Çok dikkatli olmalıyız ve söylenilen her sözde, vahyin hakemliğini keşfetmeliyiz. Zira ölçü vahiydir; akıl, ilham, tecrübe, hatta keramet bile onun terazisinde tartılır.
Hakikat arayışında insanın en büyük sığınağı vahiydir. Çünkü ilham, keşf ve sezgi, Rahmânî de olabilir, nefsânî de. Ancak vahiy, doğrudan Allah’tan gelen ışıktır ve karışık değildir. “O, hevâdan konuşmaz; O’nun söyledikleri vahiyden ibarettir.” buyurulmuştur. (Necm, 3–4) Bu nedenle insan, her sözün kaynağını Kur’an ve Sünnet terazisine koymadıkça, hakikatin izini doğru süremez.
Veli diye bilinen biri dahi bir söz söylese, o söze şeytanın ilhamı karışabileceğinden, “kesin doğrudur” dememeliyiz. Zira nice fetih ehli dahi, fethinin akıntısına şeytanın çomağını soktuğunu fark edememiştir.
Manevî makam ne kadar yüksek olursa olsun, yanılma ihtimali vardır. Çünkü veli, beşerdir; beşeriyetin payı ilhama karıştığında, o ilham bulutlanır. Şeytan, hakikatin yanına bir damla şüphe kattığında bile yön şaşar. Bu yüzden velînin sözü dahi vahyin süzgecinden geçmelidir.
Onun için de ilham temel olamaz. Çünkü ilham, şahsîdir; vahiy ise umûmî ve bağlayıcıdır. İlham, bir sezgidir; fakat dinin temeli olamaz. İlham, kalbe doğar; vahiy ise semadan iner. İlham, kulluğu destekler ama şeriatı belirleyemez. Kim ilhamı ölçü yaparsa, kendi nefsini peygamber yerine koymuş olur.
Ama şeytan asla vahye dokunamaz; onun için de vahiy kesin ve nettir. İşte esas mesele, burada bunu anlamaktır.
Vahyin dokunulmazlığı, dinin korunmuşluğudur. Allah, “Zikri biz indirdik, onu biz koruyacağız.” (Hicr, 9) buyurmuştur. İşte bu koruma, şeytanın karışamayacağı tek sahadır. Bu sebeple mümin, ne ilhama ne keşfe, sadece vahye dayanarak güven içinde yürür.
İlhamlar söylenir ama hakem Kur’an ve hadis olması kaydıyla değer kazanır. Hakem “tamam” derse tamam, yoksa “dur orada” denilebilmelidir.
Bu, maneviyatın hukukudur. İlham ilhamdır ama ölçü değildir. Söz, Kur’an’a ve Sünnet’e aykırıysa, o söz ne kadar tatlı gelirse gelsin reddedilir. Hakemliği vahye vermek, hakikatte nefsin ve duygunun yargıçlığından kurtulmak demektir.
İşte aşk gözü kör ettiğinden, ilmine güvendiği kişi yanlış da yapsa, “bir bildiği vardır” denilerek yanlış kapatılır. Oysa ki aşkla değil, sevgiyle yakınlık hasıl olsaydı, o zaman ilmine güvendiği kişinin ortaya çıkan hatalarını kendisine arz eder ve Sünnet-i Seniyye’den taviz vermezdi.
Aşkın körlüğü, teslimiyetin yanlış biçimidir. Gerçek yakınlık, kör taklit değil, Sünnet’e sadakattir. Sevgi; hatayı örtmek değil, dostunu hakikate çağırmaktır. “Sevdiğini Allah için sev” buyurulmuştur. Allah için seven, sevdiğini de Allah’ın ölçüsüne göre uyarır.
“O, hevâdan konuşmaz; O’nun söyledikleri ancak vahiydir.” (Necm, 3–4) “Bu Kur’an, kendinden öncekini tasdik edici ve hüküm koyucu olarak indirilmiştir. Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Mâide, 48) “Zikri biz indirdik, onu biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
“Sözlerin en güzeline kulak verip en doğrusuna uyan kullarımı müjdele.” (Zümer, 18) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Ben size iki şey bıraktım; onlara sarıldıkça asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im.” (Muvatta, Kader 3)