine devam eder. Sonra dini ve akli kaynakları birleştirip düşünce dünyasını şekillendirmeye başlar. Aşkın güç sahibi olan kuvvetin sahibinin adının Allah olduğunu dini kaynaklardan öğrenir. Ve gözünü artık ilahi kaynaklardan kendisine uzanan ipe çevirir ve seyrine başlar.
Kul, Rabbine ulaşmanın yolunun kalp temizliği ve ihlas olduğunu öğrenir. Ne kadar çok bilgiye sahip olsa da, kalbi kirli oldukça hakikate erişemez. Ama temiz bir ruh haliyle Allah’a yönelen insan, dini kaynaklardan ve aklî delillerden beslenerek sağlam bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta gözü artık sadece Allah’ın ipine (Kur’an’a) çevrilir. Böylece seyrine başlayan kul, hakikat yolunda adım adım ilerler.
Ve öğrenir ki yüce kudret sahibi olan Allah, Hz. Âdem aleyhisselamı yarattığında Hz. Âdem aleyhisselam başını semaya çevirmiş ve semada la ilahe illallah muhammeden rasulullah yazısını görmüş. Şimdi bu hakikat üzerinde az derinleşelim.
Âdemoğlunun yaratılışındaki sır, ilk bakışını semaya çevirmesinde gizlidir. Semada gördüğü hakikat, insanlığın yolunu aydınlatacak olan anahtar kelimeydi: “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah.” Bu, hem ulûhiyetin yalnızca Allah’a ait olduğunu hem de O’nun hakikatini insanlara bildiren rehberin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğunu öğretir. İnsanın ilk dersi tevhid ve risalet olmuştur.
La ilahe illallah, Allah yanı sıra başka ilah yoktur. Yani ulûhiyet sahibi sadece odur. Öylece kişi şirkten arınır. Allah ile tanışmayanın hatırlayacağı en büyük kapı bu kapıdır. Bu kapı ile kişi en büyük zikri yapmıştır.
Tevhid kelimesi, kalpleri şirkten temizleyen en güçlü zikirdir. “La” ile tüm batıl ilahları reddeder, “illa Allah” ile yalnızca Allah’ı kabul eder. İşte bu, insana arınma kapısını açar. Başka hiçbir ibadetle kıyas edilemeyecek kadar güçlü olan bu zikrin ilk adımı, insanı Hak kapısına taşır.
Sıra ikinci kapıda, zira insanlık gözü ilk kapıda takılı kalırsa artık gözü hiç bir şey görmez olur. Allahın bizden isteği ise, rabbim bize dünyada da güzellik ver, bize ahrette de güzellik ver unsurudur.
Tevhid kapısından içeri giren, sadece “Allah birdir” demekle kalmaz; O’nun muradını anlamaya yönelir. Çünkü Allah bizden yalnızca zikri dilimizle söylememizi değil, onun içeriğini hayatımıza geçirmemizi ister. “Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver” duası, dengeyi işaret eder: dünya ve ahiret beraber yürütülmeli. Aksi halde göz, sadece bir kapıda takılı kalır.
Peygamberimize ve sahabelere bakın, sadece evet sadece elli yılda, Çin’den Cebelitarık’a ve ta İstanbul’a kadar uzanıp hal, hareket ve duruşlarıyla Allah’ı tanıttılar.
Sahabeler, tevhid kelimesinin gerçek manada yaşayan örnekleriydi. Kısa bir sürede İslam’ın dünyanın dört bir yanına ulaşması, onların bilgi birikimiyle değil, kalplerindeki tevhid ile mümkün oldu. Onlar, sözden çok hâl ile tebliğ ettiler. Bir Müslümanın duruşu, ahlakı, ticarette dürüstlüğü, merhameti, adaleti tebliğin en etkili dili oldu.
Ama günümüz İslam dünyasına dikkat ediniz ki, yüzlerce fırka veya tarikat bir kaç belli başlı zikirle hala İslam’ın ahlakını daha kendi cemaatlerinin içlerinde bile cem ettiremediler.
Bugün yaşanan en büyük sıkıntı, tevhidin özüyle değil, şekliyle yetinilmesidir. Sadece belli zikirlerle meşgul olup, onun ahlakını içselleştirmemek insanı kalenin duvarına kilitler. Tevhidin asıl gayesi, kalpleri birleştirmek, insanlığı Allah’ın boyasıyla boyamaktır. Ama günümüzde cemaatler bile kendi içinde birlikten uzak kalabiliyor. İşte bu, zikrin sadece dilde kalıp kalpte yerleşmemesinin neticesidir.
Zira şehrin kalesi tespit edilip gözler o kaleye yaklaştırılıp yakınlaştırıldığında, artık göz gayriyi göremez oldu. Oysaki İslam, sadece kalenin duvarına odaklan ve şehrin içini görme, demedi.
Tevhid zikri bir kale gibidir; insanı korur, güçlendirir. Ama kale tek başına şehri temsil etmez. Şehrin içinde sokaklar, meydanlar, hayat vardır. İslam, sadece “La ilahe illallah” demekle kalmayıp, onun içeriğini hayatın tüm alanlarına taşımayı emreder. Zikri sadece kaleye hapsetmek, şehrin içindeki ilim, amel, ahlak ve marifetten uzak kalmak olur.
İşte onun için de, sadece la ilahe illallah zikri yetersiz olup, sadece bu zikirle kalenin ötesini görmez olursun. Tevhid kelimesi, başlangıç ve temel olmakla birlikte tek başına insanı hakikatin bütününe ulaştırmaz. Bu zikir insanı surlara getirir, kapıyı açar, ama şehrin içini görmek için amel, ahlak ve marifet gerekir. Yani “la ilahe illallah” zikri insana tevhidin ana kapısını gösterir, ama o kapıdan girip esma, sıfat ve ef’al basamaklarında yürümek gerekir. Sadece zikri söylemekle kalırsak, hakikatin derinlikleri kapalı kalır.
Zira sadece la ilahe illellah zikriyle aşk ve cezbe kalbe vuracak ve göz artık gayriden yoksun olacaktır. Oysaki bizler, ef’al âleminde yaşarız. Ef’al âlemin sırrını çözüp hakkını vermeliyiz. Buna şeriat derler.
“La ilahe illallah” zikri kalpte cezbe ateşi yakar, aşkı uyandırır. Ama aşk tek başına yetmez. Çünkü insan ef’al âleminde, yani fiiller âleminde yaşar. Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini günlük hayatın işlerinde, ticarette, ailede, ibadette yaşamak gerekir. İşte bu noktada şeriat devreye girer. Şeriat, hayatı Allah’ın koyduğu düzen üzere yaşamaktır. Cezbe, şeriatla dengelenmezse kişiyi sarhoş eder; ama şeriatla birleşirse kişiyi kemâle taşır.
Şeriat yani zahiri dünya ve cennet yaşamı olmadan, Allah’ı en güzel seyredeceğin bir mekân da olmayacaktır. Şeriat, insanın zahirini düzenler. Dünya hayatını, ibadetleri, muameleleri şekillendirir. Bir şehirde sokaklar, yollar, düzen olmadan nasıl yaşam olmazsa, şeriat olmadan da marifet ve hakikat gerçekleşmez. Cennetin de temeli şeriattır; çünkü şeriat olmadan Allah’ın rızasını kazanmak mümkün değildir. İnsanın batını şeriatla korunur, hakikat de şeriatla yaşanır.
Elbette bana seni gerek seni deriz. Ama bunu derken onun koyduğu sünneti de uygulayarak isteriz. Hakikat yolcusunun gayesi Allah’tır. “Bana seni gerek seni” diyen ârifler, Allah’tan başkasını istememişlerdir. Ancak bu istemek, sadece sözle değil, Rasulullah’ın sünnetiyle yaşamakla olur. Çünkü Allah’ın sevgisine giden yol, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin izinden geçer. Sünnet olmadan hakikat iddiası boş bir iddiadan ibarettir.
Onun için de aziz Yunus uyandığında söylediği son şiirine bakın, şeriat tarikat yoldur varana, hakikat marifet ondan içeri. Yunus’un bu sözü, tasavvuf yolunun özetidir. Şeriat ve tarikat yol gibidir; yol olmadan menzile varılamaz. Hakikat ve marifet ise yolun içidir; menzile erenin gördüğü manzaradır. Yunus Emre’nin bu sözü, aşk sarhoşluğundan ayıldığında söylediği hakikat kelamıdır. Çünkü aşk ve cezbe insanı büyüler; ama hakikate erdiren şeriat ve marifettir.
İşte koca Yunus mürşidinin yanındayken aşkta zirve yapar ve bir türlü uyanamaz. Ne zaman ki kovuyor onu, uyanıp geri geldiğinde artık mest olmuştur. Şeriat tarikat yoldur varana hakikat marifet ondan içeri mısralarıyla mürşidine cevap verir. Sonra da susar. Ef’al, esma, sıfat ve zat denilen mana basamaklarını cem eder. İnsanı kâmil olur. İşte tüm bu prensipleri sizin bu kardeşiniz seyretti ve sonra karar verdi ki, şehrin duvarına gözünü yakın ettirip kendisini kör etmeden şehrin içini fetheylemek istedi.
Mürşid terbiyesinin hikmeti burada gizlidir. Yunus, aşkın sarhoşluğunda mest olmuşken mürşidi onu uyarır, hatta kovar. Bu bir terbiye yöntemidir. Yunus o zaman uyanır, hakikatin dengesiyle buluşur. Aşkın cezbesiyle şeriatın disiplini birleştiğinde hakikat kapıları açılır. O noktada insan, ef’al (fiiller), esma (isimler), sıfat ve zat basamaklarını cem eder. İşte bu, insan-ı kâmilin doğuşudur.
Aslında kişi, gözünü şehrin duvarına yapıştırıp yakın ettiğinde birçok haz ve mutluluk hissi yaşar elbet. Birçok olağanüstü işlev yapabilir. Tayyi zaman tayyi mekân yapabilir. Cinlerle ve ölülerle dahi görüşüp konuşabilir. Buna tasavvufta cezbe hali derler.
İnsan tevhid kapısına dayandığında ve sadece “la ilahe illallah” zikrinde yoğunlaştığında, kalbi cezbe hâline girer. Bu hâl, olağanüstü tecrübeler yaşatabilir. Ruh, dünyevî boyutları aşarak tayy-i mekân (mekân katlama) veya tayy-i zaman (zaman katlama) gibi hallere şahit olabilir. Bu noktada cinlerle veya ruhlarla irtibat da mümkün hale gelebilir. Ancak bunların tamamı yolun kendisi değil, yolun üzerindeki işaret taşlarıdır. Eğer kişi bu hallerde takılırsa, hedefini şaşırır. Cezbe hâli, hakikate götüren bir işaret olmalı, asıl maksat sanılmamalıdır.
Amma ve lakin İslam’ın temel prensibi, akıl ve iman dâhilinde, dünya ve ahreti mamur etmektir. Tasavvufun özü, olağanüstü hallerle oyalanmak değil, dünya ve ahireti imar etmektir. İslam’ın hedefi dengedir: akıl ile iman bir araya geldiğinde insan kemâle yürür. Dünya, Allah’ın isimlerinin tecellisine sahnedir; ahiret ise bu sahnenin neticesidir. O yüzden kul, hem dünyayı ihya eder hem de ahirete hazırlanır. Bu bütünlük olmadan tasavvuf, yalnızca bireysel bir sarhoşluktan ibaret kalır.
Şimdi İslam tarihine bakın, en güzel olan devirlerde, binlerce sanat eseri keşfedildi. Astronomi ve tıpta hem matematik ve fende birçok tespit yapıldı. İşte bunların tümü kalenin içini keşfetmekle oldu. Gözünü kalenin duvarına yakınlaştırıp öylece akılını bir kenara bırakarak cezbeye gelip kendinden geçerek olmadı.
İslam’ın altın çağlarına baktığımızda, ilim, sanat, edebiyat ve felsefe zirveye çıkmıştır. Bu, sadece cezbe ve zikrin değil, şeriatın getirdiği düzenle, aklın rehberliğiyle ve imanın nuru ile olmuştur. Müslüman âlimler gökyüzünü incelemiş, tıpta çığır açmış, matematikte ve mimaride eşsiz eserler bırakmıştır. Bunlar hep kalenin içine girip hakikatle yaşamanın eseridir. Eğer kişi sadece duvarlara baksa ve cezbenin sarhoşluğunda kalsa, bu üretim ve ihya gerçekleşmezdi.
Hem İslami bakış sadece bir anda kostümünü giyip belli başlı ritüellerle bezenip adeta tiyatro çevirip diğer anlarda nefsanî duygularla hareket eden bir mekanizma değildir. İslam tümüyle bir hayat şehridir. Ve yaşamın her alanını kuşatır.
İslam, hayatın bütününe sirayet eden bir nizamdır. İbadet sadece namaz kılarken veya zikre otururken yapılmaz. İslam, ticarette adalet, ailede merhamet, toplumda hakkaniyet, ilimde dürüstlük, sanatta güzellik demektir. İslami bir bakış, sadece zahirde bir kıyafet ya da kısa bir ayin değildir. O, ruhu ve kalbi kuşatan bir bütünlükle hayatın her alanında Allah’ın nurunu göstermektir.
İşte onun için de, yaptığımız esma zikirleri çalışmaları ile şehrin içindeki güzellikleri keşfederek yürümek üzerine olmaktadır. O yüzden esma zikirleri çok ama çok önemlidir. Ama kıvamında ve planlı bir şekilde olmalıdır.”
Esma zikirleri, insanın iç âleminin kapılarını aralayan anahtar gibidir. Her bir isim, Allah’ın ayrı bir tecellisini taşır. “Ya Rezzâk” dediğinde rızık âleminin kapısı açılır, “Ya Rahîm” dediğinde merhamet tecellisi gönlü kuşatır. Bu sebeple zikir, rastgele değil ölçülü ve planlı olmalıdır. Çünkü bir ilaç nasıl doğru dozda alındığında şifa verir, yanlış dozda alınırsa zarar verirse, zikir de aynı şekilde ölçüyle yapılmalıdır.
Elbette la ilahe illellah zikrini yılda en az yetmiş bin defa okumaya gayret edeceğiz ki, kalbimiz şehrin surlarında karar kılsın. La ilahe illellah zikri ile kalbi duyguları elbette uyandırırız.
“La ilahe illallah” zikri, kalbin surlarına vurulan ilk tokmaktır. Bu zikirle kalp uyanır, perdeler kalkar, kirler silinir. Yetmiş bin tekrar, bir sayıdan öte kalbin kökleşmesi için işaret edilen bir derinliktir. Bu tekrarla birlikte kalp, fıtratındaki asıl cevhere yönelir. Çünkü bu kelime-i tevhid, tüm şirk bağlarını çözer, insanı Allah’tan gayri her şeyden arındırır.
Ama asıl hedef şehrin içinde gezip sıfattan esmaya, esmadan ef’ale uzanan güzellikleri tespit etmektir. Zikirle kalbin surlarına ulaşan insan, artık şehrin içine girmekle yükümlüdür. Orada Allah’ın sıfatlarıyla tanışır, esma-i hüsna ile boyanır, fiiller âleminde Rabb’inin tecellilerini fark eder. Bu yolculuk, sadece “ben Allah’ı zikrettim” demekle sınırlı değildir. Asıl hedef, zikrin ötesinde tecellileri seyretmek, sıfat ve isimlerle derinleşmek ve ef’al âleminde Allah’ın hükmünü idrak etmektir.
Bu dünyaya doğmak için geldik. Yoksa doğamazdık. Yaratanımız bizden kendisini tanımamızı istiyor. İnsan bu dünyaya rastgele gönderilmemiştir. Doğum, Allah’ın bir tecellisidir. Varlığımızın hikmeti, O’nu tanımak, O’nun isim ve sıfatlarını hayatımızda keşfetmektir. “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” kudsî hadisi, bu doğuşun sırrına işaret eder. Bizim vazifemiz de, varlığımızı bu bilinçle yoğurmak ve hayatımızı Allah’ı tanıma yolunda bir seyr ü sülûk kılmaktır.
İşte yaratanımız, bizim kendisinin adının Allah olduğunu bildikten sonra, gözü sadece Allah zikrine dikmek değil, bu ismin içeriğini de kavramamızı istiyor.
Allah ismi, sadece bir sesleniş değildir; bütün isimleri ve sıfatları kuşatan yüce bir işarettir. Allah’ı sadece adıyla zikretmek, kapının önünde kalmak gibidir. Kapıdan içeri girip bu ismin taşıdığı manalara dalmak gerekir. Bu isim, Rahmân’ı, Hakîm’i, Vedûd’u, Adl’i içinde barındırır. Dolayısıyla Allah’ı zikretmek, bütün bu güzelliklerle boyanmak ve hayatımıza nakşetmek demektir.
Şu ayete kulak verelim; ‘Onlar Allah’ın kadr-u kıymetini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yüce konumdadır.’ (Zümer suresi 67)
Bu ayet, insanoğlunun en büyük gafletini hatırlatır: Allah’ın büyüklüğünü gereği gibi takdir edememek. Yerlerin ve göklerin tamamı O’nun kudretindeyken, insanlar çoğu zaman küçücük arzularına kapılıp Rabb’lerini unutur. Kıyamet günü bu hakikat açığa çıktığında ise, insanın aslında ne kadar aciz ve muhtaç olduğu ortaya çıkacaktır. Bu ayet, zikrin ve tefekkürün önemini daha iyi kavratır; çünkü Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen, O’nun zikrinden de mahrum kalır.
İsim müsemmaya ulaşmak içindir. Yoksa sadece isim olur yakınlaştırılır ve bilinci o yakınlaştırdığına taktırıp, öze yolcuktan mahrum edilir.
İsim, bir işaret levhası gibidir; yol gösterir ama yolun kendisi değildir. “Allah” ismini söylemek bir başlangıçtır, ama asıl olan o ismin işaret ettiği hakikate ulaşmaktır. Eğer kişi sadece ismi tekrar edip özünü kavrayamazsa, ismin hakikatinden mahrum kalır. İşte zikir, ismi telaffuz etmekle beraber müsemmaya, yani ismin işaret ettiği hakikate ulaşmak için yapılır.
Yaratan bize ‘ben’lik vererek kendisiyle muhatap etmiştir. Ama biz, bize verilen irade ile ‘ben’liğimizi hayali olarak silip, Allah ile fenayı yaşarsak, Allahın yaratımına ihanet etmiş oluruz.
İnsana verilen “ben”lik bir imtihan değil, aynı zamanda bir nimettir. Bu benlik, Allah ile muhatap olabilmemiz için verilmiştir. Eğer biz bu benliği tümden yok sayar, “yok oldum” diyerek sorumluluklarımızı terk edersek, aslında Allah’ın bize verdiği emaneti hiçe saymış oluruz. Fena, benliği yok etmek değil; benliği arındırmak, egoistlikten sıyırmak, Allah’a kul olma bilinciyle yaşatmaktır.
Zira biz ‘ben’liği değil ‘ben’liğin büründüğü hayvani vasıfları temizleyip egoistlik düşüncelerden arınmak için varız.
Gerçek fena, insanın hayvani arzularından, nefsin bencil tutkularından arınmasıdır. “Ben”lik ise Allah’ın emaneti olarak kalmalı; ama bu benliğin üzerindeki karanlık örtüler temizlenmelidir. O zaman benlik, Hakk’ın tecellisine ayna olur. İşte İslam’ın istediği budur: “ben”liği yok etmek değil, onu Rabb’ine boyanmış bir kul hâline getirmek.
Baksana olaya camide bin kişi toplanır kalpleri birleşerek cem olup cemaat olurlar. Her birinde bir ‘ben’lik vardır ve ‘ben’likleri yok olmamıştır. Ama omuz omuza kaynaşarak bütünleşmişlik var. Tüm “ben”cillik duygularını, makam ve mevkilerini ayakkabılarıyla çıkarıp rafa kaldırmış ve omuz omuza “ben”cillikten arınmış bir vaziyette bütünleşmişlerdir.
Cemaat olmanın sırrı burada gizlidir. Herkes kendi benliğiyle var olur ama o benlik, cemaat ruhunda birleşir. Bu birliktelik, benliklerin yok olması değil; benliklerin Allah için omuz omuza vermesidir. Tıpkı taşların birleşip bir duvar oluşturması gibi, müminlerin “ben”likleri birleşip bir cemaat meydana getirir. İşte bu hâl, gerçek fenanın toplumsal tezahürüdür.
Amma ve lakin bakın duruma ve vaziyete, gerçekte durum hiçte öyle değildir. ‘ben’likten geçip ‘ben’cilliklerinde katranlaşan insanlarla dolu bir âleme şahit olmaktasın.
İşte burası insanlığın en büyük çıkmazıdır. Allah’ın emaneti olan benliği arındırmak yerine, benliğin üzerine bencillik katranını sürmek… Bu hâl, benliğin özünü yok etmez ama üzerine öyle bir perde çeker ki, o benlik artık Hakk’ın tecellisini gösteremez olur. Kibir, haset, dünya hırsı ve menfaatperestlik, benliği katran gibi karartır. Böylece insan, Allah’ın murad ettiği halifelik şuurundan uzaklaşır.
İslam âlemine baksana, binlerce fırka ve sen benim tarikatımda değilsin öyle mi? O zaman sen kâfirsin veya dış kapının dış mandalısın şeklindeki bir ‘ben’cillik başını almış gidiyor.
Bu, ümmetin içine düştüğü en büyük fitnelerden biridir. Her fırka, kendi yolunu tek hakikat sanarak diğerlerini küçümser. Oysa hakikat tek bir kaynaktan, Kur’an ve sünnetten doğar. Tarikatlar ve yollar, hakikatin farklı yansımalarıdır; ama asıl olan İslam’ın özüdür. “Benim yolum hak, seninki batıl” diyen anlayış, benliğin arınması değil, benliğin katılaşmış hâlidir. Bu anlayış, ümmeti bölmüş, birlik ruhunu parçalamıştır.
Hatta hatta bunu dillendirmezse de, kendi fırka veya tarikatında olmayana kem gözle bakıp öylece kendisini kurtulmuş bir fırka görerek insanlığa bakış atıyordur.
Dil söylemese bile kalpteki gizli kibir gözlerden okunur. “Biz kurtulmuşuz, diğerleri kaybolmuş” mantığı, hakikatin ruhunu incitir. Çünkü hakikat, yalnız Allah’ın ilmindedir. Kimse kendisini mutlak kurtuluşun garantisi sayamaz. Asıl kurtuluş, Allah’ın rahmeti ve kulun ihlasıyladır. Kalpteki bu gizli gurur, hakikatin önünde en büyük perdedir.
Ve toplanan bin kişi ama yüz bin tane kalp ve yüz bin tane ayrı heves. İşte işin acı tarafı budur. Cemaatler, kalben birleşemedikçe sadece kalabalık olurlar. Bin kişinin omuz omuza durması yetmez; kalpler de omuz omuza vermelidir. Eğer herkes kendi hevesinin peşindeyse, bin kişilik bir cemaat aslında yüz bin parçaya ayrılmıştır. Bu hâl, birlik değil dağınıklıktır. Allah ise, “Kalplerinizi birleştiren O’dur” buyurur. Kalpler birleşmeyince, bedenlerin bir arada olması sadece şekilden ibaret kalır.
Bu mu peygamberin bizden istediği, bu mu yaratanın bizden beklediği? Bu mu tarikat, bu mu hakikat? Nerde kaldı marifet? Değil kardeşim değil!
Hakikati yanlış yerde arayan, İslam’ın özünden uzaklaşır. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetinden ayrışmayı değil, vahdeti istemiştir. Tarikat, hakikate giden bir köprüdür; ama köprüyü amaç zannedenler, hakikate hiç varamaz. Marifet, kalbi arındırıp Allah’ı tanımaktır. Marifet, bir fırkanın, bir grubun veya bir tabelanın içinde değildir. O, kulun kalbinde Allah’a açılan bir kapıdır.
Ben’liğimizi atmayacağız. ‘Ben’liğimiz içini dolduracağız ve insanı kâmile ayna olacağız. İşte mutluluk buradadır.
Burada işaret edilen nokta çok mühimdir. İnsan, “ben”liğini yok etmeye çalışmaz; çünkü Allah kuluna benlik vermiştir. Esas mesele, benliği bencillikten temizlemek, Allah’ın boyasıyla boyamaktır. “Ben” dediğimiz, Allah’ın bize emaneti olan şahsiyetimizdir. Bu şahsiyet, kemale erdiğinde, insana ayna olur. İnsan-ı kâmil olmak, “ben”liği yok etmek değil, “ben”liği hakikatin aynası haline getirmektir. Mutluluk, işte bu temizlenmiş “ben”le Hakk’a ayna olmaktadır.
Allah esmaların, insan üzerindeki hükmü ile var edilmiştir rububiyet alanımız. Esmalar bizim ana cevherimizdir. Şekerin içindeki tatlılık gibidir. Nerede tatlılık? Zaten şeker tatlılığın ta kendisi, ötesi berisi yoktur. İşte bir kalıp şeker düşünün. İşte insan o şekerdir.
Esma-i Hüsnâ’nın insandaki yansımaları, bizim yaratılış özümüzdür. Tatlılık nasıl şekerin mahiyetinden ayrı düşünülemezse, esmalar da insandan ayrı düşünülemez. İnsan, Allah’ın isimlerinin bir aynasıdır. Ancak o isimler tecelli ettikçe, insanın hakikati ortaya çıkar. Şekerin tatlılığı nasıl bir varlıktan ayrılamazsa, insanın cevheri de Allah’ın esmalarıyla kaimdir. İnsanın kıymeti, bu hakikati fark edip onu yaşamasıyla artar.
Ve kendisine ruhundan yani emrinden emirle emirlendirilmiştir. Öylece zati seyir zevkine de ulaşıp başını secdeye bırakır olmuştur.
İnsana üflenen ruh, Allah’ın “emrinden”dir. Bu ruh, insana sürekli Hakk’a yönelme iştiyakı verir. İnsan, secdeye vardığında işte bu öz ruhun çağrısına cevap vermektedir. Secde, kulun benliğini Rabbine teslim edişidir. Secde hâlinde insan, zati tecellinin bir yansımasını hisseder. Secde, yalnız bedenin eğilişi değil; ruhun mutlak hakikate yönelip O’na hayranlıkla boyun bükmesidir.
Secdede gözler kapatılmaz. Çünkü göz sura yapışmış artık mutlak seyre revan olmuştur. Secde hâlinde gözler kapatılmaz; çünkü kul, yaratılmışın güzelliğini değil, yaratıcının azametini temaşa eder. Secde, mutlak seyrin en yüce hâlidir. Gözler kapalı değil açıktır; ama o gözler artık zahiri değil, batını görür. “Göz kalbe iner” ve kalbin gözleri açılır. O anda kul, mutlak seyre revandır; hakikati gören göz, kalbin gözüdür.
Hey gidi günler, ne günler, ne günler kaybolup heba olan günler! Sonrada uçan kaçanlar. Zaman, en kıymetli sermayemizdir. Geçmiş günlerin boşa gitmesi, insan için en büyük kayıplardan biridir. Kaybolan günler, aslında gafletle geçen ömür anlarıdır. “Uçan kaçanlar” ifadesi, dünyevi hayaller peşinde koşarken hakikati unutanları işaret eder. İnsan, günlerini boşa tükettiğinde geriye sadece pişmanlık kalır. Oysa en kıymetli gün, Allah’ı zikrederek, faydalı işler yaparak geçirilen gündür.
Maneviyatımız ile maddiyatımız ayrılmaz ikilidir. Çünkü ruhlarımız bedenlerimiz, bedenlerimiz ruhlarımızdır. Ayrılmaz et ve tırnak gibidir.
İnsan, sadece ruh veya sadece bedenden ibaret değildir. Beden ve ruh, ayrılmaz bir bütündür. Beden ruh için bir elbise, ruh ise bedene hayat veren özdür. Et ile tırnak nasıl birbirinden koparıldığında acı verirse, ruh ile bedenin dengesizliği de insana acı verir. Maneviyatı ihmal eden, bedenini çürütür; bedeni ihmal eden de ruhunu hapseder. Hakikat, bu iki yönün birlikte beslenmesiyle idrak edilir.
Eriştiği bilinç düzeyi onun için revandır. Öylece seyirde agâhtır. İnsan, bilinci kadar yol alır. Ulaştığı idrak seviyesi, onun için bir “revan” yani yol azığı olur. Bilinç derinleştikçe, insanın seyri de derinleşir. “Agâh” olmak, yani farkında olmak, bu seyirde en önemli adımdır. Farkındalık olmadan yapılan yolculuk, sadece bedensel bir dolaşmadır. Ama agâh olan, her şeyde Allah’ın ayetlerini görür.
Kalp kirlerinden letaifleri çalıştırarak kurtuluruz. O da ancak esma zikriyle maya tutar. Kalbin kararmasının sebebi, günah ve gaflettir. Kalp kirlerinden kurtulmak için letaif denilen manevi latifeler çalıştırılmalıdır. Bu çalışma da en çok esma zikriyle mümkündür. Esma zikri, kalbin mayasıdır. Maya nasıl yoğurdu mayalarsa, esma zikri de kalbi ilahi nurla mayalar. O nur kalbi kuşattığında, kulda Allah’a yakınlığın zevki başlar.
Batın âlemiyle her an zahirimiz irtibat halindedir. İçindeki deruni hazzı ise ancak yaşayanlar hisseder.
Batın (iç âlem) ve zahir (dış âlem) birbirinden kopuk değildir. İnsan her an batınından zahirine, zahirinden batınına bir akış yaşar. Dış dünyadaki davranışlarımız, iç dünyamızı şekillendirir; iç dünyamızdaki haller de dışımıza yansır. Deruni haz, kitaplardan okunarak değil, bizzat yaşanarak anlaşılır. Bu yüzden, zikri dilde değil, kalpte sürekli kılmak gerekir.
Ölmüşlere ölünce ulaşırız. O zaman da iş işten geçecektir. İnsan, ölmüşlerle tam anlamıyla buluşmayı kendi ölümüyle yaşar. Dünya hayatında, ölen yakınlarımızı sadece hayalimizde, hatıralarımızda ve dualarımızda yaşatırız. Hakiki buluşma ise berzah âleminde olur. Fakat orada artık dönüş yoktur, pişmanlık fayda vermez. Bu yüzden henüz diriyken ölümü hatırlamak, ölmüşleri ibret vesilesi yapmak ve ahirete hazırlanmak gerekir. Peygamberimiz buyurur: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd 4).
İşte kul nefsini bilince rabbiyle hemhal olur. Nefsini bilen, Rabbini bilir. Bu söz, insanın kendi varlığını idrak etmesiyle Allah’a yönelişini anlatır. Nefsini bilmek, sadece arzularını tanımak değil; zaaflarını, kusurlarını ve yüce potansiyelini de fark etmektir. Nefsini arındıran kimse, Rabbiyle hemhal olur; yani Allah’ın rızasına uygun bir yaşam sürer, onun rahmetiyle kuşanır.
Allah için bütünleşen ‘ben’lere selam olsun. Buradaki “ben” yok olan ben değildir. Bütünleşen “ben”, nefsini terbiye ederek Rabbine yönelen kişidir. O, varlığını yok saymaz; bilakis varlığını Allah için anlamlandırır. Böyle bir benlik, benlik davası gütmez; Allah’ın rızasını gütmekten başka derdi olmaz. Kıyamet günü Arş’ın gölgesinde gölgelenecek olanlar da bu kutlu benliklerdir.
İşte bu ‘ben’ diyen kişiler, kıyamet günü arşın gölgesinde gölgeleneceklerdir. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, kıyamet günü Allah’ın Arşının gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insandan biri de Allah için birbirini sevenlerdir. (Buhârî, Ezân 36; Müslim, Zekât 91). “Ben”liğini Allah için kullanan, yani varlığını Allah’ın rızasına adayan kişi de bu gölgelikte yer alır. Onların “ben”liği, nefsani değil, Rabbani bir benliktir.
Nefsi levvame, insanın iç muhasebe yaptığı bir makamdır. Bu makamda kul, işlediği günahlar karşısında kendini sorgular, pişmanlık duyar ve yeniden doğruya yönelir. Bu yüzden levvame nefsi yaşayan kişi, hem düşer hem kalkar, ama düşüşünü fark edip kalktığı için Rabbine daha çok yönelir.
“La ilahe illallah” zikri, insanın kalbindeki en büyük kapıyı açar. Fakat sadece bu kapıda kalmak yeterli değildir. Çünkü zikir, sadece tekrarlanan bir söz değil, hayatı şekillendiren bir şuurdur. Eğer zikir, amelle beslenmezse kuru bir tekrar olur. İşte nefsi levvame, zikri amelle bütünleştirmeye çağıran bir merhaledir.
İnsan kendini tanımadıkça Rabbini tanıyamaz. Kendini bilmek, benliğini yok etmek değil, benliğinin kaynağını tanımaktır. Kul, Allah’ın emriyle var edilmiştir; vazifesi ise, bu varlığı Rabbin rızasına adamak ve emaneti en güzel şekilde taşımaktır.
Hakikat yolcusu, gözünü sadece bir noktaya dikerek “ben oldum” diyemez. Marifet yolunda her idrak bir kapıdır, her kapıdan sonra başka bir kapı vardır. İnsan, tevazu ile her idrakin ötesinde yeni hakikatler olduğuna inanmalı ve arayışını sürdürmelidir.
“Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Bu hakikati unutma. Nefsini tanımak, kusurlarını fark etmek ve Rabbine yönelmek demektir. “La ilahe illallah” zikrini sadece dilinle değil, kalbinle söyle. Hayatının her alanına bu hakikati taşı.
Zikir ile birlikte amel et. Namazını dosdoğru kıl, helali ve haramı gözet, kul hakkına dikkat et. Nefsi levvame merhalesinde tövbeyi elden bırakma. Her düşüş bir uyanışa vesile olsun.
Tevazu ile ilerle. Her idrak bir makamdır; senden daha yüksek idrak sahipleri olduğunu bil, onların sözlerinden ve hallerinden istifade et.
Allah için “ben”liğini koru; benliğini yok etme, ama bencillikten temizle. Çünkü Allah sana benliğini emaneten verdi ki, kulluğunu onunla gösterebilesin.
Ölmeden önce ölmek sırrını düşün. Yani nefsinin isteklerini arındır, ahireti dünyana taşı. Çünkü ölümden sonra pişmanlık fayda vermeyecektir.
Tüm bu yazgılar ‘ben’im kendi idrakime göredir. Elbette daha yüksek idrak sahipleri de vardır. Daha yüksek idrak sahiplerine hürmetlerimi sunarım. Sürçülisan ettiysek af ola.
İnsan, ne kadar anlarsa anlasın, kendi idrakinin sınırları içinde kalır. Her idrak bir makamdır, her makamın da üzerinde daha yüksek bir makam vardır. Hak yolcusu, asla “tamam oldum” demez. Her daim daha ileri idrak sahiplerine hürmet gösterir. Bu tevazu, gerçek marifetin işaretidir.