Zikir ile hâl akar kalbe…
İstediğin kadar bilmiş ol; ama hâl, yani yaşamda hissedilmedikçe, o tüm bilgiler sırtta taşınan bir yük olur. Çünkü insanı değiştirmeyen bilgi, sadece zihinde duran bir yığından ibarettir. Nice insanlar vardır ki hakikati konuşur ama yaşayamaz; nice insanlar da vardır ki az bilir ama yaşadığıyla kalplere huzur verir. Çünkü mesele çok bilmek değil, bilinen hakikatin kalpte dirilmesidir.
Kur’an Allah’ın kelamıdır.
İnsan kalbi ise Allah’ın evidir.
Allah’ın evi olan kalp, ancak zikir ile Kur’an’ı kendi içinde hissetmeye başlar. Zira zikir, kalbin pasını siler; gafletin karanlığını dağıtır; ruhun üzerindeki ağırlığı kaldırır. Kalp zikre devam ettikçe, ayetler sadece gözle okunan yazılar olmaktan çıkar, insanın içinde yaşayan bir hakikate dönüşür. O vakit Kur’an okunmaz sadece; hissedilir, yaşanır ve insanın hâline akar.
Kalp, sürekli dünya ile meşgul olduğunda katılaşır. Ama zikir ile Rahman’ın nuruna yöneldiğinde yumuşamaya başlar. Çünkü zikir, kalbin nefesidir. Nefesi kesilen beden nasıl zayıflarsa, zikri azalan kalp de manevî kuvvetini kaybetmeye başlar.
Sakın gelen vesveselere kulak vermeden zikri düzen ve plan ile okumaya devam edin. Çünkü vesvese, çoğu zaman kalbin açılmaya başladığı yerde artar. Şeytan, gaflette olanla fazla uğraşmaz; ama Allah’a yönelen kalbi tekrar dağıtmak ister. İşte bu yüzden kişi bazen zikre başladığında iç sıkıntısı, üşengeçlik, anlamsız düşünceler ve karışıklık hisseder. Lakin sabreden kazanır. Devam eden açılır. Israr eden hisseder.
Zikir, bir kapıyı sürekli çalmak gibidir. İlk başta ses gelmez sanırsın. Sonra içeriden bir huzur akmaya başlar. Ardından kalbin değişir. Sonra bakarsın ki eskiden seni boğan şeyler artık seni eskisi kadar etkileyemiyor. Çünkü kalp, Allah’ın zikriyle başka bir iklime girmeye başlamıştır.
“Haberiniz olsun! Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 28. Ayet)
Hâl edinilmesi için zikir şarttır. Yoksa okuruz, okuruz, yine okuruz; zihnimizde canlandırırız ama hâl edinmeyiz. Hakikati sadece düşünürüz fakat yaşayamayız. Çünkü hâl, kuru bilgiyle değil; tekrar, teslimiyet, sadakat ve zikirle kalbe yerleşir.
İnsan bir şeyi sürekli andıkça ona benzemeye başlar. Dünya zikredilirse dünya büyür, nefis zikredilirse nefis güçlenir; Allah zikredildikçe ise kalp nurlanmaya başlar. Bu yüzden zikir sadece dilin tekrarı değil, kalbin yönünü Allah’a çevirmesidir.
“Beni anın ki Ben de sizi anayım.”
(Bakara Suresi, 152. Ayet)
Nice insanlar vardır ki ilmi çoktur ama huzuru yoktur. Çünkü bilgi, zikrin sıcaklığıyla yoğrulmadığında kalpte hayat bulamaz. Zikir ise bilgiyi diriltir, marifeti hisse dönüştürür, hissi de hâle çevirir. O zaman insan sadece konuşan değil, yaşayan olur.