Öncellikle birkaç tabire kısaca bakalım; vahdet, birlik demektir. Kader, ölçü/takdir demektir. Hüviyet, öz-kimlik demektir. Seyr, temaşa/seyir demektir. Hilafet, halifelik demektir. Sünnet, sünnetullah/değişmez ilâhî yasa anlamıda gelir. Şimdi de bu tabileri biraz açalım… Vahdet ve kader sırrını anlamak için iki adımı iyice derk etmemiz gerekir. Bu adımları inşallah teker teker idraklere sereceğiz. Umarım ki, faydalı olur ve duaya muhtaç bu kula duanızda yer ayırırsınız.
Birinci adımda bilmemiz gerekenler; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” için bizim bakışımızla anlam dünyamızı süsleyen tüm sıfatlar, onun nazariyesinde yoktur. Çünkü onun misli olan bir şey yoktur. Düşünsenize, bizce yani bizim öz nazariyenizce sıfatsız, esmalsız ve hatta tüm kavramların düştüğü ve sadece HU, yani O diyeceğimiz mutlak zât… Öncellikle bunu hafızamızda oturtalım. Sonra; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” istedi ki; özündeki gizli hazineyi (mahfî definî; kendi zâtında bilinmesi), yani kendi öz hüvviyetinde olan ve seyri oluşmayan kendi benliğinin sahip olduğu kuvvet ve kudret içeriğindeki kenzi seyr etsin. Sonra bunun için; hüvviyetinde asla mânâya dönüşmeyen ve salt kendi olan tüm özelliklerinin seyrini oluşturmak için ve kendini ilgili anlarda tanıtmak için Allah adını seçti. Bu ismi, kendisinde tanıtımı yaptığı, bir tutam nuru bünyesinde yaratım seyrini oluşturduğu tüm mânâlar; bu ismi kendilerine ayna yaparak birbiriyle etkileşim hâline girdi ve birbiri içre veya paralel veya içsel veya hariçsel olarak, o seçkin olan bir tutam nurun bünyesinde sayısının içeriğinin kendisinde mahfuz tutarak âlem içre âlemler yaratarak oluşturdu.
“HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, yarattığı mahlûk içeriklerinin hiçbirisi asla olamaz. Çünkü O, kendi öz hüvviyetinde Allah ismini varlığına ayna yaptı ki yarattıklarına kendisini tanıttsın. Aynada görülen dahi, asla şeyin kendisi değildir; ama görünen de ondan gayri değildir. Yaratılanlardan ise, zaten ne ayni ne de gayri olarak mutlak bir şekilde tümünden münezzehtir. Çünkü O, subhanehu ve tealadır. Yani mutlak hüviyet; Allah ismiyle tanımlanan aynada “HU isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” kendisini o ismin müsemması ile seyrini yaratacağı minvalde kısıtlı tutarak; yarattığı varlıklarını bu minvalde sıfat ve duygu yüklü bir şekilde, dehrden bir anda ve denizden bir damlada, ol diyerek var eyledi.
Şimdi düşünelim; Allah ismiyle işaret edilen ayna, tüm isimler ile isimlerin sıfat, esma ve efalin sahibi olarak zerreden kürreye bir etkileşim ve oluşum içinde “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”; bir tutam nurundan varlık giydirdiği tüm yarattıklarına kendisini tanıtıp buldurarak, her birinin seyr mahallini meydana getirdi. Öylece her yaratılan, kendi hüviyeti dâhilinde kendi varlığının bilinci ile meydana geldi. Sanki adeta tümüyle bağımsız ve kendi kendine olmuş bir his ile ve diğer yaratılmışlarla da içli dışlı bir tamamlayıcı fonksiyon ile yaratım planında yerini buldu. Zaten bu yaratım özelliğinden dolayı da, işin iman kısmını ele almayıp mantıksal bütünlükte kalanlar, Allah’ı inkâr ederek her varlığın kendi kendine olduğunu vehmedip kendilerini müstağni görebiliyorlar. Öylece öze giden sonsuz nurdan mahrum kalarak, kendi sınırları dâhilinde heba olup gidiyorlar. Zira sonsuzluk nuruna iman etmeyip kendi varlıklarının müdavini olanlar, ölün ötesi sahnede, ellerinde hiç bir kuvve ve ortaya çıkarabilecekleri tek bir done dahi olmayacaktır.
Yaratılan tüm yapının her bir noktası zaman ve mekân kayıtları olmaksızın; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”e eşit mesafededir. Allah yapıyor dediğimizde; hangi noktada bir oluşum oluyorsa olsun işi yapan Allah’tır. Çünkü tüm seyr alanını bir okyanus gibi düşünsek, okyanusun her noktasına da okyanus denir. Şu noktaya dikkat edelim; Allah ismiyle tanıdığımız, “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in seyrin oluşması için ortaya çıkardığı tüm mânâlar veya bu seyr sonucu oluşan herhangi bir nokta, asla ve asla “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” değildir. Tümü “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in yaratımı ve seyri dâhilindedir. İkinci adımda bilmemiz gerekenler ise; “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” bir tutam nurunda yarattığı ve seyrine sunduğu tüm âlemlerde istedi ki, biri O’nun adına yarattığı âlemlerini seyr etsin. Önce cin denen varlığı sınırlı iradeyle (cüz’î tercih gücü) var edip yerin hilâfetini onlara verdi. Daha sonra istedi ki sınırı kaldırıp tam olarak hilâfet yapacak bir varlık var etsin ve insanı varetti. Ve kendisine halife tayin eyledi. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Hani Rabbin meleklere demişti: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30)
Şimdi düşünelim… “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, âlemlerde seyr edip istediği tasarrufu yaparken, istedi ki, kendine bir halife yaratıp onun adına seyr edip, onun adıyla tasarruf etsin. O yüzden cinler sınırlı iradeyle, insan ise tam iradeyle Allah adına seyredip Allah adıyla tasarruf etmektedir. Buradaki “tam irade” ifadesi, insana emanet edilen sorumlu tercih kudreti anlamındadır; mutlak/muhit anlamında değildir. Zaten mutlak/muhit irade yalnızca Allah’a aittir. Daha sonra “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”, bir tutam nurun içeriğinde seyir olşması için, kendisini tüm mahlûkatına Allah ismiyle tanıttı. Öylece yaratılmışlar, adeta bir ayna olan bu isimle mutlak zata doğru bir teveccühe başladı. İşte varlığa seyr aynası olup öylece bakışlarını kendisine çevirdiği bir tutam seçilmiş nurun içeriğinde, tüm mânâların birbirleriyle etkileşmesinde bir kural oluşturmuştur. Bu kurala da değişmez sünnetim demiştir. Bu sünnete uygunluğun şeklini, gene insanlar arasında seçtiği ve adına resul-nebi (elçi-peygamber) dediği kişiler vasıtasıyla tüm insanlara bildirmiştir. Ayeti kerimede Allah şöyle buyurur; “Allah’ın öteden beri süregelen kanunu (sünnetullah) budur; Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb, 62)
Şimdi; Allah ismiyle tanıtılan mutlak zata doğru, öylece özündeki raksı seyretmek için yönelinen seyr aynasına; var edilen cinler sınırlı iradeyle, insan ise tam iradeyle “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet”in kulu olarak ve Allah adına seyredip Allah adıyla tasarruf etmektedirler. Her cin ve insan, kendisine verilen irade ile seyrini sürdürürken, seyrin devamında huzurlu bir yaşam sürmesi için, Allah ismiyle bakışların kendisine çevrildiği mutlak zatın; kişiye sunduğu seyr aynasında, tüm mânâların etkileşiminde var edilip asla değişmeyecek kurala göre iradesini kullanırsa, bu bedeni terk ettikten sonra rahat bir yaşam sürer. Ama kendisinde var olan iradeyi, bu değişmez kurala göre düzenlemezse, bu bedeni terk ettiğinde mutsuz bir yaşama geçecektir. Cin ve insan, isterse var edilen sisteme uygun hareket etsin, isterse etmesin, her hâlükârda “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” in kulu olarak hareket etmektedir. Ve mutlak bir hakikat olarak da sonsuza dek O’nun kulu olarak kalacaklardır.
Öncellikle, tenzih ve isbat dengesini idrak etmeliyiz. “HU için hiçbir sıfat yoktur” ifadesi hakikatin işaret dilinde, zât-ı akdesin mahlûkça tasvir edilebilecek her türlü nispetten münezzeh olduğunu vurgular. Elbette Allah’ın zâtî ve sübûtî sıfatları vardır; ancak bu sıfatlar mahlûk sıfatlarına benzemez (bila keyf ve bila teşbih). Yani tenzihte ifrat, ta’tile (sıfatları tamamen nefy) düşmeye; isbatta ifrat, teşbihe (benzetmeye) düşmeye sebep olabilir. Sonra kader ve kesbin içiriğine müttali olmalıyız. Kader ilâhî ölçüdür; insan ise bu ölçü içinde kesbi (edinimi/tercihi) ile sorumludur. “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) ayeti, vahdet sırrı içinde kulun sorumluluğunu muhafaza eder. Daha sonar sünnetullah ve yüklenilen emanetin farkındalığına ermek icap eder. Zira âlemin işleyişi ilâhî yasaya bağlıdır. Peygamberler bu kanunu din ile talim etmiş, Allah dostları ise bu talimi ihsan yani Allah’ı görüyormuşçasına kulluk ufkunda derinleştirmiştir. Hadisi şerifte şöyle buyurur Efendimiz; “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir; her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Müslim, Îmân, 1)
Kaderi teslimiyetle, hayatı gayretle karşıla: İlâhî takdire rızâ göster, gayreti bırakma. Hadisi şerifte ise şöyle buyurur Efendimiz; “Kuvvetli mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir… Sana faydalı olana koş, Allah’tan yardım iste ve aciz kalma.” (Müslim, Kader, 34) İlâhî yakınlık bilincini hayatın her anına yay: Her an ilâhî tasarruf altındasın; murâkabe hâlini diri tut. Hadisi şerifte şöyle buyurur Efendimiz (kudsî hadis); “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım…” (Buhârî, Tevhîd, 50)