214) KALPTEN KALBE AKAN NUR; ZİKİR VE MARİFET

Zikir, kalbin Allah’a açılan en derin kapısıdır. Marifet ise, o kapıdan içeri girip Allah’ı tanımaktır. Zikir, kulun Allah’ı anmasıdır; marifet, Allah tarafından anılmasıdır. Zikir kuldan başlar, marifet Allah’tan gelir. İşte bu iki hâl birleştiğinde kalpten kalbe nur akar. Kalp zikre başladığında, önce dillerde titreşim başlar. Ama o titreşim, henüz yüzeydedir. Kalp gerçekten zikre iştirak ettiğinde, … Devamını oku… 214) KALPTEN KALBE AKAN NUR; ZİKİR VE MARİFET

213) NEFİS, RUH VE KALP ARASINDAKİ SEYİR

İnsanın iç âlemi bir seyrin menzilidir. Bu seyir, nefisten başlar, ruhla olgunlaşır, kalpte tamamlanır. Yani nefis, başlangıç; ruh, geçit; kalp ise varış noktasıdır. Bu üç merkez, insanın manevi kaderini belirler. Nefis, insana verilen en büyük imtihandır. O, hem hayvani yönün hem de ilahi potansiyelin karıştığı bir aynadır. Nefis, eğer terbiye edilmezse kişiyi karanlığa çeker. Ama … Devamını oku… 213) NEFİS, RUH VE KALP ARASINDAKİ SEYİR

212) BEN VE RABBİM HAKİKATİ

Ben, yaratılmış bir varlık olarak “yoktan var” edildim. Rabbim ise “ezelden var” olandır. Benim varlığım, O’nun varlığının bir yansıması değil, O’nun kudretinin eseridir. Yani ben, Allah’ın zatından değil; O’nun nurunun “ol” emriyle var olan bir gölgesiyim. Benim varlığım, bir yansıma hükmünde olup, aslı itibarıyla yokluğun üzerine inşa edilmiş bir emanet varlıktır. Rabbim’in zatı ise, varlığı … Devamını oku… 212) BEN VE RABBİM HAKİKATİ

211) ŞİRK VE İNSANDAN OKUNAN TEVHİD

Allah mutlak zatı olarak var ettiği tüm yarattıklarından münezzehtir. Allah Teâlâ, hiçbir varlığın içine girmeyen, hiçbir varlığa bürünmeyen, hiçbir varlıkla benzeştirilemeyendir. O’nun zatı, sıfatı, esması ve fiilleri yaratılmışlardan tamamen ayrı, tamamen mukaddestir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11). Bu münezzehlik, tevhidin temel direğidir. Çünkü Allah, hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey O’na benzemez. O, ne … Devamını oku… 211) ŞİRK VE İNSANDAN OKUNAN TEVHİD

210) VEHİM; KURUNTU VE KAYGI

Vehim güncel dilde kuruntu demektir. Vehim, kalpte hakikate aykırı olarak doğan, ne var ne yok, ama varmış gibi hissedilen korkuların ve düşüncelerin adıdır. Kuruntu, insanın kendi ürettiği hayalî varlıklardır; hakikati örten gölgelerdir. Kur’an’da “zannın çoğundan sakının” buyrularak, vehmin karanlığına karşı dikkat çekilmiştir. İnsandaki musavvir kuvvesini kullanarak afaki varsayımlarla hayali oluşlardan etrafına bir kabir yapar. İnsandaki … Devamını oku… 210) VEHİM; KURUNTU VE KAYGI

209) HAKİKATTE DOLAŞIRKEN İSLAM AKAİDİ

Tasavvufta anlatıla gelen meratip (makamlar) ve makamların tümü ezberlense dahi hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü ezber, kalbe inmediği sürece sadece aklın rafında duran bilgidir. İçinde bulunduğu her anında yaşam hâline geçmeyen ve kişilik bakış açısına dönüşmeyen her ilim, kişinin yüküdür. Zira ezberlenmiş ve sırtta yük olmuştur ki artık onun yaşamı hayal olmuştur. Ezberlenmiş bilgi, kalbi diri … Devamını oku… 209) HAKİKATTE DOLAŞIRKEN İSLAM AKAİDİ

208) GENETİK AKINTI, SEYYİDLİK, NÛRÎ SİRAYET

Kişinin fıtratının düşünsel alanını ve manevi manzarasını genetik kalıntı belirlemez. Bu manada nesilden nesile aktarılan genetik akıntı diye bir şey yoktur. Çünkü ruhun kaynağı gen değildir. Ruh, “ve nefahtu fîhi min rûhî” (Ben ona kendi ruhumdan üfledim) sırrıyla doğrudan Allah’tan nefeslenmiştir. Dolayısıyla manevi yapı, maddi genlerle taşınmaz. Herkes İslam fıtratı ile dünyaya gelir. “Her doğan … Devamını oku… 208) GENETİK AKINTI, SEYYİDLİK, NÛRÎ SİRAYET

207) SURA ÜFLEYİŞ VE KIYAMET

Kâinatın bir köşesinde kıyamet koparken başka bir köşesinde yaşam devam etmeyecek. Çünkü kâinat, bir bütünün parçaları değil, bir nurun katmanlarıdır. Allah’ın kudreti bölünmez; bu nedenle kıyamet bir noktada koparken diğerinde süremez. Kıyamet, tüm varlığın aynı anda ilahî nurda yok oluş anıdır. “Sûr’a üflendiği zaman, göklerde ve yerde kim varsa düşüp bayılacaktır.” (Zümer, 68) Kâinat dediğimiz … Devamını oku… 207) SURA ÜFLEYİŞ VE KIYAMET

206) KAB-I KAVSEYN’DEN GELEN NUR

Abdullah dediğimizde esma ve sıfat boyutu itibariyle kul olan demektir. Abduhu dediğimizde ise zat boyutu itibariyle kul olan demektir. Zat itibariyle kulluğa eren ilk insan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. Onun ümmetinden “o şerefi” yaşayan fertler kıyamete dek var olacaklardır. Onun ümmetinin tüm fertleri dahi gözlerini o makama dikerek başını secdeye bırakırlar. … Devamını oku… 206) KAB-I KAVSEYN’DEN GELEN NUR

205) İNSANLIĞIN UNUTULAN MİLYON YILLIK HAFIZASI

İnsanlığın geçmişi sanıldığı gibi on bin, on beş bin yıl falan değildir. İnsanın mazisi, tarih kitaplarının yazdığı birkaç bin yılla sınırlı değildir. İnsan, sadece topraktan değil; “Ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) hitabına mazhar olan bir varlıktır. Ruh, zamanın ötesinden geldiği için, insanlık da zamanın sınırına sığmaz. İnsanlık tarihi, yaratılışın kadim nuruyla başlar; bu nur, varlığın en … Devamını oku… 205) İNSANLIĞIN UNUTULAN MİLYON YILLIK HAFIZASI