315) EDEPLE DOLAN KAZANIR

Edep tüm eğitim ve öğretimler için taçtır. Edepsiz kişiler tüm bilimlerde “dâhi”de olsalar boş davuldurlar. Edep, ilmin ruhudur. Edepsiz ilim, sadece ağız kalabalığıdır; gönle inmez, hakikate hizmet etmez.

“Ben muallim olarak gönderildim” diyen Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ilmin zirvesine edep tacıyla çıktı. Edepsiz dâhi, şeytana benzer; çok bilir, hiç secde etmez.

Aşağı, yukarı, alt, üst, sağ, sol, ileri, geri gibi tüm kavramlar görecelidir. Çünkü bunlar, fiiller âlemi sonucu oluşan kesret âlemindeki zuhuratla ilişkilidir. Mekân, kesretin dilidir.

Aşağı-yukarı, sağ-sol, ileri-geri gibi kavramlar, bizim âlemimizde geçerlidir. Hakikat katında bunların hepsi “aynı satıh”tır. Zaman ve mekân, imtihan sahnesidir; Zât için ne yön vardır ne mesafe.

Ama sana göre alt, senin için ayak takımı olup başını taşıyıcı olur. İnsan, bakışına göre değer biçer. Sen “alt” dediğine basarsın, “üst” dediğini yüceltirsin. Hâlbuki her bir uzuv, kendine göre şerefli bir hizmet üzeredir. Ayak, başı taşır; baş, ayağa yön çizer.

Âlemlerin her tarafı eşit düzeyde düz bir satıhtır. Üst üsttür, alt alttır. Hakikatte her yön, Allah’a bakar. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.” Gerçek “üst”, kalbin Hakk’a yönelmesidir; gerçek “alt”, nefsin esaretine inmesidir.

Ayakkabı yerde tüm pislikler içinde dolaşıp ayaklar için koruma aracıdır. Ayakkabı, necasetin içinden geçer, ama görevi korumaktır. Kirin içinden geçmek kirlenmek değil, koruma için orada bulunmaktır. Nefsine uyan kirlenir; vazifesini bilen korunur.

İnsanın başı baş olduğu için Allah en tepeye koymuştur. Baş, aklın ve idrakin merkezi olarak sembolleşmiştir. Tepedeki konumu, ona verilen emaneti gösterir, üstünlüğünü değil. Çünkü her üstünlük, imtihan demektir.

Ayak alt olduğu için en aşağıya yerleştirilmiştir. Ayak, yere basar; secdeye eğildiğinde baştan önce yere varır. Görünüşte “alt”tır; ama kulluğun en şerefli hâli secdede, başla birlikte ayağın yere kapanmasıdır.

Baş ile ayak arasında bir kötülük bağı yoktur. Ama edep olmayan yerden hikmet fışkırmaz. Mesele uzuvların “nerede” olduğunda değil, “hangi maksatla” kullanıldığındadır. Baş ölçüsüz olursa kibir çıkar, ayak ölçüsüz olursa günaha koşar. Edep, başa da ayağa da ölçü koyar.

Başta güzel, ayakta… Ama baş en tepede olup ayak bağırsaklardan akan pislik içinde üzerine bir kılıf alıp dolaşıp durur. Dünya düzeninde böyle bir terslik vardır: En değerli uzuv pisliğe en yakın olandır; ama kılıfla korunur. Bu da bize gösterir ki, zahiren “yüksek” veya “aşağı” olmak bir şey değildir; esas olan nereye temas ettiğin ve neyi taşıdığındır.

Sen bağırsaklardan akana elin dahi değdiğinde dakikalarca sabun veya başka maddelerle dezenfekte ettiğin halde, Mutlak Zât’a işaret eden ismi ayağının kılıfının üzerine yazıp çiğnersen, ondan mahrum olursun.

Pisliğe dokununca elini yıkarsın; ama Allah’ın ismini ayağın altına alırsan, kalbini kirletirsin. Necaet sabunla çıkar; fakat hürmetsizlik kalpten tövbe ve saygıyla temizlenir. Edep, ilahî isimlere karşı sonsuz hassasiyet demektir.

Toprak da güzel, hava da… Ama her biri kendi yerinde yerini bilecektir. Toprak, bedenin; hava, nefesin mekânıdır. Her unsur, kendi yerinde rahmettir; yerini bozduğunda imtihan olur. Toprak da ilahî bir ayet, hava da; ama ikisine de haddini bilerek bakmak gerekir.

Toprak ve tüm maddeler O’nun sıfatının tecellileri olan esma müsemmalarının oluşumu olan efal âleminin sonucu seyre düşen kesret âleminde oluşmuştur.

Mülk âlemi, ef’âl (fiiller) âlemidir; fiiller, isimlerin tecellisidir; isimler, sıfatlara; sıfatlar Zât’a dayanır. Toprak, taş, su, beden, hepsi esma nakışlarıdır. Bu yüzden onlara bakarken, onlarda tecelli eden Rabbanî sanatı görmek gerekir.

Mülkünü hiçliğe yerleştirenler asla yıkılmazlar ve yenilmezler. “Mülk benim değildir” diyebilen, asıl mülkün sahibine dayanır.

Hiçlik idraki, kulun en büyük direncidir. Çünkü hiçliğe sığınan, “La havle ve la kuvvete illa billah” diyen, kul gücünden değil, Allah’ın kudretinden beslenir.

Ama bu hiçliği seyreden ise, insanın ta kendisidir. Hiçlik, Allah için değil, kul içindir. Allah “vardır”, mutlak varlıktır; hiçlik, kulun haddini bilmesidir. İnsan kendi hiçliğini seyrettiğinde, Rabbinin varlığını idrak eder.

Allah her şeyden münezzeh olup, tüm âlemler O’na boyun eğmiştir. “Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O’na boyun eğmiştir.” Her şey, O’nun takdiriyle ayakta durur. Mülk O’nundur, hüküm O’nundur, izzet O’nundur.

“Ne yana dönersen orda döndüğün taraf onun veçhidir… Bu ayrıntıyı sakın kaçırma. Nereye bakarsan, orada O’nun bir tecellisini görürsün; ama gördüğünü O sanma.

Veçh, yöneliştir: Sen hangi tarafa dönersen dön, o dönüşün hak yüzü Allah’a çıkar. Bu ayrıntıyı kaçıran ya kesrette boğulur ya da vahdet adına edebi kaybeder.

Edep, imanın suretidir; edepsiz iman, şekilsiz ceset gibidir. Baş ile ayağın farkı, ikisinin de edebe teslim oluşundadır. Allah’ın ismini yüceltmek, sadece dil ile değil, mekân ve eşya ile kurduğun ilişkiyle de ölçülür.

Mülkünü hiçliğe yerleştiren, hakikatte sarsılmaz bir dayanağa yaslanmıştır. “Ne yana dönersen orada O’nun veçhi vardır” sırrını idrak eden, hem kesrete saygı duyar hem vahdetten kopmaz.