Teslimiyet, insanın kendi iradesini yok etmesi değil; iradesini Rahman’ın kudretine yaslayarak huzura ermesidir. Çünkü insanın içindeki bütün dağınıklık, “ben” zannının yükünü taşımaktan doğar. Ne zaman ki kul, “Allahu Ekber” deyip kendi nefsinin merkezinden çıkar, işte o anda görünmeyen bir akışın içine girer. Bu akış, kuru bir mistisizm değil; ilahi iradenin kul üzerindeki sükûnet hâlidir. İnsan bazen buna aşk der, bazen teslimiyet der, bazen tevhid sarhoşluğu der; fakat isimler değişse de hakikat değişmez: Kul, kendi varlığını Rahman’ın kudret eline bırakmadan hakiki huzuru tadamaz.
Ezoterizm diye isimlendirilen birçok yolun özünde de aslında insanı bu teslimiyet hâline yaklaştırma arayışı vardır. Çünkü insan zihni sustuğunda, kalp dünyevî hesaplardan arındığında, içte başka bir idrak açılır. Fakat bu kapının en büyük imtihanı dünyadır. Eğer öğreten kişi şöhret, para, güç veya insanların hayranlığı peşine düşerse, artık ilahi akışın berraklığı bozulmaya başlar. Zira dünya tamahı, kalbin içine giren ince bir pas gibidir; akışı keser, ruhu ağırlaştırır ve hakikati menfaate dönüştürür.
Hakikate gerçekten yaklaşmış olanlar ise, insanları kendilerine değil Allah’a çağırırlar. Çünkü bilirler ki hakikat, kişinin kendi nefsinde büyümesi değil; Allah karşısında küçülüp teslim olmasıdır. Bu yüzden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gönül sadakati olmadan yürünmeye çalışılan bütün ezoterik yollar, insana geçici bir rahatlama verebilir; zihni sakinleştirebilir, nefsi gevşetebilir, hatta kişiye bazı içsel deneyimler yaşatabilir. Ancak bunların hiçbiri, nübüvvet nuruyla mühürlenmiş hakiki teslimiyetin yerini tutmaz. Çünkü hatmünnübüvvet nuruna bağlanmayan bir arayış, insanı merkeze değil çevreye dolaştırır.
Hakiki teslimiyet ise insanı sadece rahatlatmaz; dönüştürür. İnsanın içindeki karanlık düğümleri çözer, kalbi Rahman’a açar ve ruhu sahte ışıklardan korur. İşte bu yüzden özdeki mutlak hazine, sadece akışa teslim olmakla değil; o akışı gönderen Rabbe iman etmekle ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği nur ile yürümekle açılır. Aksi hâlde insan, akışın serinliğini hisseder ama kaynağın kendisine ulaşamaz.