273) SEKR PERDESİ, AŞK İLE HİPNOZ ARASINDA

Sekre uğramanın adını günümüzde “hipnoz olma” olarak güncelleyebiliriz. Sekr (manevî sarhoşluk), zahiren Allah’a yönelmiş bir hal gibi görünse de, aslında idrakin belli bir noktada donmasıdır. Hipnoz da böyledir: Kişi bir noktaya odaklanır, geri kalan tüm farkındalıklarını kaybeder. Tasavvuf yolunda bu hâl, tehlikeli bir illüzyona dönüşebilir; çünkü farkındalığın kapandığı her hâl, ne kadar kutsal görünürse görünsün, perdedir.

Nedir bedir bu sekr? Sekr, kişinin tüm her şeyi unutup bir hedef doğrultusunda zihnini mat ederek yoğunlaşması demektir. Buna derin bir hipnoz diyebiliriz. Zihni mat etmek; yani tüm dikkatini bir noktaya hapsetmek, bir yönüyle fenâya benzer, fakat burada fark vardır: Fenâ, benliğin yok oluşudur; hipnoz ise bilincin daralmasıdır.

Birinde hakikate açılış, diğerinde kapanış vardır. Yani sekr, aklın geçici olarak geri çekilmesi ve kalbin coşkusunun galebe çalması hâlidir. Fakat bu galebe idrakten uzaksa, insan hakikat yerine içinde bulunduğu öz haliyle büzüşmeye başlar.

Kişi öylece gözü artık hiçbir şey görmez ve yaptığı telkinler ile zihni gayrıya kaymaz olur. Bu hâl, “sadece Allah’a yöneldim” zannıyla kişiyi kendine kapatabilir. Çünkü “gayrı görmemek”, varlığı yok saymak değil, her şeyde Allah’ı görmektir. İşte bu hal, oluşan sekr halinden dolayı kişinin bilincini, mutlak hakikate açılmaktan yoksun eder.

Tamam, “bu hale güzel bir yol” diyebilirsin. Çünkü şöyle düşünürsün… “Artık kişi tüm bakışını Allah’a vermiş ve gayrıyı görmez olmuş” diyebilirsin. “Ne var bunda, sen kalkıp sekr ve hipnozu nasıl bir tutarsın? Burada büyük hata edersin”, diyebilirsin… Evet, böyle dersin… Çünkü olayın aslının nereye dayandığının farkında değilsin.

Bu söz, hakikate yakın görünür; fakat dikkat edilmezse “ben Allah’a ulaştım” vehmine kapı açar. Oysa kullukta “ulaşmak” değil, “yönelmek” esastır. Sekr, aşkın sarhoşluğudur; hipnoz ise nefsin telkiniyle meydana gelen zihinsel kilitlenmedir. Birinde Hak’ka yükseliş, diğerinde benliğe gömülüş vardır.

Şimdi… Genel olarak tarikat yolunda verilen birkaç zikir var, onlar da şunlar: “Hu, Allah, Hak, Hay” ve kelime-i tevhid ile bunun başka versiyonları… Bu zikirler, Allah’ın Esmâ’sının (isimlerinin) kapılarıdır. Her isim bir tecellîdir. Fakat bu kapılarda kalmak, saraya girmemek gibidir. Hakikate varmak, Esmâ’nın ötesindeki Zât’ı idrakle mümkündür.

Şimdi kişi mutlak yaratıcının birkaç özelliğini sürekli ve baskın olarak zihninde canlı tutup kendisini o şekilde odaklandırdığında, artık basireti sadece o özellikler üzerinden odaklanır ve başka herhangi bir özelliği görmez olur. Allah’ın bir ismine aşırı odaklanmak, diğer isimleri perdelemektir. “Rahman” derken “Kahhar”ı unutan, dengeyi kaybeder. Oysa Allah Esmâ-i Külliye’nin toplamının sahibidir.

Öylece, diğer özelliklere karşı pasifleşerek kendi bakış alanını kapatır. Bu hâl, insanı “tek yönlü ilah tasavvuru”na sürükler. Oysa Allah sınırsızdır; tek bir isimle sınırlanmaz.

Zaten dikkat edilirse, sahabe devrinde sadece birkaç isimle bir zikir formülünü görememekteyiz. Ama 99 esmanın ihsasının önemine vurgu yapıldığına şahit olmaktayız. Zikir, sadece tekrar değildir; bir idrak hâlidir. 99 ismin ihsası, insanın iç âleminde 99 farklı kapının açılması demektir.

İşte buradaki hipnoz, kişinin sadece bir noktada zihnini yoğunlaştırıp Hakk’ın diğer nazariyelerine karşı kendisini kapatmasıdır. Bu, tecellîlerin çokluğunu reddetmektir. “Allah her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman, 29). Bu yenilenmeyi göremeyen, kendi sabit zikir halkasında donakalır.

Elbette bu şekilde birkaç özellikle kişinin kendisini hipnotize etmesi ve gayrıyı unutması, kişiye yoğun bir haz verebilir. Fakat o haz, hakikate açılan bir kapı değil, çoğu kez nefsin gizli zevkidir.

Kişiye bir coşku ve tutku verebilir. Kişiyi olağanüstü hallere büründürebilir. Ama kişide bazı olağanüstü haller oldu diye de, kişi doğru olana ulaştı denemez. Keramet, hakikatin delili değil; çoğu zaman imtihanıdır. Hak yolunun mihengi, “istikamet”tir.

Malum olduğu üzere esas olan, Peygamberimizin “Allah’ın 99 ismi var, ihsa eden cennete gider” buyruğudur. “İhsa” ezber değildir; idrak etmektir. Esmâ’yı yaşamak, o isimle ahlâklanmak demektir.

Kişi birkaç isimle yoğunlaşıp bilincini diğer Esmâ-i Külliye’ye karşı köreltip etkileyerek yani kendi kendini hipnoz ederek, manevî hallere bürünmesi sonucu, artık kişinin idraki 99 esmadan olan diğer Esmalara karşı körleşecektir. Artık insani idrakin ve yeryüzü hilafetinin yolu kendisine örtülecektir. Bu hâl, “tek kanatlı kuş” hâlidir; bir isimde donup kalan, Hakikat’in uçurumundan düşer.

Mana yolunda yürürken çok dikkat etmek zorundayız. Mana yolcusu, yerinde ve sağlam bir çalışma ile yürümek zorundadır. Tasavvuf, gönül cihadıdır. Burada rehbersiz yürüyen, kendi vehmini rehber edinir.

Zaten mana yolu demek, kişinin içsel dünyasında seyir yapması demektir. Bu seyir o kadar çetrefillidir ki, kişi her an farkında olmadan ayağı kayabilir ki, bunun hiç de farkında bile olmaz. Nefs, insana kendi yolunu “Hak yolu” gibi gösterir. Bu yüzden her hâlde murakabe şarttır.

Zira mana yolunun yolcusu, bir afakına bakar bir enfusuna bakar ve hammaddesinin aynı yerden geldiği seyreder. “Afa ve enfüs” aynası, “Ben kimim?” sorusunun laboratuvarıdır. Kişi dışta gördüğünü içte bulur, içte gördüğünü dışta yaşar.

Burada aşka ve cezbeye kapılıp yani bilincini hipnoz ederek kendisine bazı ilahî özellikleri mal edebilir.
Oysaki o sıfatların hiçbiri, kendisi için mevzubahis değildi. “Ben oldum” diyen, hakikatte perdelidir. Gerçek “ben” yoklukta doğar.

Ayrıca bu konu, sadece günümüzün meselesi değil, tarihin derinliğinden günümüze gelen bir manevî hastalıktır. İnsan, daima Tanrısallaşma eğilimindedir. Bu yüzden her çağda “ben ilahım” diyen çıkmıştır.

Zaten bu hastalıktan dolayı da, Hristiyanlar “İsa Allah’ın oğlu veya ta kendisi” diyerek şirke girdiler.
Aynı şirki, daha sonraki insanlar ve hatta günümüzdeki insanlar dahi kendileri için veya değer verdikleri için düşünebiliyorlar. Şirk, bir başkasına ilahî paye vermektir. Kimi İsa’da, kimi kendi mürşidinde, kimi de kendi nefsinde yapar bunu.

Zaten onun için de mana yolunun yolcusu, gerçekten de mana ilminde sahih olan seyre ulaşan bir yol arkadaşı edinmelidir. İsterse yol arkadaşına hoca desin veya pir desin veya mürşid desin veya şeyh desin, her ne isim verirse versin, yol arkadaşı gerçekten olayın ilmine vakıf olmalıdır. Gerçek mürşid, seni kendine değil, Hakk’a yönlendiren kimsedir.

Yoksa hiç farkında olmadan ayağı kayar ki, hiç farkında olmaz ve kendisini hak yolunda sanmaya devam eder. En tehlikeli gaflet, yanlış yolda doğru yürümektir. Şeytanın kıssası bunun örneğidir.

Allah ve kulları bir görme halini görme veya bu şekilde sarf edilen tüm sözler, hiçbir zaman gerçeği yansıtmayacaktır. Vahdet, aynılık değildir. Her şey O’ndan’dır, ama hiçbir şey O değildir.

Onun için de bilelim ki… Mana yolunda olayı anlayan bir yol arkadaşının gözetimi altında terakki edip sekrin ifratından bilincinde oluşan derin hipnozun etkisinden kurtulup gözünü gerçekten hakikatte açar ise, o zaman bilir ki her bir insan sadece Allahu Teâlâ’nın kuludur. Gerçek uyanış, kul olduğunu idrak etmektir. Çünkü kul olmak, Allah’a en yakın olmaktır.

Nasıl ki hiç manevî ilimlerde uğraş vermeyen, kendisini Allah kulu olarak görüp tüm varlığa da öylece nazar ediyorsa, ilmin hatimesindeki manaya vakıf olduğunda da, olayın aynı olduğunu fark edecektir. Hakikat basittir: “Ben kulum.” Bunu bilmek en yüksek marifettir.

Yolculuk esnasındaki tüm mana kargaşalarının, yolculuk aşkından doğduğunu da fark edecektir. Aşk, başlangıçta ateştir; sonunda nur olur. Her yanış bir uyanıştır.

“Allah’ı anmakla kalpler huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Kim Allah’a yönelirse, Allah da ona yönelir.” (Hadis-i Şerif) Gerçek zikir, dilin değil, kalbin zikridir. Hakikat, tek bir ismin değil, tüm Esmâ’nın birleştiği yerdedir. Mürşid, seni kendine değil Hakk’a çağırandır. Sekr, aklı iptal etmek değil, kalbi nurlandırmaktır. En büyük hipnoz, kendini hak yerine koymaktır. Her hâlde “kul” olduğunu bilmek, en büyük uyanıştır.